May hayatta kaldı, şimdilik. Ancak parlamento referandumlar ve temsili demokrasi arasında pat durumunda

Salı akşamı, Avam Kamarası sonbaharda devam edeceğini hepimizin bildiği, izlenme rekorları kıran bir televizyon dizisinin heyecan dolu finaline bedel bir sahneye tanık oldu. Saat 7’den kısa süre önce uzun ve düşündürücü bir yığılma sonrasında Theresa May’in bütün düşmanlarının son darbe için kuşatması karşısında Tory vekiller hikayede bir dönüm noktası yarattılar. Birleşik Krallık’ı, Brexit sonrasında gümrük birliğinde tutmama doğrultusunda oy vererek son dakikada başbakanın hayatını kurtardılar. Avam Kamarası odası boşalır ve metaforik olarak katkıda bulunanların ismi jenerikte akarken, muhafazakar bir grup başkanvekili ortaya çıktı ve nihayatinde yaz molasının artık erkene alınmayacağını duyurdu.

May, güçlü bir sıçramayla özgürmüş gibi göründü. Başka bir dizide başrol olmak üzere yoluna devam ediyor. Ancak ne kadarlığına? Çarşamba günü sonu ileri tarihe ertelenmiş başbakan, soru saatinde en iyi oturumlarından birisiyle kutlama yaptı. Ancak Brexit fay hattı Tory partisinin içinde açıkça görülüyordu. Ayrılma takıntılısı Andrea Jenkyns alaycı biçimde ne zaman Brexit’in kalma anlamına gelmeye başladığını sorduğu için başbakanınkine benzer bir şekilde öfke oklarının odağına konarken, kısa süre önce istifa eden bakanlar David Davis ve Steve Baker, Eylül ayında yeni hikaye dizeleri hazırlayacak hedef gözeten sorular yönelttiler.

İki saat sonra Boris Johnson vekillere sonbaharın nasıl evrilebileceğine dair ipuçları içeren kişisel bir beyanda bulundu. Onun standartlarına göre dikkatli yazılmış hatta ketum bir beyandı ve May, bu açıklama Brexit’e genel yaklaşımı ve kendi liderliğine – bir tür – destek ifade ettiği için kesinlikle rahatlayacaktır. Ancak Johnson’ın (“Brexit’i kurtarmak için çok geç değil” görüşünde özetlenen) ana mesajı aslında, ayrılma yanlılarına yönelik, parlamento toplandığında hayatı May için cehenneme çevirmeleri doğrultusunda ihanet zehiri imasıyla süslenmiş bir silah başına çağrısıydı. Johnson, parti liderliği için meydan okumada bulunmamış olsa da, beyanı hazır olduğunun ifadesiydi. Johnson size sadakatini önerdiğinde arkanızı kollamanız gerekiyor.

Hayatta çok az şey emsalsizdir. Avrupa konusunda kendi içindeki bölünmeler karşısında ayakta kalmaya çalışan muhafazakar bir hükümet de emsalsiz değil. Çarşamba günü Ian Blackford May’i görevde olmak ama muktedir olmamakla suçladığında, İskoçya Ulusal Partisi vekili, çeyrek yüzyıl önce John Major’ın Maliye Bakanı’yken kovulan Norman Lamont’ın sözlerini tekrarlıyordu. Lamont o zamanlar, “görevde olduğumuz ama muktedir olmadığımız izlenimi veriyoruz” demiş, garip bir şekilde bugün tekrar dikkate değer görünen kelimelerle konuşmasını bitirmişti: “bu yaklaşım değişmediği müddetçe, hükümet yoluna devam edemez ve devam etmeyi hak etmeyecektir.”

Major hükümeti bir şekilde dört yıl daha yoluna devam etti. Ancak Çarşamba günü sabah baskılarında May’i parmaklıklar arkasında gösteren gazeteler yanılmıyorlardı. May, Avam Kamarası’na hükmedemez ve Brexit koşulları açısından AB ile çelişir bir vaziyette, kendi partisinin bölünmelerinin tutsağı konumunda. Ticaret yasası konusunda AB yanlısı isyankarlar karşısında Salı günü May çok önemli bir oylama kazandı. Ancak Pazartesi günü, partisindeki halihazırda kötü havayı daha da bozacak şekilde gümrük yasasında partisinin sağ kanatına kayda değer tavizler verdi. Kalma yanlısı muhafazakar Anna Soubry uzlaşma yanlısı bir ruh halinde olmadığını açıkladı: “Sorun, artık yetkili olduğunu düşünmüyorum [ki]” dedi Soubry, Radio 4’ün Today programında. “Jacob Rees-Mogg’un ülkeyi yönettiğinden şüphe duymuyorum.”

Bu da geçmiş bir Tory başarısızlığını yankılıyor. Edward Heath’in muhafazakar hükümetinin madenciler grevinin ortasında “Kim Yönetiyor?” sloganıyla (Heath bu sloganı kullanmasa da) seçimlere girdiği Şubat 1974 genel seçimini hatırlamak için 60’larınızda olmalısınız. Oylar sayıldığında halkın yanıtı Heath’in yönetmediğiydi. Yeni bir görev süresi için olan talebi onun çöküşünü simgeledi. May, 2017’de benzer bir hata yaptı ancak yoluna devam edebildi. Yine de May hükümetinin, arka sıralardaki parlamento üyelerinin kimin yetkili olduğunu sorduğu bir konuma kendisini sokmuş olması iyi bir görüntü vermiyor.

Geçen hafta bir Tory parlamenter “Roma’nın son günleri hissi ortada dolaşıyor” dedi. Bu İngiltere’de özel okula giden bir kendini beğenmişin abartısına benziyor. Britanya dahil çoğu Avrupa ülkesi onyıllar boyunca zayıf hükümetler tarafından oldukça iyi yönetildi ve halen yönetiliyor. Öyle olsa dahi, May’in Brexit konusunda parlamentodaki gücü açık biçimde karar anları yaklaştıkça zayıflıyor. Chequers [Buckinghamshire’daki Başbakanlık konutu, ç.n.] anlaşması ve ardından gelen rapor, muhafazakar vekilleri hepsinin arzu etmediği ve AB’nin muhtemelen katılmayacağı bir uzlaşma etrafında birleştirme girişimiydi. Britanya’nın Brexit sonrasında AB ile ilişkisinin tek taraflılık fantazilerine nazaran öncelik arz ettiğinin itirafına dayalı bir uzlaşma. Muhafazakarların Rees-Mogg gibi vekilleri bunu kabul etmiyor.

Tipik biçimde daha öngörülü bir bakış, “parlamento pat durumunda” diyen eski Eğitim Bakanı Justine Greening’den geldi. Birbirine geçen çok sayıda nedenden dolayı parlamento bu durumda: kısmen Brexit’in karmaşık bir süreç olmasından, kısmen Tory’lerin bölünmüş olmasından ve kısmen hiçbir partinin tek başına çoğunluğa sahip olmadığı bir parlamentoya sahip olmamızdan (hung parliament). Yine de temelde Britanya demokrasisi referandumların plebisiter buyruğunu siyasal partilerin hakimiyetindeki temsili parlamenter sistemle nasıl uzlaştıracağını ortaya koyamadığı için parlamento bu durumda. Greening’in kendisinin gözlemlediği üzere parlamento, referandum aracılığıyla demokrasiyle baş etmek üzere oluşturulmadı. Son iki yılın olayları – ve bilhassa son iki haftanınkiler – bu gerçeğin altını çizdiler.

Heath “Kim Yönetiyor?” sorusunu sorduğunda sorunun temeli sınıf siyasetinde yatıyordu: seçilmiş hükümet ve Westminster’daki parlamento mu, yoksa madenciler sendikasının parlamento dışı gücü mü? Yanıt madencilerle uzlaşacak ve İşçi Partisi’nden Harold Wilson’ın kurduğu seçilmiş hükümet oldu. Bugün aynı soru sorulduğunda seçenekler farklı. Ülkeyi yöneten, seçilmiş hükümet ve Westminster’daki parlamento mu, yoksa referandum sonucu mu? Bu soruyu yanıtlamak, Heath’in sorusunu yanıtlamaktan daha zor.

Geçen hafta Brexit konusunda Chequers görüşmelerinin uzantılarının yarattığı kargaşa, Trump ziyareti ve Dünya Kupası’nın son günlerinin atmosferinde University College London’daki Anayasa Birimi’nin Referandumlar Hakkında Bağımsız Komisyon Raporunun yayımlanmasını çok az kişi fark etmiş olacak. Bu kadar kötü zamanlamaya pek rastlanmıyor. Ancak komisyon mensuplarının 224 sayfalık çalışması, mevcut siyasal huzursuzluklarımızın kökeninde yatan soru ile yüzleşmek üzere sarf edilen oldukça az sayıdaki ciddi çabadan biri. Soru şu: referandumlar temsili demokrasiyle bir arada var olabilir mi?

Britanya cevabı bulana kadar pat durumu devam edecek gibi duruyor. Britanya politikacılarının uzun süredir kaçındıkları yanıtı bulup bulamayacaklarını görmek üzere Eylül ayında bizi izlemeye devam edin.

Martin Kettle, The Guardian yazarıdır.

 

[Bu makale The Guardian’daki orijinalinden Ali Rıza Güngen tarafından PolitikYol için çevrilmiştir.]