Yılmaz Akyüz, UNCTAD’ın eski direktörü ve South Center’ın eski Baş İktisatçısıdır.

Gelir paylarının ekonomik büyüme sırasında nispeten sabit kaldığına dair uzun zamandır devam eden inancın aksine, tüm büyük gelişmiş ekonomilerde reel ücretlerin azalması veya üretkenlik artışının gerisinde kalması nedeniyle ücret paylarında sürekli bir düşüş eğilimi olmuştur. 

GENEVA, 24 Ocak 2020 (IPS) – Büyük ölçekli kurtarma operasyonları, tarihsel olarak düşük faiz oranları ve 2008-2009 finansal krizi ve durgunluğundan güçlü bir çıkışı sağlamak için hızlı likididte enjeksiyonu gelişmiş ekonomilerin kronik bir talep yetersizliğinden etkilendiği ve durgunluk heyulasıyla yüz yüze olduğuna dair yaygın bir endişe yarattı.

[Bunu] izleyen büyüme deneyimi bu endişeleri güçlendirdi. ABD krizden bu yana tarihin en uzun ekonomik genişlemesini sürdürdü, ancak bu, gelir, yatırım ve iş yaratma anlamında en yavaş olanlarından biriydi, son derece elverişli para politikasına rağmen diğer savaş sonrası iyileşme [dönemlerinin] gerisinde kalıyordu.

Avrupa’da krizden çıkış daha yavaş ve düzensiz oldu. Son zamanlarda gelişmiş ekonomiler daha da yavaşladı ve 2019’daki küresel büyüme finansal krizden bu yana en yavaşıydı, [bu] bir başka durgunluk korkusunu pekiştirdi.

Durgun yatırım ve büyüme, artan eşitsizlik, düşük enflasyon ve faiz oranları, ile hızlı borç birikimi başlıca gelişmiş ekonomilerin ve dahası küresel ekonominin büyük kısmının ortak özellikleri haline geldi.

Bunların tamamı birbiriyle ilişkilidir. Bu ilişkiler durumunun merkezinde eşitsizlik-ücretlerin bastırılması ve servetin çok az sayıda kişi elinde toplanması- yer almaktadır. Bu kronik talep yetersizliğinin, son derece düşük faiz oranlarının ve hızlı borç birikiminin temel nedenidir.

Gelir paylarının ekonomik büyüme sırasında nispeten sabit kaldığına dair uzun zamandır devam eden inancın aksine, tüm büyük gelişmiş ekonomilerde reel ücretlerin azalması veya üretkenlik artışının gerisinde kalması nedeniyle ücret paylarında sürekli bir düşüş eğilimi olmuştur. Birçok ülkede bu, 1980’lerde başlamıştır ve yeni binyılda, hem 2008-2009 krizinden önce, hem de sonra hız kesmeden devam etmiştir. 1990’larda Çin’de de ücret payı düşmeye başlamıştır.

Bu, her ne kadar canlı bir iç tüketici piyasası oluşturma çabalarının sonucu olarak 2010 sonrasında tersine dönmüş olsa da Çin’deki ücret payı büyük gelişmiş ekonomilerden önemli ölçüde daha düşük olmayı sürdürüyor. Ücretlerin bastırılmasına hemen her yerde servetin az sayıda kişinin elinde toplanması eşlik etti, bu da varlık gelirlerinin dağılımında daha büyük bir eşitsizlikle sonuçlandı. Eşitsizliğin artmasında üç faktör önemli bir rol oynamıştır.

Birincisi, liberal politikalar büyük şirketlerin gücünü konsolide ederken emeği güçsüzleştirerek emek piyasası kurumlarının aşınmasına yol açmıştır.

İkincisi finansın(finansallaşmanın) artan boyutu, kapsamı ve etkisi, kaynakları üretken olmayan kullanımlara yönlendirerek büyüme potansiyelini düşürmenin yanı sıra  eşitsizliği ve talep yetersizliğini arttırmıştır.

Son olarak küreselleşme, Çin, Hindistan ve Sovyetler Birliği’ini oluşturan ülkelerin de küresel ekonomiyle bütünleşmesiyle birlikte  emek ve sermaye arasındaki dengeyi değiştirdi.

Emek piyasası kurumlarının aşınmadı ve finansallaşma Anglo-Amerikan dünyasında daha da ileri gitti, ve bu ABD ve BK’da (Birleşik Krallık, çn) eşitsizliğin diğer büyük ekonomilerdekinden neden daha büyük olduğunu açıklıyor.

Emek üretkenliği ve ücretler arasında büyüyen açık, emekçilerin ürettiği mal ve hizmetlere yönelik satın alma gücünün azalması anlamına gelmektedir. Bu, servet ve varlık gelirlerinin artan yoğunlaşması ile birlikte eksik tüketime yol açmaktadır.

Ücretlerdeki sürekli düşüşler üretim maliyetini azaltmasına ve kapitalist sınıf elindeki artığı arttırmasına rağmen, ücretlerin toplam talebin en önemli bileşeni olması nedeniyle piyasanın kapsamını da sınırlamaktadır.

Ücretlerin bastırılması böylece, artık değerin parasal realizasyonu ile ilgili klasik Marksist soruna yol açar –Bu, Keynes’in de işsizliğe çare olarak ücretleri düşürmeyi reddetmesinin nedenidir. Bu, talebi ve kar beklentilerini olumsuz yönde etkiler ve borçlanma maliyetinin ne kadar düşük olduğundan bağımsız olarak yatırımı engeller.

İhracat bir çıkış yolu sağlayabilir. 2008-2009 krizine kadar, Çin, Almanya ve Japonya makroiktisat, emek piyasası ve döviz kuru politikaları kullanarak talep yetersizliğini karşılamak için farklı derecelerde dış piyasalara dayanıyordu.

Her üç ekonomide ihracattaki güçlü büyüme sayesinde GSYH iç talepten daha hızlı büyüdü. Krizden sonra Çin’in ihracatı hızla düştü ve ülke önce borç güdümlü bir yatırım balonuna doğru hareket etti ve sonra da önemli ölçüde daha düşük bir büyüme patikasına girerken talep yetersizliğini kapatmak için tüketimi arttırmaya çalıştı. Almanya başlıca fazla veren ülke olarak Çin’in yerini aldı ve Japonya da talep yetersizliğinin üzerine gitmek için ihracata olan bağımlılığını arttırdı.

Bununla birlikte büyük eksik tüketim ekonomileri birlikte ele alındığında bu çözüm uygulanabilir değildir – terkip hatası ile karşı karşıya kalır ve ticaret savaşlarını besler. Çin’in dışındaki Küresel Güney, ABD, Avrupa, Japonya ve Çin için yeterli bir piyasa sağlayacak kadar büyük değildir.

[Bu ülkeler], eksik tüketim ekonomilerindeki durgunluğu engellemek için gerekli olan her yüzde bir puanlık ticaret fazlası için GSYH’lerinin yüzde birkaç puan düzeyinde ticaret açığı vermek zorundadır. Bu açıkları sürdürmek için uluslararası sermaye akımlarına güvenemezler.

Alternatifi borç-güdümlü genişlemedir. Durgun ücretler fiyat baskılarını azaltır ve merkez bankalarının, enflasyon korkusu olmaksızın durgunluğun üstesinden gelmesi için kredi ve varlık balonları yaratmasına izin verir ve bunu teşvik eder.

Azalan ücret payı ile düşen faiz oranları arasında gerçekten dikkate değer bir korelasyon vardır. ABD’de son üç çevrim boyunca FED, daralmalar sırasında faiz oranlarını sert şekilde düşürerek faizlerde aşağı yönlü bir sapma yaratırken, genişleme dönemlerinde politika faizlerini arttırmada önemli ölçüde sınırlanmıştı.

Bu politika duruşu borç ve faiz oranları arasında istikrarı bozucu kanallar  yaratır. Düşük ücretler ve düşük enflasyon daha düşük faiz oranlarına neden olur ki bu, finansal kuralsızlaşma ile birlikte borç birikimini ve varlık balonlarını teşvik eder.

Dolayısıyla bu da merkez bankalarının finansal piyasalarda bozulma olmaksızın politika faizlerini arttırmasını zorlaştırır, böylece kendi kendini destekleyen düşük faiz oranları ortaya çıkar. Gerçekten de G7 ülkelerinde faiz oranlarındaki aşağı yönlü sapma, borçta 1980’lerin ortalarından beri yukarı yönlü bir sapma ile ilişkilidir ki bu, baskılanmış ücretler ve düşük enflasyon ile mümkün olan aşırı-gevşek para politikasının bir borç tuzağına yol açtığını ileri sürmektedir.

Büyümeyi parasal gevşeme ve finansal kuralsızlaştırma ile yeniden canlandırma girişimlerinin oluşturduğu finansal yükseliş ve çöküş çevrimleri, arz tarafında fazlalık ve çarpıklık yaratarak ve potansiyel büyümeyi azaltarak durgunluk sorununu ağırlaştırdı.

Yükseliş dönemlerinde finansal sektör reel iktisadi faaliyeti dışlar ve ucuz kredi, kaynakları inşaat ve gayrimenkul gibi düşük-üretken olan sektörlere yönlendirerek büyük miktarda sermayenin yanlış tahsis edilmesin yol açar.

Yükseliş dönemi tarafından yaratılan yanlış kaynak tahsisi, izleyen kriz dönemi sırasında ekonomi ayakta kalabilen sektör ve şirketlere geri dönmek zorunda kaldığında ortaya çıkar, ama bu genellikle kredi sıkışıklığı ve deflasyon ile engellenir.

İkincisi, yükseliş ve çöküş çevrimleri eşitsizliği arttırarak da talep açığını kötüleştirir. Örneğin ABD’de, politika müdahalaleri zenginlerin yararına olurken, kriz yoksulları yoksullaştırdı, özellikle de cebri icra ile karşı karşıya kalanları. İyileşme döneminde en üst yüzde bir toplam büyümenin neredeyse yüzde 60’ını ele geçirdi.

2008’den itibaren reel saatlik ücretler saatlik emek üretkenliğinin arkasında kaldı ve ücretlerin payı hem daralma döneminde hem de onu izleyen iyileşme döneminde düştü. 25 gelişmiş ekonomideki hanehalklarının üçte ikisi, 2014 yılında piyasa gelirlerinin 2005’teki [düzeyine] yetişememiş veya [ondan] daha düşük olduğu gelir segmentinde bulunuyordu.

Bunlar, kredi ve varlık balonları patladığında ve ekonomi daraldığında iyileşme ve büyüme için daha büyük bir balonun gerekli olabileceği anlamına gelir. ABD’de 1980’lerin Tasarruf ve Kredi balonunun patlamasını 1990’larda daha büyük bir teknoloji (dot-com) balonu izledi ki bu, yüzyılın dönümünde son buldu, [bunu] daha agresif faiz oranı indirimi ve likidite genişlemesine yol açan daha daha büyük eşik altı balonu ve onun çöküşü izledi.

Son on yıl görece daha sakin ve istikrarlı geçti. Mayıs 2013’teki “taper tantrum”* sırasında ve Aralık 2015’te ABD politika faizlerinin ilk yükselişinin arifesi dahil olmak üzere artan piyasa oynaklığının birkaç örneği kalıcı bir türbülansa yol açmadı.

Bununla birlikte bu sükunet dönemi aşırı risk alma [davranışını] ve hızlı borç birikimini, dolayısıyla Büyük Durgunluk’u önceleyen Büyük Ilımlılık (Great Moderation) döneminde olduğu gibi gelecek dönem istikrarsızlığının tohumlarını ekerek teşvik etti.

Kalıcı olarak düşük faiz oranları ve büyük miktarda likidite enjeksiyonu küresel ölçekte yüksek riskli, yüksek getirili varlıklardan kazanç elde etme arayışına neden oldu. ABD’den başlayarak büyük borsalar rekor seviyelere ulaştı ve 2019’da küresel borç 255 trilyon doları veya dünya GSYH’sinin yüzde 320’sini aştı.

Özellikle gelişmekte olan ekonomiler, rezerv para birimi cinsinden hızlı bir özel borç birikimini deneyimledi ve kendi dış kırılganlıklarını arttırarak ve finansal kanallar aracılığıyla gelişmiş ekonomilere büyük kaynak aktarımlarına neden olarak kendi piyasalarına uluslararası sermaye ve şirketlerin nüfuzunu arttırdı.

Dünya Bankası tarafından kabul edildiği gibi, son derece düşük faiz oranlarına rağmen bu borç birikimi dalgası tarihsel deseni izleyebilir ve nihayetinde finansal krizlerle son bulabilir.

Sıradaki küresel ekonomik gerileme döneminde son on yıl içinde biriktirilen borcun önemli bir bölümü ödenemez hale gelebilir ki bu, bir borç enflasyonuna ve varlık fiyatı düşüşlerine yol açar. Merkez bankaları buna, şüphesiz 2008-2009 krizinde yaptıkları gibi tepki vermeye çalışacaktır.

Ancak faiz oranlarındaki düşüşlerin kapsamı artık çok sınırlıdır çünkü çok düşük seviyelerdedir ve sistemde zaten bol miktarda ucuz para bulunmaktadır. Bunlar, [merkez bankalarının] ekonomiyi istikrara kavuşturma becerilerini ciddi şekilde tehlikeye atabilir.

Karşı devrevi bir Keynesgil mali reflasyon günü kurtarabilir, ama yapısal talep yetersizliğini ve onun altında yatan nedenleri ele almak için çok daha fazlası gerekecektir: artan oranlı gelir ve servet vergileri ve para matbaası ile finansmanı sağlanan kalıcı olarak daha büyük bir devlet; üretken varlıklar üzerinde devlet mülkiyetinin genişlemesi ve iktisadi faaliyet üzerinde daha fazla devlet kontrolü; bütçe aracılığıyla gelirin yeniden dağıtılması; emek ve sermaye arasında eşit şartların sağlanması; ücret-güdümlü büyümeye geçiş; ve finansal kapitalizmin ehlileştirilmesi.

*”Tapering” ifadesi Fed’in parasal gevşeme politikasını sıkılaştırması veya tahvil alımlarını azaltması anlamında kullanılıyor. “Taper tantrum” ise ABD hazine bonolarının getirilerinde bir artışı tetikleyen aşırı reaksiyonları tanımlıyor.

[www.ipsnews.net’teki orijinalinden Türkçe’ye Ekin Değirmenci tarafından PolitikYol için çevrilmiştir.]