Birkaç on yıldır çevre ülkeler derin bir şekilde borcun pençesindeler. Covid-19’un neden olduğu kriz borçlanmayı ciddi şekilde hızlandırdı ve bu nedenle finansal kırılganlığı arttırdı. Çevre [ülke] hükümetlerinin ve merkez bankalarının son zamanlardaki politika önlemleri anlık bir rahatlama getirdi, ancak nihayetinde çevre ekonomilerden mümkün olduğu sürece en iyi şekilde yararlanması için finans kapitalin çıkarlarının dışavurumunu temsil ediyor.

Para birimlerinin uluslararası sermaye akışlarına bağımlılığından dolayı çevre ekonomilerindeki siyasi özerklik, siyasi kararların bu akımların hareketi üzerindeki olası etkilerine bağlı olarak son derece sınırlıdır. Mevcut kriz sırasında çevre ülkelerde finansal piyasaların para politikası üzerindeki muazzam gücü yeniden ortaya çıkıyor. Neoliberal politikanın otuz yılı boyunca terk edilen çoğu zaman yetersiz sağlık sistemleri nedeniyle de  küresel çevre [ekonomilerindeki] kriz genel olarak merkez ülkelerdekinden çok daha ciddidir. Çevresel varlıklar bir değer  biriktirme aracı işlevi görmediğinden, “yatırımcılar” “yükselen piyasalardan” üç ay içinde neredeyse 100 milyar dolar çekerek tarihsel olarak eşi görülmemiş bir sermaye kaçışı oluşturdu. Birincil kaynakların fiyatlarının düşmesi, mamul mallara yönelik dış talebin düşmesi ve azalan işçi dövizleri ve turizme bağlı olarak nakit akışlarındaki düşüş gibi faktörler finansal baskının daha da arttığı anlamına geliyor. Sonuç olarak çevre ekonomilerinin para birimleri krizin başlamasıyla birlikte, Brezilya ve Meksika’da olduğu gibi bazı durumlarda yüzde 20-30’a varan oranlarda, önemli ölçüde değer kaybetti.

Çevre ekonomilerdeki merkez bankaları 1980’ler ve 1990’ların geçmiş finansal krizinde görüldüğü gibi bir hiper enflasyon ve ödeme krizleri sarmalını harekete geçirebilecek daha fazla devalüasyonu ve sermaye kaçışını telaş içinde durdurmaya çalışıyor. 1980’lerden bu yana iktisadi liberalizasyon ve sanayisizleşme bağlamında ithalat bağımlılığı hızlı bir şekilde arttığından, para birimlerinin ABD doları karşısında önemli derecede değer kaybetmesi yıkıcı olacaktır. Dahası yurt içi şirketler ve bankacılık sektörü faiz arbitrajının (örn dövizle borçlanıp, yurtiçi para birimi cinsinden borç vermek, faiz oranı farkından kazanç elde etmek) bir sonucu olarak büyük miktarlarda borç biriktirdi.

Başı [borçları] ile dertte olan çevre ülkeler, bir dizi önlem aldı. Geleneksel olanlar arasında IMF acil durum kredilerine ve kısa vadeli likidite hatlarına başvurmak var. Dahası, birçok çevre ülke merkez bankası, kendi para birimlerini desteklemek için Mart ve Nisan 2020’de büyük miktarda döviz rezervi sattı (bunu para birimlerini uluslararası forex piyasasında satın alarak yapıyorlardı). Bununla birlikte, bu daha “geleneksel” acil durum önlemlerine ek olarak, merkez bankalarının kendi para birimlerini savunmak için kullandığı geleneksel olmayan iki yaklaşım daha var.

Birincisi, büyük bankalara ve şirketlere likidite sağlamak için ABD doları elde etmek ve rezervleri kullanmaksızın döviz kurunu istikrarlandırmak amacıyla, Brezilya (BCB) ve Meksika (Banxico) gibi bazı bankalar Federal Reserve tarafından sunulan swap hatlarından yararlandı. Bu, onların kendi para birimlerini dolar karşısında sabit bir kurdan FED ile takas etmeleri  ve sonrasında bu dolarları teslim edilmeyen vadeli işlemler biçiminde yurtiçi özel sektöre açık arttırma ile verdikleri anlamına gelir. Ancak, bu enstrüman döviz kurunu rezervleri tüketmeden dengelemeye izin vermesi ile övülmesine rağmen, risksiz değildir. FED ile teminat süresi sona erdiğinde BCB ve Banxico, FED’e aynı miktarı dolar cinsinden iade etmek zorundadır. Eğer döviz kuru dolar karşısında değer kaybederse, merkez bankaları, vadeli işlemlerin yurt içindeki alıcılarına o günün döviz kuru ile teminatın kabul edildiği fiyat arasındaki farkı öder. Dolayısıyla, bu işlem, etkili bir şekilde, kendi ülkelerinde bulunan özel yatırımcılar için döviz kurunun sigortası olarak çalışmaktadır. Merkez bankası için maliyet, genellikle ABD devlet tahvilleri biçiminde tutulan döviz rezervlerinin artan değeri ile dengelenebilir, ancak bunlar aynı zamanda önemli bir maliyeti de içerir. Döviz kurunun Brezilya Reali ve Meksika Pezosu lehine değerlenmesi halinde hükümetler ya vadeli işlemleri satın alan şirket veya bankalara tahakkuk eden zararlara bağlı olarak finansal zararı kabul etmek ya da onları devretmek zorunda kalabilir. Nihayetinde işlemin maliyeti Brezilya ve Meksika devletlerinin sorumluluğundadır.

 

İkincisi, çok sayıda çevre ülke merkez bankası, örneğin Şili, Kolombiya, Endonezya, Meksika, Filipinler ve Türkiye merkez bankaları, yakın zamanda kamu ve/veya özel sektör tahvilleri alımı ve aynı zamanda zorunlu karşılıklarda (monetary regulation deposit) (yani bankaların merkez bankasında tutmak zorunda olduğu minimum rezervlerde) yasal kısıtlamalar aracılığıyla yurtiçi finansl sisteme likidite enjekte etmeye başladı. Bu, dünya ekonomisinin merkezinde bulunan ülke merkez bankalarının 2008 finansal krizinden beri uygulamaya başladıkları Miktarsal Kolaylaştırma (QE) önlemlerinin bir kopyası gibi görünüyor. Ancak, çevredeki hikaye farklıdır. FED ve AMB, finansal piyasalardan, kendi paraları değer kaybetmeksizin, büyük miktarlarda hazine ve şirket tahvilleri alımı yaparak “para basabiliyor”. Bu tür önlemler, aksine, para birimleri finansal piyasalarda bunlara yönelik sürekli bir talebe bağlı olan çevredeki finansal istikrar için önemli bir risk anlamına geliyor. Bu, yatırım bankaları ve finans medyasının bu hareketlerle ilgili tehdit edici yorumlarında yansıtılmaktadır, örneğin “Jüri hala dışarda” (“The jury is still out”),  “QE küreselleştikçe yükselen piyasa ülkeleri karar günüyle karşı karşıya kalacak” (“Emerging markets to face judgement day as QE goes global”), “QE, bunun olmayacağı anlamına gelmeyen bir FX tepkisi olmaksızın bir süre daha devam etmeli” (“Should QE go on for a period of time without an FX reaction, that does not mean there will not be one”) gibi. Bu nedenle, eğer parasal tabanlarını genişletmeyeceklerse, çevre ülkelerde böylesi likidite enjeksiyonları sterilize edilmelidir (yani, yeni borç tahvillerinin tedavüle sokulmasıyla dengelenmelidir). QE’yi yürürlüğe koyan bütün ülkelerin bunu böyle yapıp yapmadığı (Meksika ve diğer birçoğundaki durumun böyle olduğu görünüyor), veya bunun yerine (BIS tarafından talep edildiği gibi) programlarını uluslararası rezervlerini satarak finanse edip etmedikleri  belirsizdir. Sonuçta, çevre ülkeler, döviz kurunu “son mercii alıcısı gibi hareket ederek” (geçici olarak) istikrara kavuşturmak ve ters bir etki oluşturmamak amacıyla ya finansal piyasalarda yeniden borçlanmalı ya da uluslararası rezervlerinde azalmayı kabul etmelidir.

Şu an için bu önlemler, 83 milyar dolardan daha fazla sermaye arttırımı ile döviz kurlarını istikrara kavuşturmuş gibi görünüyor. Aslında, “Mart ayı satışı, küresel politika yapıcılarının radikal hareketleriyle birleştiğinde, YPE’lerin buna maruziyetini arttırmak için 30 yıllık deneyiminde gördüğü en iyi fırsatlardan birini […] yarattı” diyen bir yatırım bankacısının belirttiği gibi, FED ve AMB’den gelen taze ve bol para ile dolup taşan finans kapital, çevreye borç vererek daha fazla kar elde etme fırsatını memnuniyetle karşılıyor.

Ancak soru, finansal balonun ne kadar daha büyümeye devam edeceğidir. Ani sermaye kaçışları para biriminde yüksek aşınmalara neden olduğu zaman (ya da olursa), birçok ülkenin uluslararası rezervleri artan borç yığınlarını ödemek için yeterli olmayacak. Dolayısıyla, finansal krizlerin eninde sonunda gerçekleşmesi olasıdır. Finansal analistler 2021’de “Yükselen Piyasalar” için borç ödeyememe oranının %34 olacağı tahmininde bulunurken, yatırım bankası JP Morgan yine de, önümüzdeki 12 ay için “Yükselen Piyasalarda”  %11-12 oranında yatırım getirisi potansiyeli bekliyor. Günün sonunda, yatırım bankalarının faturasını ödeyecek olanlar küresel çevre ekonomilerinin emekçi sınıflarıdır.

Nadine Reis:  El Colegio de Mexico Demografik, Kent ve Çevre Çalışmaları Merkezi’nde (CEDUA) araştırmacıdır. Güncel araştırmaları Latin Amerika’da özellikle de Meksika’da finansallaşma ve kentleşme üzerine yoğunlaşmaktadır.

[developingeconomics.org’daki orijinalinden Ekin Değirmenci tarafından PolitikYol için çevrildi.]