Artan bir düzeyde ve her gün, panikle satın alma ve süpermarket raflarını boşaltma gibi korku verici sahnelere tanık oluyoruz. Avustralyalılar tuvalet kağıdı, makarna ve pirinç gibi temel malları büyük ölçekli bir Covid-19 salgınına hazırlık yapmak üzere istifliyorlar. Benzer bir davranış Birleşik Krallık gibi ülkelerde de görüldü. Birleşik Devletler’de insanların silah satın almak üzere sıraya girdiği bildiriliyor.

Bu eylemler görünürde irrasyoneller. Avustralya herkes için yeterince tuvalet kağıdı ve yiyecek üretiyor, dolayısıyla bunların tükenme riski yok. Aynı şey Birleşik Devletler için de geçerli. O zaman, ne oluyor?

Bazıları panikle satın almanın son derece belirsiz bir durumda kontrol sahibi olmaya dair psikolojik ihtiyacı yansıttığını ileri sürdüler. Doğru olması muhtemel, ancak bireylerin ruh haline odaklanmak, [ihtiyaç duyulan, ç.n.] açıklamanın sadece bir kısmını oluşturuyor.

Panikle satın alma ve istiflemenin arkasındaki gerçek hikaye devletin ciddi toplumsal sorunları ele alma kapasitesine duyulan güvenin ortadan kalkması. Çoğu insan artık piyasa ve barbarlık arasında bir alternatif göremiyorlar. Ya ailelerinin ihtiyaçlarına yanıt verecekler ya da kimse bu ihtiyaçları karşılamayacak. Bu bağlamda istifleme rasyonel hale geliyor.

Kederlenilen, kamuya duyulan güvenin ortadan kalkması durumu, sadece kendi başına ortaya çıkmadı. Hükûmet ve kamu kurumlarının rolüne dair ve insanları piyasada kendi başlarının çaresine bakmaya (Eski Maliyeci Joe Hockey’in deyimiyle “yaslananlar”dan değil “kaldıranlar”dan olmaya) sevk eden devamlı siyasal lider mesajlarının eşlik ettiği ve on yıllarca süren kısmi değişimlerin bir sonucu.

Büyük Buhran ve Dünya savaşlarının yarattığı çalkantılar sonrasında Avustralya ve diğer Batı devletleri kapitalist kalkınmaya doğal olarak eşlik eden olumsuzlukları hafifletmek üzere topluma müdahale edecek yaygın olanaklar geliştirdiler. Yüksek ve artan oranlı vergilendirme gelir ve servet eşitsizliklerini hafifletti. Devletler hastaneler, okullar, üniversiteler inşa ettiler, hatta büyük ölçekli konut yapımına giriştiler. Eğitim, işsizlik ödemeleri ve sağlık bakımı temin ettiler. Önemli olan hususlardan birisi, devletlerin aynı zamanda finansal maceracılığı sınırlandırarak ve tercih edilen sektörleri teşvik edecek ulusal sanayi politikaları geliştirerek sermaye üzerinde de tahakküm kurmalarıydı.

Savaş sonrası refah devletlerini romantikleştirmek istemiyorum. Bu devletlerin bürokrasisi oldukça boğucuydu ve her şeye karışıyordu. Sanayi politikası sıklıkla, kayırılan ancak verimli olmayan sektörleri destekledi. Ancak bu devletler çok daha yüksek toplumsal güven düzeylerinden faydalandılar ve ortak bir siyasal hedef doğrultusunda çok çeşitli kurumları harekete geçirecek bir kapasiteye sahiplerdi. Bugün her iki özelliğe de yoğun ihtiyaç duyuluyor, ancak erişilemiyor.

1970’lerin sonlarından bu yana Avustralya ve diğer Batı devletlerinde birbiri ardı sıra gelen hükûmetler sermayenin karlılığını yeniden tesis etmek için refah devletini ortadan kaldırdılar. Barınma gibi çoğu kamusal görev neredeyse bütünüyle ortadan kaldırıldı. Eğitim, sağlık ve işsizlik ödenekleri varlığını sürdürdü, ancak toplumun bunlara daha az bel bağlamasına yol açacak güçlü ideolojik saldırılara ve kurumsal çekiştirmelere maruz bırakıldılar. Sanayi politikası neredeyse ortadan kaldırıldı ve finansal sermayenin küreyi serbestçe dolaşmasını sağlayacak düzenlemeler yapıldı. Varlıklara ve finansa eşit olmayan erişim eşitsizliğin fırlaması anlamına geldi.

Bu sırada devlet düzenleyici bir role çekildi. Parçalandı ve ademimerkezileştirildi. Hükûmetin amaç güden müdahaleler gerçekleştirme anlamında kapasitesi sert bir şekilde azaldı. Bunun yerine hükûmet esasen yarı bağımsız kurumların ve düzenleyicilerin eylemlerini koordine etmeye çalışıyor. Yurt içinde gerçekleşen, yangın gibi olayları yönetmede, devletin yönettiği ve denetlediği az sayıdaki kurumdan birisi olan orduyu kullanmanın giderek çekici gelmesine şaşırmamak gerek.

Süpermarketlerdeki arz sorunlarına yanıt olarak örneğin Avustralya hükûmeti büyük oranda özel şirketleri ve bireyleri ikna etme yolunu tercih etti. Ancak bireyler istiflemeyi neden bıraksınlar? On yıllar boyunca devletten yardım beklememeleri söylendi. İstihdam piyasasında rekabetçi olmak için çalışırken yeni nitelikler kazanmak, yaşamak için bir yer bulmak, emekliliklerini düşünmek vb. konusunda kendi başlarınalardı. Devletin gücü konusundaki, kayıtsızlıkları değilse dahi, şüpheleri temelsiz değil. Bu şüphe tasarlanarak yaratıldı.

Neyin mümkün olduğunu anlamak için iki karşılaştırma yerinde olacaktır. İlki devletin [bu doğrultuda, ç.n.] dönüşümünün en derinden gerçekleştiği Avustralya, ABD, Birleşik Krallık ve birçok AB üyesi ülke ile Singapur, İsrail ve Kore gibi ülkeler arasında bir karşılaştırma. Bu ikinci gruptaki birbirinden farklı devletler Covid-19 karşısında büyük oranda başarılı bir yanıt geliştirdiler, panik içinde alışveriş sahneleri de nadiren görüldü.

Singapur örneğin, ilk teyit edilmiş vakasını İtalya’dan sekiz gün önce kaydetti. [19 Mart itibarıyla] İtalya’da teyit edilmiş vaka sayısı 35 bin civarında ve 3 bin kadar kayıp varken Singapur’da koronavirüs kaynaklı bir ölüm gerçekleşmedi ve teyit edilmiş vaka sayısı 300 civarında. İsrail ilk Covid-19 vakasını Şubat ayının ortasında kaydetti, ancak şimdiye kadar katlanarak artış gerçekleşmesini engelledi ve sadece 430 civarında doğrulanmış vaka görüldü, ölüm kaydedilmedi. Kore ilk başta en kötü şekilde etkilenen ülkeler arasındaydı, ancak enfeksiyonun artış eğrisini şimdilik başarılı bir şekilde ve Çin’deki gibi sert tedbirler uygulamadan düzleştirmeyi becerdiler.

Singapur, İsrail ve Kore’nin Covid-19’a yanıt geliştirme kapasiteleri kısmen bu devletlerin halklarını ve kurumlarını savaş için harekete geçirebilme kapasitelerinden kaynaklanıyor olabilir. Ancak devletin kamu sağlık krizini ele alma kapasitesini geliştirmek için aynı yolu izlemek şart değil.

Bu nokta beni ABD’nin Covid-19 karşısındaki kamu sağlığı bakımından zayıf yanıtı ile Merkez Bankası Fed’in finansal piyasaları istikrara kavuşturmak için güçlü eylemleri arasındaki ikinci karşılaştırmama getiriyor. ABD tahvilleri piyasası gibi önemli piyasalarda alım satım geçtiğimiz hafta azalırken, Fed bankalara likidite temin etmek üzere 1,5 trilyon dolar ucuz kredi imkanı sundu. Koronavirüs pandemisi ile mücadele için benzer bir paranın enjeksiyonu kayda değer sonuçlar ortaya koyabilirdi.

Bu örnek devletin kapasitesinin mutlak olarak azalmasındansa, devletin sermayeyi kendisini yok etmekten alıkoymak üzere yeniden kullanıldığını gösteriyor: Bu siyasal ve ideolojik bir tercih. Güveni yeniden temin etmek ve toplumun barbarlığa yuvarlanmasını engellemek için farklı bir tercihte bulunmanın zamanı.

Shahar Hameiri Queensland Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası Çalışmalar Okulunda Uluslararası Siyaset Doçentidir. International Intervention and Local Politics (Cambridge University Press, 2017) ve Governing Borderless Threats (Cambridge University Press, 2015) kitaplarının ortak yazarlarındandır. The Political Economy of Southeast Asia: Politics and Uneven Development under Hyperglobalisation (Palgrave Macmillan, 2020) kitabının editörlerindendir.

[Progress in Political Economy sitesinden alınarak PolitikYol için Ali Rıza Güngen tarafından çevrilmiştir.]