Kaynakları betona gömerek büyüme modeli ne kadar sürdürülebilir? Bizler uzunca süredir böylesi bir modelin sürdürülemez olduğunu söylüyoruz. Ancak öyle ya da böyle bu model bugüne kadar ayakta kalmayı başardı. Başardı ama her gün bir başka gösterge işlerin içinden çıkılmaz hale geldiğini gösteriyor ve galiba yolun sonuna geliyoruz!

Bir ayağı çukurdaki bu büyüme modelinin kentsel ayağı üzerine yoğunlaşmadan söz konusu modelin daha genel bir özelliği üzerinde durmakta yarar var. Korkut Boratav, Erinç Yeldan gibi siyasal iktisadın önemli isimleri, dış ve iç borçlanmaya dayanarak, tüketim pompalayan bu sistemin birçok açıdan sürdürülmez olduğunu vurguluyorlar. Son dönemde CHP’nin ekonomi alanında politikalarını tanımlayan ekipte öne çıkan Selin Sayek Böke de böylesi bir ekonominin sürdürülebilir olmadığını vurgulayıp, katma değeri yüksek sektörleri öne çıkaran ve üretimi önceleyen yeni bir birikim ve büyüme stratejisine ihtiyaç olduğunu söylüyor. 

Var olan birikim stratejisine dönersek; kentler, inşaat sektörü, altyapı yatırımları, büyük projeleri, alışveriş merkezleri, gökdelenleri ve büyük ölçekli konut projeleriyle bu birikim stratejisinin de, yaşadığı tıkanmanın da merkezindeler. Kuşkusuz kentler derken, başta İstanbul olmak üzere büyük metropolleri kast ediyoruz. 

Uzunca bir süredir, büyük kentlerin dikkate değer bir bölümünde var olan hanelerin çok üzerinde konut biriminin bulunduğunu biliyoruz. Kuşkusuz bu tespit talep açısından önemli. Lakin aynı derecede önemli bir başka veri varlıklı kesimlerin hisse senedi muamelesi yaparak, bir yerde yatırım olarak dursun mantığıyla konut edinmesi. O nedenle var olan talebi bir noktaya kadar ihtiyaç belirlemiyor. Ancak kentlerde üretilen konut dışı taşınmazlarda da fazlalıklar oluşmuş durumda. Örneğin bir çok yerde açılan alışveriş merkezleri kiracı bulmakta zorlanıyor; bulunanların bir kısmı da bir süre sonra kepenklerini kapatmak zorunda kalıyor; çünkü alış veriş merkezlerinin mantar gibi bittiği bir ortamda, onları ayakta tutacak tüketiciyi yaratabilmek mümkün değil. Son aylarda yayınlanan tüketici ve kredi kartı borçları da, bu borçları ödeyemeyenlerin sayısı da tavan yapmış bulunuyor. 

Tüketicilerin alım ve ödeme gücündeki bu gerilemenin konut sektörüne yansımaması mümkün değil. Ancak buradaki asıl büyük sorun konut kredilerinden kaynaklanmıyor. Çünkü geçtiğimiz dönemde konut kredisi nedeniyle büyük krizler yaşayan gelişmiş ülkelerle karşılaştırıldığında Türkiye’de konut kredilerinin büyüklüğü hala ekonomi batıracak düzeyde değil; bu konuda yaşanacak ödeme krizleri olsa olsa orta sınıf bazı hanelerin geleceğini karartacaktır. 

Bu sektörde asıl sıkıntıyı konut üreticisi şirketlerin yaşadıklarını görüyoruz. Yakın dönemde azımsanmayacak sayıda konut üreticisi büyük firma piyasa dışına itildiler. Diğer büyükler ise tüketimi ayakta tutma kaygısıyla tüketicilere piyasa koşullarının altında faizlerle finansman sağlama yoluna gitme gibi riskli bir yola girmiş durumdalar. Bu tür büyük şirketlerin bu desteği sağlayacağız derken bankalar karşısında borçlu duruma düşmeye başladıklarına işaret ediliyor. Merkez Bankası verilerine dayanarak, Isobel Finkel ve Ercan Ersoy şirket borçları içinde konut sektöründeki firmalarının payının % 20 düzeyine ulaştığını söyleyerek, bu şirketlerin karşı karşıya olduğu riske dikkat çekiyorlar (http://www.bloomberg.com/news/articles/2016-04-25/danger-signs-in-world-s-top-housing-market-as-developers-falter). 

Kısaca, herkesin borçlu hale geldiği bir durumla karşı karşıyayız. Buradan nasıl çıkılacak? Hiç kolay değil; çünkü büyümenin ancak borçlanarak sağlandığı bir durumla karşı karşıyayız. Bu tüketici açısından olduğu kadar üretici firmalar için de geçerli bir durum. O yüzden önümüzdeki günlerde ilgili tarafların devleti göreve çağırması şaşırtıcı olmayacaktır. Ne var ki sorunu çözmesi beklenen devlet bu delik deşik sisteme sıcak para pompalayacağım derken herkesten daha fazla borçlanmış durumda. Dolayısıyla, birikim stratejisini değiştirmeden devletin atacağı her adım, sorunu çözmek yerine daha da derinleştirecektir. Geleceği betona gömenlerin çare üretemediği bir döneme giriyoruz. Üzerinde düşünmeye devam edeceğiz.