Başkan Macron akaryakıt üzerindeki vergileri artırdığında, çok az kişi bu uygulamanın öncelikle çevreye dair olduğu bahanesine kanmıştı. Çok açık bir şekilde, bu önlem, hâlihazırda çift haneli işsizlikten mustarip ülkede açığı kapatmanın regresif bir yoluydu. Ancak politikanın aynı zamanda özel bir mekânsal önemi de vardı.

Çoğu Fransız protestocunun ileri süreceği üzere Fransa taşrasında Paris Metrosunu kullanamazsınız. Akaryakıt vergisinin artırılması düşük gelirlilerin tamamını vurdu. Ancak bilhassa köyler ve küçük kasabalarda hayatta kalmaya çalışan sakinlere sert bir darbe indirdi. Sarı Yelek dalgası gerçekte burada başladı. Fransa’da mekânsal eşitsizlik, daha genel olarak AB’de merkezin çevre karşısındaki siyasetini yansıtıyor. Sosyalistler Avrupa’nın liberal düzenine karşı gelirken bu olguyu dikkate almalılar.

Eski düzen ayakta

Alexis Tsipras 2015’te Yunanistan başbakanı seçildiğinde kıtadaki solcular kendi merkez çevre kuramlarının üzerindeki tozu almaya ve yakın zamanlarda genellikle küresel Kuzey-Güney ilişkilerine uygulanan tarzda bir retoriği kullanmaya kalktılar. Çoğu radikal sosyal demokrat, Alman ihracatı ve Güney Avrupa borcu üzerine inşa edilmiş Avrupa ekonomik düzenine karşı Tsipras’ın bir isyana öncülük edeceğini umdu.

Ortaya çıktığı üzere coğrafi sınırları aşan devlet iktidarı dayanışması Avrupa düzenini, onu dağıtacak farklı ulusal çıkarlardan daha güçlü bir şekilde bir arada tuttu. Tsipras Avrupa ekonomik sisteminin inançlı ve itaatkâr bir hizmetkârına dönüştü, borcu geri ödemeye, emeklileri açlığa mahkûm etmeye ve kamu tesislerini Alman bankalarına satmaya koyuldu.

Adriyatik’in karşısında İtalya’nın görünürde sosyal demokrat olan hükûmeti boyun eğer ve rekabetçiliği onarmak adına boş bir uğraşla sosyal ödemeleri ve ücretleri kısmaya devem ederken, ülkenin sınai kapasitesinin Pirenelerin ötesine taşınması devam etti. Roma’da bugün iktidarda olan aşırı sağ gösterişçiler dahi mesele Brüksel’e karşı koymaya geldiğinde ısırmaktan çok havlamayı tercih ettiklerini gösterdiler.

Bu durumda Avrupa düzeni ulusal çıkar olarak gördükleri adına hareket eden siyasetçiler karşısında bir ölçüde dayanıklılık gösterdi. Ancak Fransa’da ve başka yerlerde sistemin içinde yeni bir çatlak oluştuğunu görüyoruz: Avrupa nüfusunun küçük bir bölümünün yaşadığı dev bölge kentler ile diğer yerlerdeki daha küçük yerleşimler arasında bir farklılaşma.

Ekonomik farklılaşma

Öncelikle açık olalım: Emmanuel Macron’un kendine has itici karakterine karşın Fransa’da patlayan gerilimler köken itibarıyla belirgin biçimde Avrupa’ya ait. Macron’un hükûmeti endüstriyel örgütlenmeyi [sendikaları, ç.n.], parçalamayı, düzenlemeleri azaltmayı ve emek maliyetini düşürmeyi hedefleyen kapsamlı bir programı uygulamaya kalkmış olan, her biri ayrı renkler kuşanmış ve birbiri ardına gelen üçüncü hükûmet. Bunların politikaları Avro Bölgesi boyunca muhafazakâr ve sosyal demokrat olarak adlandırılan hükûmetlerin uyguladığı programlarla tutarlı.

Bu bir tesadüf değil. Mesele Avro Bölgesinin politik ekonomisi olunca hem muhafazakâr hem de sosyal demokrat hükûmetleri uluslararası rekabet tanrısı önünde istihdam ve hayat standartlarında kötüleşme pahasına boyun eğmeye zorlayan üç temel parametre bulunuyor: Birincisi, Avrupa ekonomisi üzerindeki etkisi yirmi yıllık ücret kısıtlaması, (2007’ye kadar) artan üretkenlik ve bu sayede düşen emek maliyetleri ile biçimlenmiş olan ve bütün Avro Bölgesinin üretiminin neredeyse üçte birini gerçekleştiren Avrupa’nın hegemonu Almanya. Serbest ticaret bölgesi olma bağlamında bu durum komşuların, genellikle içeride işçi sınıfının çıkarları pahasına rekabet etmek zorunda olduğu bir standart oluşturuyor.

Rekabetçilik putu

İkincisi ortak para birimi. Hükûmetler, kendi para birimleri olmadığı için, ülkedeki ürünleri para birimlerinin değerini düşürerek (yani uluslararası pazarlarda daha ucuz kılarak) rekabetçi hale getiremiyorlar. Daha ziyade rekabetçilik, çalışan halkın çıkarları pahasına sağlanmaya çalışılmak zorunda.

Son olarak, İstikrar ve Büyüme Paktı sayesinde kıta boyunca yaygınlaştırılmış ve yerleştirilmiş eş zamanlı, Avrupa ölçeğinde işleyen kemer sıkma mevcut. Bu Pakt tüm kıtada hükûmetleri daraltıcı politikalar uygulamaya zorluyor. Kıta boyunca talebin ortadan kalkması kaçınılmaz olarak Avro Bölgesi’nde boylu boyunca uzun vadeli kitlesel işsizliğe yol açtı. Aynı şekilde bunun anlamı, ülkelerin işsizliği iç talebi artırmaktansa daralan Avrupa pazarında sadece diğerlerini alt ederek denetim altına almayı umduklarıdır.

Mekânsal eşitsizlik

Bütün bunların etkisi mekânsal olarak farklı gerçekleşiyor. Son yirmi yılda Kuzey yarımkürede istihdam ve sermaye ana kent merkezlerine doğru çekildi. Bu, kısmen giderek serbestleşen ticaret ve bu nedenle gerçekleşen aşırı uzmanlaşmanın sonucu. Olgunlaşmış kapitalist demokrasilerde rekabetçi kalabilen teknoloji ve finans gibi sektörler büyük oranda en büyük şehirlerde yer alıyorlar. Bu sırada uluslararası düzeyde rekabetçi sektörlerin yaygınlaşma girişimleri ticaret politikasının popüler siyaset düzleminden yalıtılmış olması nedeniyle engelleniyor. Seçilmemiş Avrupa Ticaret Komisyonu üyesi Cecilia Malmstrom giderek serbestleşen bir ticaret politikası izlemek konusunda rahat. Bu sırada devlet yardımları konusundaki engellemeler, dikkate değer bir bölgesel yeniden dengelenme sağlamak için gereken türde kapsamlı bir sanayi stratejisini imkânsız kılıyor.

Siyasal etkileri

Mekânsal eşitsizlik aynı zamanda siyasal düzeyde de görünür. Macron başkanlık seçiminin ilk turunda Paris oylarının yüzde 29’unu aldı. Ulusal ölçekte ise yüzde 24’ünü. Müesses nizamın üç adayı (Macron yanı sıra ana akım muhafazakâr ve sosyal demokrat partilerin adayları) Paris’te oyların yüzde 60’ını aldılar. Ancak 100 binden daha az kişinin yaşadığı yerlerde sadece oyların yüzde 45’ini toplayabildiler. Seçimlere bakılırsa, yerleşik partilerin iktidara tutunma yeteneği, kent merkezlerindekilerin art alanlarını yönettiği, ancak buradaki nüfusun kendilerini yönetenlere oy verme eğilimi göstermediği, 17. yüzyıl Avrupa’sındakine benzer bir durum yarattı.

Ancak ayrıca Fransa’nın alışılmışın dışında olduğu bir durum söz konusu. Kuzey yarımküre boyunca – Michigan’dan Dresden’e – radikal sağ kent ve kasaba arasındaki gerilimleri kullanmada genellikle solu geride bırakmayı ve çağdaş kapitalist eşitsizliğin mekânsal biçimlerinden faydalanmayı becerdi. Fransa’da bir ölçüde farklı bir durum görüyoruz. Marine Le Pen’in pas kuşağında ve Fransa’nın kırsal kesiminde oyları silip süpürdüğüne şüphe yok. Ancak Mélenchon da taşrada ve küçük kasabalarda oyların yüzde 20 kadarını aldı.

Sarı yelekliler hareketi başladığında çeşitli sosyalistler tedbirli yaklaştılar, sonuçta çok sayıda barikatta aşırı sağın varlığı söz konusuydu. Sol buna dayanarak hareket etrafında bir cordon sanitaire [güvenlik bariyeri, ç.n.] çizmeye kalksaydı sonuç felaket olurdu. Bunun yerine devam ettiler ve haftalar içinde radikal eşitlikçi talepler mutlak biçimde hegemonik olmasa da baskın hale geldi ve Sarı Yelekliler CGT’nin kızıl yeleklileriyle kol kola yürüdüler.

Dersler

Bütün bunların sosyalistler için anlamı nedir? Üstlenilmesi gereken önemli bir dengeleme işinin olduğunu sanıyorum. “Unutulmuş topluluklar”a genellikle sanki ortak bir refah havuzundan faydalanıyormuş gibi davranan ve en kötü haliyle yerliciliğe (nativism) varan romantik seslenişlerden vazgeçmeliyiz.

Bununlar birlikte “sınıfın önceliği”ne odaklanmak çağdaş kapitalist eşitsizliklerin tikel karakterini görmezden gelmek anlamına gelmemeli. Doğal bir dayanışma birimi olarak değilse de mekansal dağılımı birisinin mevcut ekonomik düzende tabi konumuyla ilişkili olarak önemli bir belirleyici olarak görüp dikkate almalıyız. Piyasanın en kötü haliyle işlemesine olanak verecek muhafazakâr kararlılığa da, “geride kalmış”lar hakkında patronize edici liberal şakımalara da karşı gelmeliyiz.

Bunun yerine Avrupa’nın liberal ekonomik düzeninin, yaldızlı mekânsal ve sektörel kaleler dışında kalmış çok sayıda insanı yarı yolda bırakacak şekilde düzenlendiğini ortaya koyalım. Serbest ticaret, ortak para birimi ve devlet yardımlarının engellenmesi üzerine inşa olmuş bir sistemi ortadan kaldırmak, her yerde halk için daha iyi bir şey yaratma mücadelesi verebileceğimiz tek zemini oluşturuyor.

[Rosa Luxemburg Vakfı’nın Brexit, Avrupa ve Sol Blogundan alınarak PolitikYol için Ali Rıza Güngen tarafından çevrilmiştir.]