Bazıları kapımızdaki ekolojik çöküşü, toplumu tercih ettikleri ve açıkçası soykırımcı bir çizgide yeniden düzenleme fırsatı olarak görüyor.

Baştan savma manifestosunda, Christchurch’teki katliam zanlısı kendisini “eko-faşist” olarak tanımladı.

Geçen hafta sonu Kellyanne Conway, “o muhafazakâr değil, o Nazi değil” derken zanlıyı, birçok kişinin ne olduğunu bilmediği “eko-teröristler” denilenlerle aynı yere koymak üzere terimi kullandı. Solla bağlantı kurmak üzere bir hat çizmek için çağdaş çevreciliğin yaygın anlaşılma biçimlerinden faydalanmak istediğine şüphe yok.

Fakat Conway’i hoşnut etmeyecekse de, Nazizm ve ekolojik düşüncenin çarpık bir versiyonu sağcı aşırılıkçıların zihinlerinde birleşiyor.

Sosyal medyada ve çevrimiçi aşırı sağın daha gizli mekânlarında eko-faşistler çevre sorunlarına karşı soykırımcı düşüncelere dayalı vaazlar veriyorlar.

Gazeteci Jake Hanrahan’ın “birleşmiş bir hareketten ziyade çevrimiçi bir alt kültür” olarak tasvir ettiği Twitter’daki “çam ağacı çetesi”, yaklaşan çevre felaketi duygusuyla beyaz milliyetçiliğinden alınan temaları birleştiren fikirleri yayıyor.

Bugüne kadar sayıca küçük görünen alt kültür, terörist ayaklanma imgelerini parlatan “terör dalgası” estetiği denilen bir şeye ilgi gösteriyor; özgül bir savaş modası imajı ve çevre felaketi ve toplumsal çöküş sonrasında silahlı çatışma fantezileri yayıyor.

Bu forumlar ve akışlarında güçlü silahları gösteren, taktik giysileri, savaş üniformaları, şık spor kıyafetler giyen yün başlıklı çokça adam görülüyor.  Balkanlarda 1990’lar dönemindeki çatışmalardan görüntüler bilhassa ilgi görüyormuş gibi.

Bu imajları Reddit’ten Imgur’a, Youtube’a ve Twitter’a kadar her yerde bulabiliyorsunuz.

Eko-faşist gruplar ayrıca, tehlikeli çevrimiçi retorikleri 2018’de Vice tarafından bildirildiği üzere, The Base gibi terörü yayan Nazi şemsiye gruplarla ilişkililer.

Elbette günümüz çevrecilerinin çok büyük bir kesimi – gezegeni insanların umarsızlığından kurtarmak için çaresizce soylu bir mücadele yürütenler – siyasal ilericiler, hatta radikal solcular. Bu kesimler çevreci düşüncenin aşırı sağ tarafından devşirilmesinin sorumluları değiller ve onların konumunu beyaz milliyetçilerinkiyle karıştırmamalıyız.

Ancak eko-faşizm hâlihazırda günümüz aşırı sağının kokuşmuş kültüründe bir canlanma yaşayan, uzun süredir var olan siyasal bir ideoloji. Genel olarak, siyaseten sağda yer alan çoğu kişiden farklı olarak eko-faşistler görünür ekolojik felaketin varlığını teslim ediyorlar. Ancak “çözümleri” açıkça soykırıma dayanıyor.

Eko-faşistler, modernlik yanı sıra ırk ile toprak arasındaki bağları zayıflattığını düşündükleri sanayi toplumuyla ilişkilendirdikleri doğanın yağmalanmasını lanetliyorlar. Önde gelen kaygılarından birisini aşırı insan nüfusu, göç eğilimi ve ırkları vatanlarından koparan çok kültürlülük oluşturuyor.

Bu düşünce çizgisi nihai olarak, 18. yüzyılın sonunda nüfus artışının gıda üretimi kapasitesini geride bırakıyor olduğunu iddia eden ve nüfus kontrolünü çözüm olarak savunan Thomas Malthus gibi şahıslara kadar geri götürülebilir.

Muhafazakarların “Hitler vejetaryendi” gibi yılışık karalamalarına karşın Nazizmde ekolojik bir düşünce hattı mevcuttu. Eko-faşizmin en önemli modern incelemelerinden birisini sunan Janet Biehl ve Peter Staudenmaier Nazi ekolojisinin “geleneksel tarım romantizmi ve kent uygarlığına düşmanlıkla bağlantılı” olduğunu ve ekolojik fikirlerin ”ırksal yenilenmenin özsel bir unsuru” olduğunu söylüyorlar.

Nazi sloganı “kan ve toprak”, bunu ırk ve belirli bir toprak parçası arasında mistik bağı göstermek için kullanan önde gelen ekoloji düşünürlerinden Richard Walter Darré tarafından ortaya atılmıştı.

Modern çevre hareketinin yükselişinden bu yana geçen on yıllarda aşırı sağ, ekolojik düşünceleri ve yoz çevre hareketlerini devşirme uğraşlarını sürdürdü. Eko-faşizm üzerine yapılan en önemli araştırmalardan bazıları bunların çevre hareketine girişlerine karşı direnmeye çalışanlardan geldi.

[Ancak, ç.n.] Aynı zamanda az sayıdaki ekoloji düşünürü açıkça, ekolojik yıkıma karşı otoriter ve soykırımcı yanıtlar için hazır bir zemin oluşturan insani-olmayan, yok edici görüşlere destek toplamakta bir beis görmedi. Bu durum özellikle “derin ekoloji” olarak adlandırılan hareketin katmanları için geçerli.

Günümüz eko-faşistleri birkaç önemli şahsiyetten esinleniyorlar. Bunlardan birisi sanayi toplumu olarak adlandırdığı şeye karşı yürüttüğü terör kampanyası şiddet, misantropi ve kendini abartan bir manifestoyu birleştirmiş olan “bombacı” (unabomber) Ted Kaczynski. Kaczynski’nin lanetlenmiş, yok edici uygarlığa ilişkin, hacimli hapishane yazılarında da devam eden apokaliptik değerlendirmesi ve kendisini muarızlarını yok etmek üzere seçmiş istekliliği eko-faşist hareketteki müstakbel teröristler için temel esin kaynağı.

Hanrahan dahil bazıları Netflix dizisi Manhunt: Unabomber’ın günümüz eko-faşizminin hızla yükselişine destek olduğunu iddia ediyor.

Eko-faşist çevrelerde ilgi gören bir başka bir şahsiyet, açıkça göçe son verme, sanayi öncesi yaşam biçimlerine dönüş ve insan yaşamını katı sınırlar içinde tutmak için otoriter önlemler alma çağrısı yapan Finli derin ekolojist Pentti Linkola.

Linkola “filika etiği” denilen fikrin, süregiden çevre çöküşü bağlamında bazı insanların ölüme terk edilmesi gerektiği düşüncesinin en keskin ifadelerinden birisinin sorumlusu.

Linkola, “Hayat Galip Gelebilir mi” içinde “yüz yolcuyu taşıyan bir gemi aniden alabora olursa ve sadece bir filika varsa ne yapmalı? Filikada yer kalmadığında hayattan nefret edenler onu daha fazla insanla doldurmaya çalışacaklar ve herkesi batıracaklar. Hayatı seven ve ona saygı duyanlar gemideki baltayı alıp, filikaya tutunmaya çalışan fazladan elleri kesecek” diye yazıyor.

Buna benzer esinler sınai uygarlığın sonunu bekleyen, hatta onu ivmelendirmek için tartışan çevrimiçi bir alt kültürü güçlendirdiler. Bu kültür, insanlar ve bölgeleri arasında kan ve toprak ilişkisine dönüşü ve beyaz adamın otoritesini onaracak çöküş sonrası bir toplum hayal ediyorlar.

Bu alt kültüre dahil olan bazıları aynı zamanda terör ve ayaklanma imajlarını yüceltiyorlar.

Zanlının manifestosunun ne kadarını ciddiye almak gerektiğini bilmek halen zor ancak eko-faşist bir esinlenmenin bulunduğunu düşünmek, dava ve etrafındaki soruşturmalar sırasında daha fazla bilgi edinene kadar makul.

Ne kadar insanın bu ortama dahil olduğunu tam olarak bilmek zor, ancak sadece bir adamın verebileceği zararı gördük. Bu ideoloji başka nelere esin teşkil edebilir?

Daha genel olarak (Trump gibi) muhafazakarlar inkarcılıkta ısracıyken, radikal sağın bazı kısımları sadece çevre çöküşünün varlığını teslim etmiyorlar, ayrıca bunu toplumu tercih ettikleri doğrultuda yeniden düzenlemek ve Dünyayı küçümsediklerinden arındırmak için bir fırsat olarak karşılıyorlar.

Söz konusu durum iklim değişikliğine demokratik, adil ve küresel bir yanıtı daha da acil kılıyor. Gezegenimizi kurtarmalıyız ve faşistler için en ufak bir fırsatı dahi ortadan kaldırmalıyız.

Jason Wilson, The Guardian Avustralya’da köşe yazarıdır.

[The Guardian’daki orijinalinden PolitikYol için Ali Rıza Güngen tarafından çevrilmiştir.]