Enerjiye, özel ellerdeki bir meta olmaktan ziyade ortak sahip olunan bir kaynak olarak bakmak üretimi tüketime doğrudan bağlıyor ve enerjiyi kullananlar olarak bizlerin yükümlülüklerini yeniden ortaya seriyor.

2019’da petrol lobicileri ve sefil turuncu kafalı politikacılar Dünyanın iklimi üzerinde insan eylemlerinin etkisini inkâr etmekte ısrar ediyorlar. Bilimsel kanıtlar artıyor ve yaşam tarzımızı değiştirmemiz gerekiyor. Enerji geçişi kavramı ana akım haline geldi.

Ancak hükûmetler dikkate değer biçimde hareketsiz kaldılar. O kadar pasifler ki çocuklar okula girmeyip iklim adaleti talebiyle Birleşmiş Milletler Taraflar Konferansı (COP) önünde eylem yapıyor. O kadar hareketsizler ki vatandaş grupları iklim konusunda harekete geçmedikleri için kendi hükûmetlerini dava ediyor. Ve hükûmetler bir şey yapmaya kalktığında bu o kadar adaletsiz oluyor ki yılın en soğuk ayında dahi insanlar öfke ve hayal kırıklığıyla dolmuş bir şekilde bağırışlarla sokaklara dökülüyor.

Liderlerimiz toplumlarımızın daha yoksul yarısının zengin diğer yarısının yarattığı karmaşayı yola sokmak zorunda olmadığını unuttular. Bu karmaşayı yola sokmanın çocukların işi olmadığını unuttular.

Kendi Başımıza Yapmak

Siyasal irade yokluğunda enerji sistemlerini yeniden kazanmak üzere ilginç ve canlı taban hareketleri biçimlendi. Hanelerden kent siyasetine ve hatta Avrupa düzeyinde halkın daha önce eşi görülmedik biçimde elektrikle ilgili tartışmalara dâhil olduğu görüldü. Bu dâhil olma örneğin enerji kooperatifleri şeklini aldı.

Avrupa Yenilenebilir Enerji Kooperatifleri Federasyonu RESCOOP’a göre bugün bir milyon insanın Avrupa’nın dört bir tarafında dâhil olduğu 1250 enerji topluluğu bulunuyor. RESCOOP’a göre bu gruplar Avrupa düzeyinde aktif bir şekilde lobi faaliyeti yürütüyor ve enerji kooperatiflerini destekliyorlar.

Bu enerji kooperatifçiliği modeli Almanya’da 1990’ların sonlarında ortaya çıktı ve yenilenebilir enerji üretimini destekleyen bir dizi yol açıcı yasal düzenleme sayesinde mümkün oldu. Energiewende adı verilen enerji geçişini başlatan bu yasalar dönüm noktası oldular ve yaygın bir şekilde kopyalandılar. 2000 yılındaki Şebekeye Satış Yasası iki dayanak tanımladı: şebeke açısından yenilenebilir enerjinin önceliği ve şebekeye satış tarifeleri (yenilenebilir enerji için verilen sabit fiyatlar).

Bu çerçevenin özgünlüğü küçük oyuncuların dâhil olmasını sağlamaktı. Yurttaş kooperatifleri ve haneler özellikle fayda sağladılar, çünkü her kilowatt saat (KWH) sabit fiyatla şebekeye satıldıkça, bu onlara yeni teknolojilere yatırım yapma imkânı tanıdı.

1990’ların sonlarından itibaren, Almanya’da enerji kooperatiflerinin sayısı katlanarak arttı ve Avrupa’daki enerji kooperatiflerinin çoğunu barındırarak 2019’da 900’e ulaştı.

Canlanan Köy

Yavaşça yağmur yağıyor ve Berlin’den arabayla bir saat uzaktaki Feldheim’e girerken manzara sis içinde dağılıyor. Köyün girişindeki büyük mavi tabela dışında Energieautarker Ortsteil Feldheim’i (Kendine Yeten Köy Feldheim) Brandenburg’un diğer köylerinden ayıran hiçbir şey bulunmuyor: hepsinde küçük düzenli ön bahçeleriyle düz bir yolda uzanan benzer evler var.

Biraz rüzgâr var, hava soğuk ve dışarıda, bizi karşılamaya gelen, şapkası tamamen indirilmiş rehberimiz Bay Kappert dışında dolanan kimse yok. Bizi yepyeni ziyaretçi merkezine götürüyor. Büyük ve temiz; bir şekilde bana Fransa’da Camino de Santiago boyunca küçük köylerde yolculuklarında hacılara ev sahipliği yapması için tasarlanmış fazla büyük kiliseleri hatırlatıyor.

Aslında kendimi topluluk temelli şebeke dışı enerji projelerinin Kâbe’sine varan bir hacı gibi hissediyorum. Doğru yöne sevk edilince sisi aralayan devleri görüyoruz, hepsi aynı yöne bakıyor ve eşzamanlı olmayan bir şekilde dönüyor.

Gösterişsiz görünümüne karşın Feldheim oldukça müstesna bir yer. Biricikliği her üç kişiye bir rüzgâr türbini düşmesinden (148 sakine, 47 türbin) gelmiyor – bu durum günümüz Almanya’sında oldukça yaygın, özellikle eski doğu Almanya’da. Burada özel olan şey, köy sakinlerinin büyük oranda projeye dâhil olmuş olması.

Yüzyılın başında Feldheim Brandenburg’da sıradan bir post-komünist köydü: insanlar köyü terk ediyordu, okul kapanmıştı ve işsizlik nüfusun yüzde 25’inden fazlasını etkiliyordu. Ancak 1995’te köylülerle küçük bir enerji girişimi olan EnergieQuelle GmbH arasındaki ortaklık ilk dört türbinlik bölümü yerleştirdi.

Bu işlemin başarısı kısa sürede 40 rüzgâr türbininin, bio-gaz fabrikasının, güneş enerjisi parkının, dev bir bataryanın ve paralel elektrik ve ısınma şebekesinin yerleştirilmesine yol açtı. Anlamı köyün o günden bu yana enerji ihtiyacını karşılama konusunda kendi kendine yetmesi. Feldheim’deki bu enerji atılımının çok sayıda başka dolaylı etkileri bulunuyor.

Rüzgâr çiftliğine gitmek üzere köyü adımlarken, Bay Kappert’e yaklaştım ve köydeki emlak fiyatlarının bu kadar çok türbin yerleştirilmesi nedeniyle etkilenip etkilenmediğini sordum. Kafası karışmış bir şekilde baktı, güldü ve “Hayır, hiç de öyle olmadı, neden?” dedi. Medyada çoğunlukla yerel halkın rüzgâr çiftliklerine karşı olduğu ve büyük projelere yakın yerlerde gayrimenkul fiyatlarının hızla düştüğünün ileri sürüldüğünü açıkladım. Bay Kappert projenin köy için bir nimet olduğunu ve muhtemelen evlerin değerinin arttırdığını söyledi. Önemli bir fark var: dışarıdan dayatılmış projelere karşı, oradakilerin tasarladığı özyönetimle yönetilen projeler.

Feldheim’da bu proje 20 yılı aşan bir sürede oradaki halkla işbirliği içinde geliştirildi ve köyün ihtiyaçlarına ve özelliklerine uyması için tasarlandı. Örneğin yerel sanayinin daha ziyade tarımda dayanması (hayvan dışkısının ve ürün artığının doğal gaza dönüştürülmesini sağlayan) bio-gaz üretim biriminin yerleştirilmesini arzu edilir ve verimli kıldı. Bu örnek yerele uygun teknolojinin belirlenmesinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

Sohbet ederken, Bay Kappert projenin başarısının köydeki hayat bakımından bir kartopu etkisinin olduğunu söyledi. Rüzgâr çiftliğinin ürettiği gelir, güneş parkları için dizilim tasarlayan bir şirket gibi başka girişimlere yeniden yatırılabilmiş. Rüzgâr çiftliği ve bio-gaz ünitesinin bakımı ile birlikte bu girişimin yarattığı istihdam sayesinde istihdam oranı Feldheim’de neredeyse yüzde 100.

Böyle bir model komşu köylere nasıl yayılabilir? Kooperatif girmek için 1500 Avro istenen projeye dâhil olacak kaynaklara sahip olmayan ailelere ne oluyor? Kapsayıcılığa ve tekrar edilebilirliğe dair bu önemli soruları kooperatif modeli tam olarak yanıtlamıyor ve dikkatimizi elektrik üretim tesislerinin yeniden belediyeleştirilmesine vermemiz gerekiyor.

Belediye Tesisleri ve Enerji Müşterekleri

Enerji Hakkı Koalisyonunun yakın tarihli bir raporuna göre birçok Avrupa ülkesinde daha yoksul haneler orta düzeylerden aşırı düzeylere kadar uzanan yakacak yoksunluğu çekiyorlar. Bunun anlamı, bu ailelerin yemek pişirmek ve evlerini ısıtmak için gerekli enerjiye nadiren ulaşabildikleri. Rapor aynı zamanda hanelerin gelirlerinin artan oranda bir kısmını (yüzde 33’e kadar varabilen bir bölümünü) enerji harcamalarına ayırdığını gösteriyor. En fazla Güney ve Doğu Avrupa ülkelerinde görülse de bu sorun hükûmetin yakacak yoksunluğu ile mücadele için bir plan yayımladığı Londra gibi kentlerde de görülüyor.

Bütün Avrupa ölçeğinde kamu hizmetlerini özel sektörden geri alma amacındaki hareket ivme kazanıyor. Belediye tesisleri tarifeleri denetleme, enerji geçişini yönetme ve enerji yoksulluğu ile mücadele için bir araç olarak görülüyor. Gerçekten de belediyeler bütün yurttaşlara karşı sorumlu olduğu ve bu nedenle tanım gereği kooperatiflerden daha kapsayıcı oldukları için oynayabilecekleri önemli bir rol bulunuyor. Yeniden belediyeleştirme hareketi karmaşık ve yerel inisiyatiflerle hükûmetler, içsel güdülerle başarı düzeyleri arasında (yani tamamen satın almadan kamu-özel ortaklıklarına) geniş bir karşılıklı etkileşimler yelpazesi barındırıyor.

Enerji geçişinin genelde görmezden gelinen bir unsuru enerji tüketimini çarpıcı bir şekilde düşürme ihtiyacı (Alman “Energiewende” planı yüzde 50 azaltma öngörüyor). En ucuz ve en temiz enerji üretilmemiş ve kullanılmamış olan: bütün enerji santralleri, yenilenebilir enerji kaynakları dahil, çevre üzerine büyük etkilerde bulunuyorlar (örn. rüzgar türbinleri için nadir mineraller kullanılıyor).

Enerji verimliliği ve muhafazası kar amaçlı enerji tedarikçileri tarafından sağlanamaz, çünkü mümkün olduğunca çok enerji satma güdüsü taşıyorlar. Belediye tesisleri, enerjiyi meta piyasasından müştereklere etkili bir şekilde kaydırarak, kaynağın daha verimli kullanımına yardımcı olabilir ve belirleyici rol üstlenebilirler.

Bir örnek, Amerika’da Delaware eyaletinde yerel enerji projelerini tasarlama ve finanse etme hedefindeki topluluk temelli bir kurum olan Sürdürülebilir Enerji Tesisi’nden (SET) geliyor. Oradaki fikir bir topluluğun enerji tüketimini, öncelikle tasarruf amacı güderek, bütünüyle ele almak: enerjiye ihtiyaç duyulduğunda SET uygun bir yenilenebilir teknoloji uygulamalı ve ısı ve ulaşım sistemlerini tasarıma dahil etmeli.

Belediye enerji tesisleri daha temiz bir enerjiye geçişi sağlama bakımından büyük bir potansiyel taşıyor olsalar da yönetişim sorunuyla her daim yeterince baş edilemiyor. Örneğin Hamburg’da 2013’te başarılı bir yurttaş kampanyası belediyeyi enerji ağlarını (elektrik, gaz ve ısınma) özel işletimcilerden geri almaya zorladı.

Bugün iki kamu şirketi şebekeleri yönetiyor, ancak yurttaşlar müşteri olarak görülüyor ve karar alma yetkileri yok. Bu nedenle bir sonraki adım, tam demokratik ve adil bir enerji geçişini sağalamak için kooperatiflerin yönetişim modelini, belediye tesislerinin kapsayıcılığıyla birleştirmek.

Çok sayıda yerde enerji piyasasının özelleştirilmesi yerel ekonomiye bir etkide bulunmadan ya da çok az katkı sağlayarak üretken alanların büyük çok uluslu şirketler tarafından alınmasına yol açtı (Avrupa şebekesini beslemek için kurulan Sahra’daki güneş çiftliklerini düşünün). Durum müştereklerin çitlenmesi ve enerji sömürgeciliği olarak tasvir edilebilir. Ayrıca “enerji obezitemiz” nedeniyle sınırlı enerji kaynaklarımızdan gerçekleştirdiğimiz bugünkü “fazla alım”, kuşaklar arası yükümlülükleri yerine getirme olasılığını azaltıyor: enerjiye erişim hakkımız çocuklarımıza bırakacağımız mirasla sınırlanmalı.

Enerjiyi (özelleştirmeyi sonlandırarak ya da yeniden belediyeleştirerek) müşterekler içinde konumlandırmak bu sorunları, üretim ve tüketimi birbirine bağlayarak ve enerji kullanıcıları olarak yükümlülüklerimizi ortaya sererek ele almanın etkili bir yolu. Son olarak enerjiyi bir müşterek olarak görmek halkın kaynakları yönetme ve paylaşma deneyimi ve yaratıcı iktidarından faydalanmaya olanak tanıyacaktır.

Müştereklerimiz: Yeni Avrupa için Siyasal Fikirler kitabı (der. Müşterekler Ağından Sophie Bloemen ve Thomas de Groot) bu bağlantıdan indirilebilir.

Cécile Blanchet, Berlin’de yaşayan ve geçmiş iklim değişimlerinin dinamiklerini inceleyen bir jeo-bilimler araştırmacısıdır.Potsdam’da GeoForschungszentrum’da doktora sonrası araştırmacı olarak çalışmaktadır. Kariyerine verdiği dört yıllık arada yenilenebilir enerji üzerine çalışmış ve enerjiyi müşterek olarak yeniden çerçevelendirmenin toplumsal ve dönüştürücü değerlerini incelediği Müşterekler Ağında araştırmacı olmuştur.

[Roar Magazine web sitesinden alınarak PolitikYol için Ali Rıza Güngen tarafından çevrilmiştir.]