1960’ların antikomünist katliamlarından beri Endonezya’daki sol siyaset sürekli olarak güç kaybetti. En son yapılan genel seçimler istisna değildi.

Endonezya’nın en son genel seçimine giden süreçte uluslararası medya seçim yarışının aşırı karmaşıklığına odaklandı: kayıtlı 196 milyondan fazla seçmen; ekvator üzerinde 5310 km boyunca dağılmış 17.000’den fazla ada; 250.000 aday; 20.000 koltuk- ve hepsi gün içinde sekiz saatten daha kısa bir sürede gerçekleşti. Seçim nedeniyle dört yüzden fazla seçim görevlisi henüz tamamlanmamış oy sayma sürecinde yorgunluktan öldü. Kayda geçirilen oy pusulalarının yüzde 80’ine yakın kısmı ile görevdeki Joko Widodo (“Jokowi”) başkanlık sarayına geri dönecek gibi görünüyor.

Peki bütün bu çabalardan sonra dünyanın en büyük Müslüman çoğunluğa sahip ülkesi için herşey aynı mı olacak? 1990’ların sonunda tümgeneral Suharto’nun düşüşünden önce ve sonra kazanılan demokratik reformlar aynı şekilde yavaşça aşınacak mı? Bu sanayileşen ve kentleşen ekonomi hızla büyümeye devam ettikçe daha yüksek eşitsizlik seviyeleri mi [görülecek]? İlerici siyaset güç kaybının sınırında iken dini muhafazakarlık artacak mı?

Sonuçlar

Eğer İngilizce konuşulan büyük ekonomilerin liderleri Endonezya’yı incelemekten vazgeçerse göreli istikrar ile ilgili biraz şaşırabilir- hatta [bunu] kıskanabilirler. ABD Trump siyasetinin hız trenine binerken, BK (çn: Birleşik Krallık) Brexit’i suda boğarken, ve Avustralya 10 yıldan daha kısa bir süre içinde sekizinci başbakanını seçmeye hazırlanırken Jolowi kendisini ikinci beş yıllık dönemine hazırlıyor. Bunu tamamladığında Endonezya’nın yirmi yıl içinde sadece iki lideri olmuş olacak.

Her iki başkan, Jokowi ve Susilo Bambang Yudhoyono (“SBY”), çok az farklı vurgular ve nüanslara rağmen neoliberal kalkınmacı gündemi takip ettiler. Ve eğer iktisadi göstergelere [göre değerlendirilirse] başarılı oldular: Sadece Çin ve Hindistan tarafından aşılan sürekli büyüme Endonezya’yı SGP (satınalma gücü paritesi)ye göre GSYH’de dünyanın en büyük altıncı ekonomisi haline getirdi. Üstelik Suharto’nun düşüşünden sonra olası bir “Balkanlaşma”dan konuşulmasına veya askeri diktatörlüğe olması muhtemel bir dönüşe rağmen, bu yıl yirmi birinci yılını kutlayan ve hiçbir çöküş işareti göstermeyen ülkenin yeni parlamenter başkanlık demokrasisi güçlükleri yenebileceğini kanıtladı.

Jokowi’nin zafer marjı da etkileyicidir – şu aşamada on iki puan civarında olacak gibi görünüyor. Bu (Suharto dönemindeki insan hakları ihlalleri ile ünlü) rakibi eski general Prabowo Subianto’yu sonuçları reddetmekten ve kendisi için zafer ilan etmekten alıkoymadı (bu gülünç görünebilir ama bunun, hem Trumpçı asla kabullenmeyen meydan okuma hem de seçim sonrası bakanlık pozisyonları için partiler arası pazarlık öncesinde manevra yapmak anlamında belirli bir siyasi mantığı vardır.)

Yeni seçim yasasının bir sonucu olarak, seçim hükümetin bütün kademeleri için pusulaları birleştirdi –Bu nedenle inanılmaz sayıda aday ve koltuk herkese açık [hale geldi.] Geçici sonuçlar beş yıl önceki seçimlerden bazı farklılıklara işaret ediyor ama –çok fazla değil. Jokowi’nin partisi, Endonezya Demokratik Mücadele Partisi (PDIP), 2014’te olduğu düzey civarından yani toplam oyların yüzde 20’sinden fazlasını alarak yeniden liste başı olacak (bu noktada kazancı kabaca yüzde 1 gibi görünüyor). Bir önceki iktidar partisi, Golkar, (“Suharto döneminin parti-karşıtı siyasetini yansıtan bir adlandırma olan “İşlevsel Gruplar”) gerilemeye devam ediyor ama bazılarının beklediği kadar hızlı değil –yine de, yüzde 12-14 arası oyla [yarışı] ikinci olarak bitirebilir. Prabowo’nun partisi, Gerindra (kısmen 1930’ların güçlü korporatist ve hatta faşist siyaset güden nasyonalist partisinden ödünç alınan bir isim olan “Büyük Endonezya Hareketi”) yüzde 1,5 daha düşük bir düzeyde olacak gibi görünüyor –neredeyse 2014’te aldığı düzeyde. Onların altında kelimenin Avrupalı anlamıyla liberal bir politikaya sahip ve büyük ölçüde kendi medya imparatorluğunun destekçisi ve Golkar’ın eski bir yöneticisi olan Surya Paloh için bir araç olarak işlev gören, NasDem (“Milli Demokratlar”), [yer alıyor.] Milli demokratlar toplam oyların yaklaşık yüzde 9,5’ini alacak gibi görünüyor ve bu yüzde 6,7 aldıkları 2014’e göre anlamlı bir gelişme.

Siyasal nüfuzunu kullanıp liderleri iktidara getirebilen bir seçkin için diğer bir araç, Demokrat Parti, oyların yüzde 7 ila 8’ini alacak gibi görünüyor ki bu 2014’te aldığı yüzde 10,2’den biraz az ve genel başkanları SBY devlet başkanı ilen aldıkları yüzde 20,9’dan çok daha azdır. Şu anda bu, parlamento grubu SBY’nin oğlu olan Edhie Baskoro Yudhuyono (“Ibas” olarak biliniyor) tarafından yönetilmesiyle gelecek vaadeden bir siyaset hanedanı için bir fırlatma rampası olarak görünüyor.

Aynı düzeyde olan bir dizi İslamcı parti bulunuyor: Hem Mısır’daki Müslüman Kardeşler hem de Türkiye’deki Recep Tayyip Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)nin etkilediği Adalet ve Refah Partisi (PKS); gelenekçi ve çoğulcu bir İslamcı parti olan ve dünyanın en büyük Müslüman örgütü (Nahdlatul Ulama, NU)ne bağlı olan Milli Uyanış Partisi;, dünyanın ikinci en büyük Müslüman örgütü (Muhammadiyah) ile ilişkili olan ve güçlü “anti-komünist” unsurları bulunan muhafazakar bir Müslüman parti olan Milli Görev Partisi (PAN); ve Suharto döneminde izin verilen hükümet dışı iki partiden biri olan Birleşik Kalkınma Partisi. Bu partilerin tamamı ulusal parlamentodaki sandalyelere hak kazanmak için bölgedeki oyların alt sınır olan (yüzde 4) ila yüzde 8 ini aldı.

Bu partilerin her birine yönelik hareket olmasına rağmen büyük hikaye daha uzun vadeli bir eğilimi yansıtıyor: Suharto döneminin ürünü, PPP’nin zayıflaması ki sadece parlamento temsilini kazanmak için gerekli olan yüzde 4’ü geçebilecek gibi görünüyor. Bu, Suharto döneminin diğer partilerinin düşüşünü yansıtıyor: bir zamanlar devletin partisi olan (devletin yönettiği “seçimlerde” düzenli olarak yüzde 60 ve 75 arasında oy alan) Golkar, yüzde 13 civarına indi ve Endonezya Demokrat Partisi (PDI) rejimin değişmesinden sonra beş yıl içerisinde çözüldü.

Jokowi’nin U-dönüşü

Son yıllarda değişen birşey ilerici siyasetin ve hatta insan haklarını savunma iddiasının bütünüyle yok olmasıdır.

2014’te Jokowi “kaybedilen” solcu şair ve aktivist Wiji Thukul’un ailesini ziyaret etti ve onlara kendi yönetiminin Thukul gibi işkence edilen veya (büyük olasılıkla) Suharto rejiminin son günlerinde öldürülen kişilerin davalarını araştıracağına ve takip edeceğine dair güvence verdi. Jokowi ve ekibi, kamusal tartışmayı güçlendirecek olan ve Suharto’nun 1965 sonunda iktidara gelmesini sağlayan kitlesel infazları, işkenceyi ve hapis cezalarını –beş yüz bin ve bir milyon insanın ölümünü, yüzbinlerce insanın hapse atılmasını ve (kadınlara yönelik yaygın ve vahşi cinsel şiddet dahil) işkenceye uğramasını gören antikomünist pogrom kadar on yıllar süren (ve devam eden) komünistlerle aynı kefeye konarak marjinalize edilen milyonlarca aile üyesini de- araştıracaklarına işaret eden maddeleri de yürürlüğe koydu.

Buna rağmen, izleyen yıldan itibaren, -Suharto’yu iktidara getiren darbenin ellinci yılında- Jokowi, Lubang Buaya’da “Yeni Düzen” rejiminin tarihin en korkunç insan hakları ihlallerinden birini meşrulaştıran propaganda anıtını ziyaret ediyordu. Ve ülkenin tarihsel insan hakları meselelerinin titizlikle ele alınmasını engellediği yıllar boyunca, sürekli olarak komünist bir taraftar olduğuna dair gülünç suçlamalarla kendisine saldıran sağcılardan gelen baskıya boyun eğiyordu.

Bu defa Jokowi, orang hilang (“kaybedilenler”) veya 1965-66 katliamı kurbanları gibi önemli insan hakları vakalarından bahsetmeyi reddederek ilerici seçmenleri yargılamak için hiçbir girişimde bulunmadı. Bu strateji, Jakarta’nın Çin-kökenli valisi ve Jokowi’nin eski vekili olan İslami Savunma Cephesi (FPI) gibi aşırı sağ grupların öncülük ettiği bir kampanyanın ardından görevden alınan ve “dine küfür etmekten” dolayı hapse atılan Bambang Tjahaja Purnama (“Ahok”)ya karşı yürütülen kampanya sürecinde en üst noktasına ulaştı. Jokowi ilkeli bir tavır almak yerine sağcı politikacıları ve politik grupları yargılamayı seçerek Ahok’u etkili bir şekilde yalnız bıraktı.

Seçimden önce Jokowi aynı zamanda, muhafazakar bir Müslüman lider olan Ma’aruf Amin’i kendi başkan yardımcısı olarak seçti. Ma’aruf Suharto döneminde oluşturulan LGBTQİ karşıtı ve anti”liberal” tavsiyeler ve fetvalar çıkaran güçlü, sadık muhafazakar bir topluluk olan Ulema Konseyi (MUI)’nin yöneticisi ve bakış açısına göre “gelenekçi” ve Islam Nusantara (Arap tarzı İslam’a karşılık Endonezya tarzı İslam) eğilimi daha yüksek olan NU’nun eski lideridir. Ma’aruf’un yaşına ve kampanya becerilerinin eksikliğine rağmen Jokowi, onun muhafazakar İslamcı çevrelerden gelen saldırıları etkisizleştirmede ve aşırı sağ Müslüman grupları tecrit etmede etkili bir müttefik olduğunu biliyordu.

Marjinal bir güç

Bütün bunlar ilericileri nerede terk etti?

Bazı ilericiler, özellikle daha genç liberaller, mali kaynakları güçlü, tanıtımı iyi yapılan ve sosyal medyada dikkat çekici bir varlık gösteren Dayanışma Partisi’ni (PSI) desteklemeyi sürdürdü. Bu parti yüksek-profilli ve oldukça fotojenik TV sunucusu Grace Natalie tarafından yönetiliyor ve (örneğin çok eşlilik ile ilgili güçlü duruşu, ayrımcı siyasete olan muhalefei ve dini kuruluşlar ve devlet arasındaki ayrıma destek vermeleri gibi) bazı alanlarda bazı ilerici politikaları bulunuyor.

Ama siyaset zeminleri muğlaktı ve bir kitle tabanı oluşturmak için gerçek bir çaba göstermediler. Seçmenlere yapılan sınırları belirsiz çağrılar dışında bu, “y kuşağı partisiydi”, Parti’nin beyin takımının kimlerin PSI’ya oy verebileceğini düşündüğü tam olarak açık değildi. Sonunda, yüzde 4 barajınnın yarısı bile değil, oyların yüzde 2’sinden daha azını alacak gibi görünüyor.

Seçime doğru giden süreçte bir çok ilerici seçmen, bütünüyle rejimin yarattığı partilerin, sonuçların önceden bilindiği [durumun] demokratik bir yarışın yerini aldığı yapay gürültü ve renklerin olduğu bir Pesta Demokrasi’de (Demokrasi Karnavalı), yer almasıyla birlikte, modern Endonezya siyasetinin Suharto dönemini andırdığını düşünmeye başladı. İlericiler golput’a (“Beyazlar”) –yani hilesiz seçimin olmamasından ötürü seçimleri boykota- katılıp katılmamayı tartıştı. Bu duygu, Jokowi’nin Ma’aruf’u ekip arkadaşı olarak seçmesinden ve bu yılın başında askeri yetkilileri kamu hizmetinin üst kademelerine atayacağını duyurmasından sonra yoğunlaştı. İkinci gelişme, ordunun kamusal hayatın her yönüne dahil olduğu Yeni Düzen döneminin dwifungsi (“ikili görev”) siyasetinin hoş olmayan anılarını canlandırdı.

Wiji Thukul’un kızı gibi tanınan kimseler, Suharto döneminin insan hakları ihlallerinin araştırılması için geçtiğimiz on iki yıl boyunca mücadele eden Kamisan (Perşembeler) hareketinin liderlerinin yaptığı gibi, oy kullanmayacağını açıkladı. Gerçek ve sanal alanlarda öfkeli ve çoğu zaman zehir zemberek tartışmalar oldu.

Bu tartışmanın genel etkisini ölçmek zordur. Boykot olarak ele alırsak, açıkça başarısız oldu –katılım oranı yüzde 80 civarındaydı. Sonuçta, pek çok insan seçimlerin Suharto dönemindeki saçmalıklardan niteliksel olarak hala çok farklı olduğuna karar verdi. Burada sonuç önceden belirlenmiş bir sonuç değildi –o döneme bütünüyle geri dönüşün gerçek bir olasılığı vardı, açıkça Trump taktik kitabından ödünç alınmış (tam olarak “Endonezya’yı Yeniden Harika Yap” söylemi) acımasız bir insan hakları sabıkasına sahip olan birisi başkan olabilirdi. Jokowi hakkında çok ciddi çekinceleri olan birçok kişi, daha büyük bir kötülüğün müthiş bir kötülük olduğu bir durumda daha az kötü olan biri olarak, Jokowi’yi seçmiş görünüyor.

Umut Işıkları

Seçimler Endonezya devlet gemisini büyük ölçüde aynı yörüngede bırakmış olsa da, en azından Prabowo’nun başkanlığının engellenmesi ilerici görüşler için bir lütuftur. Ve golput kampanyası etkili bir boykot yaratamamış olsa da kampanya en iyi tartışmalar ve müzakerelerin bir kısmı için açıkça bir alan yarattı. Bu süreçte, bazı katılımcıları bağımsız sol örgütler kurmanın gerekliliğine ikna etmiş olabilir, dolayısıyla gelecekte sadece tartışma için değil aynı zamanda eylem için de bir alan olacak ve sıradan Endonezyalılar, anaakım siyasetçilerin oportünist seçim vaatleri yerine kendi örgütlerine güvenmeye başlayacak.

İşçi Sınıfının Uluslararası Günü olan 1 Mayıs bu ilerici olasılıkların bir hatırlatıcısıydı. Ülke genelindeki işçi örgütleri [1 Mayıs]ı kutladı ve gösteriler yaptı, ve yaşadığım şehir Yogyakarta Papuan’da öğrenciler polis şiddeti ile karşı karşıya kalmalarına rağmen kendi kaderini tayin hakkı için yürüdü. Seçim dönemi içinde olsak da olmasak da, daha kapsamlı, daha dönüştürücü eylemler için yolu açacak olanlar bu cesur aktivistlerdir.

Steve Miller, bir dizi Avustralya üniversitesinde Endonezya çalışmaları dersi veren bir akademisyendir ve şu anda Gadjah Mada Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi olarak bulunmaktadır.

[Bu metin jacobinmag.com’daki orijinalinden Türkçe’ye Ekin Değirmenci tarafından PolitikYol için çevrilmiştir.]