Pazar, Haziran 26, 2022

Garo Paylan’ın Türk milliyetçiliğiyle imtihanı

L. Deniz Ertuğ
Deniz Ertuğ, İstanbul’da doğdu. İstanbul Teknik Üniversitesi Deniz Teknolojisi Mühendisliği Bölümü mezunudur. Mühendislik eğitiminin ardından Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yüksek lisans yaptı. Daha sonra Atina Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde doktorasını tamamladı. Doktora sırasında Paris’te araştırmalarda bulundu. İsrail, Ortadoğu tarihi ve antisemitizmle ilgili olarak Tel Aviv Üniversitesi ve Kudüs İbrani Üniversitesi’nden dersler aldı. Yahudilik ve Hristiyanlık Tarihi üzerine İsrail ve ABD’deki çeşitli kuruluşlardan eğitim aldı. Yahudi mistisizmi ve Ortaçağ metafizik düşüncesi üzerine Barcelona Üniversitesi’nde öğrenim gördü. Halen Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Kültürü ve Edebiyatı yüksek lisans öğrencisidir. Şalom, Agos, Birikim gibi gazete ve dergilerde yazıları yayınlandı. Ayrıca Times of Israel’de blog yazıları yazmaktadır. Mutluluk felsefesiyle ilgili “Mutluluk İşi” isimli bir kitabı bulunmaktadır. Yoga yapmayı, resim çizmeyi, kedilerini, lego biriktirmeyi ve seyahat etmeyi seviyor.

Belki bu iş HDP’nin kapatılması için kullanılan bir başka gerekçe olacak, belki Paylan halkın bir kesiminin nezdinde “hain”, “Ermeni ajanı” gibi sayısız etiketle yaftalanacak ama susmak mümkün mü?

Bu hafta aslında başka bir konuda yazacaktım ama 24 Nisan’a denk gelince ve HDP Milletvekili Garo Paylan’ın Ermeni soykırımının tanınmasına yönelik teklifi büyük bir hezeyan yaratınca bu konunun daha önemli olduğunu düşündüm. Türk milliyetçileri çok kızdılar ama adamcağız bu teklifi yedi senedir tekrarlıyormuş zaten. Bu sene niye bu kadar öfkelendiler anlamadım. Açıkçası bu kopan kızılca kıyametin HDP’nin kapatılmasına dair bir ön hazırlık olduğunu düşünüyorum.

DON KİŞOTLUĞUN ALEMİ VAR MI?

Garo Paylan özellikle Hrant Dink’in öldürülmesinin ardından Ermeni cemaatinin görünür yüzlerinden birisi haline geldi. Meclisteki tartışmalarda daha önce bir kere linç etmeye kalkmışlardı, şimdi de benzerini yaşıyor. İnsanları oturduğu yerden yargılamaktan kaçınmaya çalışan birisiyim ama tam da bu esnada böyle bir teklifi yeniden sunmanın bir faydası var mıydı?

Bu soruyu soruyorum ama bir yandan da Paylan’ı anlıyorum. İdealist insanlar biraz farklı oluyorlar. Evet, belki biraz Don Kişotça ama “şimdi sırası mı canım?” demek belki benim gibi bir Türk için mümkün ama bir Ermeni için öyle mi?  Kaybettikleri insanların acısı kuşaklar boyu taşınıyor ve hayatlarının bir parçası haline gelmiş durumda; bir türlü bırakıp yeniden yaşama başlayamıyorlar. O yüzden evet, belki bu iş HDP’nin kapatılması için kullanılan bir başka gerekçe olacak, belki Paylan halkın bir kesiminin nezdinde “hain”, “Ermeni ajanı” gibi sayısız etiketle yaftalanacak ama susmak mümkün mü? Acının bir müddeti var mı? “Tamam bundan sonra artık hiç üzülmüyoruz” demenin bir yolu var mı? Bu yüzden Paylan’ın bu kadar üzerine gidilmemesi gerektiğini düşünüyorum. İnsanların çektikleri acıları anlamaya çalışmak lazım, bir türlü tutamadıkları yasın geleceklerine düşen gölgesini görmek lazım. Suçlanma korkusu bizi körleştirmemeli.

PEKİ YA ÖLDÜRÜLEN MÜSLÜMANLAR?

1915 tehcir kararı sonrası Ermenilerin çok sayıda kişiyi kaybettiklerinden, yerlerinden yurtlarından edildiklerinden bahsettiğimde, bu konuda keskin düşünceleri olan insanlardan hep benzer cümleler duyuyorum: “Onlar da Müslümanları kestiler”, “Anneannem demişti ki…”, biraz daha tarih bilgisi olduğunu göstermeye çalışanlar da topu paşaların anılarına atıyor: “Kazım Karabekir demiş ki..”

Büyükbabam Doğu cephesinde savaşmış bir subaydı. Onun Ermenilerin yaptığı katliamlarla ilgili anlattığı anıları aile içinde herkes bilir. Ayrıca babaannem Vanlı ve Van’da Ermenilerle yapılan savaşta ne kadar çok kişinin öldüğünü çok iyi biliyorum. Sırf bu yüzden babaannem Halep’te doğmuş. Bütün bunlara rağmen Ermenilerin kayıplarından duyduğu acıyı anlayabiliriz diyorum. Çünkü bu bahsettiğimiz şeyler karşılıklı kıyımdır. Bu yüzden hepimiz yeterince acı çektik; acı yarıştırmamıza gerek yok.

Fakat “Soykırım”dan bahsettiklerinde Ermeniler başka bir şeyden bahsediyorlar: Hükümetin aldığı tehcir kararından. Müslüman köylerine saldırıp, onca kıyımı yapanlar halk arasında “çeteciler” denilen Taşnak üyeleri.  Bu adamlara ya olay anında müdahale edilir ya da yakalar yargılarsın. Ama Osmanlı hükümetinin aldığı tehcir kararının sorumluluğu o dönemdeki devlete aittir. Devlet hukukla sınırlıdır bu yüzden aldığı kararların sonuçları bağlayıcıdır. Eğer biz “Canım onlar da köy bastılar insanları öldürdüler.” deyip sorumluluğu üstümüzden atacağımızı düşünüyorsak, yanılıyoruz. Çünkü çete ve devlet denk değildir. Çeteler çoğu zaman adi suçlulardan oluşur ama devlet görevlileri bu insanlar gibi hareket edemez.

HİÇ SORUMLU DEĞİLİM

Ermenilerin kayıplarını anlıyorum, olanlar için üzgünüm ama kendimi 1915’deki alınan karardan dolayı sorumlu hissetmiyorum. Yani hiç kimseye özür borcum yok. Sürekli Nazi rejimiyle, Talat-Enver-Cemal yönetimi kıyaslanıyor. Naziler Alman halkından ciddi oranda oy alarak seçildiler, diğerleri ise darbeyle yönetime geldiler. Tek bir Osmanlı vatandaşı bunlara oy vermedi. Oy vermeyen ve suç işlememiş atalarımın torunu olarak bu konuda hiçbir sorumluluğum yok. Bu adamların torunlarının özür dilemesini de çok komik buluyorum çünkü hukukta suçun şahsiliği vardır.

Olayın bu yönü, iyi niyetli ve gerçekten acılarının tanınmasını, yaşadıklarının kabul edilmesini dileyen Ermenilerin adalet arayışını kullanarak sadece ve sadece intikam almak hesabıyla hareket eden Ermeni milliyetçilerince çok fazla kullanılıyor. Amaç üzümü yemek değil, bağcıyı dövmek oluyor. Oysa amaç iki toplumun barışması olmalı.

BİZ NİYE KONUŞAMIYORUZ?

İki toplumun barışması demek aslında bizim “kendi aramızda” konuşmamız anlamına geliyor. Bu yapılamadıkça araya Fransız, Amerikalı, Azeri ve hatta Filistinli bile giriyor. Haritada Van’ın yerini gösteremeyecek Amerikalı senatör gerçekte hiç de umursamadığı Ermenilerin fi tarihinde çöllere sürüldüklerinden, kıyıma uğratıldıklarından bahsediyor. Fransız milletvekilleri Osmanlı döneminden beri burun kıvırdıkları Doğu halklarının birbirini kesip doğramasını o dönemden beri araçsallaştırdığından dolayı eski alışkanlığını sürdürüyor; Ermenileri cansiperane savunuyor. Eğer Türkleri savunmak daha karlı olsaydı emin olun Ermenilere “Siz kimdiniz?” muamelesi çekerlerdi. İşte tam da bu yüzden asıl bizlerin konuşması lazım. Buralı Ermenilerin, buralı Türklerin. Bu yapılamadığı için konuyla alakası olmayan, bambaşka ajandaları olan adamların eline kalıyor bu iş. Sonra karşılıklı yükselen ırkçılığa ve korkunç restleşmelere şahit oluyoruz.

TALAT PAŞA’YI SAVUNANLAR

Korkunç restleşmeler deyince bu sene hortlayan Talat Paşa sevdasını dile getirmek isterim. Zafer Partisinin sosyal medyada kampanya yapıp Talat Paşa görselleri paylaşmasının ardından bir ittihatçılık güzellemesidir gidiyor. Yine Zafer Partisinin Ermenistan’la olan sınırı Talat Paşa Kapısı olarak adlandırmak istediklerini söylemeleri üzerine bir grup sosyalist de Soğomon Tehliryan destekçiliğine başladı ki bu da tam bir akıl tutulmasıdır.

Burada uzun uzun tarih anlatmak istemiyorum. Fakat Osmanlı devletini çöküşe götürenin Talat-Enver-Cemal Paşa olduğunu bilmeyen mi var? Ülkede kuvvetlenen bu yeni milliyetçi akım Mustafa Kemal Atatürk’ü de ismi geçen bu üç şahsın yanına yazarak sanki bunların bir devamıymış gibi sunmaya çalışıyor ki bu düpedüz tarihi çarpıtmadır. Mustafa Kemal’in İttihat ve Terakki’yle erken dönemde yollarını ayırdığını ve ittihatçılarla mücadele ettiğini bilmemeleri mümkün mü? Bile bile sanki böyle bir şey yokmuş gibi gösterilmeye çalışılıyor. İzmir Suikasti olayı Mustafa Kemal ve ittihatçıların çatışmasının en bariz örneği olarak yaşanmıştır.  Osmanlı devletini yıkan bu kendilerini dev aynasında gören üç şahıstır. Mustafa Kemal ise onların eseri olan enkazdan yeni bir ülke kurandır. Ya Talat Paşasınız, ya Mustafa Kemalsiniz. İkisi birden olamazsınız. Şimdi yeniden ittihatçılığa döneceksek sonumuzun ne olacağı bellidir.

Bu arkadaşların karşısında Tehliryan’ı savunan sözde sosyalistler de bir katilin, bir tetikçinin dostları olmayı kendilerine yakıştırıyorlarsa kendileri bilir. Ancak bunun sosyalizmle falan bir ilgisi yok. Suçu ve suçluyu övmektir. “Biz sadece yakıp yıkmak istiyoruz, öldürmek istiyoruz diyen Boko Haram’dan farkınız yok.

ÇÖZÜM NE? İNKAR MI EDELİM?

Benim soykırımdan dolayı kendimi sorumlu hissetmediğimi dile getirmemden dolayı bazı kişiler beni “soykırım inkarcısı” olmakla suçlayabilir. Burada fazla uzatmayacağım ama zaten hukuken soykırım teriminin kullanılması mümkün değil. Garo Paylan da “Büyük Felaket” ifadesine dikkat çekmişti ki aslında bence de en uygun ifade bu. Çünkü bu karar sadece Ermenilerin felaketi değil, bizim de felaketimiz oldu. Sonuçta onca can gitti, aileler dağıldı, insanlar kimliklerini kaybettiler, mallarını mülklerini yitirdiler…Anadolu çoraklaştı. Ancak bu söylediğim siyasal İslamcıların Osmanlı güzellemesi gibi sanılmasın; öyle can ciğer kuzu sarması şeklinde de yaşamıyorduk. Çünkü zaten Osmanlı yapısı gereği kompartımanlardan oluşan bir sistemdir. Ama buna rağmen yan yana bugünlere gelebilseydik şimdi çok farklı bir ülke olurdu. Bunu kaybettik.

Bundan sonrası için açıkçası ben Türkiye’nin soykırımı hiçbir zaman tanımayacağını düşünüyorum. Çünkü maddi yükü büyük. Bu saatten sonra kimse Ermenilere mülklerini geri vermek istemeyecektir. Tazminat da.  Bugün o bölgede Ermeni mülkleri üzerinde oturan aileler buna yanaşmayacaktır. Bu yüzden Türkiye sonuna kadar bu konuyu reddedecektir. Türklerle Ermeniler bir gün karşılıklı dostane şekilde konuşmayı başarıp da, Türk devleti tehcir kararının yanlış olduğunu kabul etse dahi, bu mülk değişimi ve tazminat konusu pek ihtimal dahilinde değil gibi. Belki tehcirde ölenlerin torunlarına vatandaşlık verme -ki bu Ermenistan’la “dost” olma girişimleri esnasında konuşulmuştu-mümkün ama bu saatten sonra neye yarar bilemiyorum.

Son cümle, bir kişinin Ermenilerin kayıplarını anlayıp onlarla empati yapması, tehcirde yitirdiklerini anmalarına izin verilmesi gerektiğini savunması o kişinin insan olduğunu gösterir. Bu, kişinin kendi kayıplarını önemsemediği anlamına da gelmez. Biz Van’da Ermeni çetelerinden dolayı çok kişiyi kaybettik diye, tehcirde ölenlere sevinemem. Çünkü intikam için yaşamıyorum. Kaldı ki, Van’da sivilleri öldürenler tehcire gönderilenler değildi. Buradan bir intikam çıkmaz, olsa olsa yeni bir suç çıkar. Bunu anlarsak bu topraklarda birlikte yaşayabiliriz, ittihatçı zihniyet bu topraklarda bu birlikteliği öldüren taraftır, tıpkı Taşnakçılar gibi. Bir ara Abdülhamit istibdadına karşı birlikte mücadele etmeleri de ne garip değil mi?

PolitikYol'da yayınlanan yazılar her gün öğlen mailinizde!

L. Deniz Ertuğ
Deniz Ertuğ, İstanbul’da doğdu. İstanbul Teknik Üniversitesi Deniz Teknolojisi Mühendisliği Bölümü mezunudur. Mühendislik eğitiminin ardından Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yüksek lisans yaptı. Daha sonra Atina Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde doktorasını tamamladı. Doktora sırasında Paris’te araştırmalarda bulundu. İsrail, Ortadoğu tarihi ve antisemitizmle ilgili olarak Tel Aviv Üniversitesi ve Kudüs İbrani Üniversitesi’nden dersler aldı. Yahudilik ve Hristiyanlık Tarihi üzerine İsrail ve ABD’deki çeşitli kuruluşlardan eğitim aldı. Yahudi mistisizmi ve Ortaçağ metafizik düşüncesi üzerine Barcelona Üniversitesi’nde öğrenim gördü. Halen Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Kültürü ve Edebiyatı yüksek lisans öğrencisidir. Şalom, Agos, Birikim gibi gazete ve dergilerde yazıları yayınlandı. Ayrıca Times of Israel’de blog yazıları yazmaktadır. Mutluluk felsefesiyle ilgili “Mutluluk İşi” isimli bir kitabı bulunmaktadır. Yoga yapmayı, resim çizmeyi, kedilerini, lego biriktirmeyi ve seyahat etmeyi seviyor.
spot_img
PolitiYol Telegram'da
PolitikYol.com Podcast

GÜNÜN YAZILARI

SÖYLEŞİLER

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,160TakipçilerTakip Et
47,835TakipçilerTakip Et
9,354AbonelerAbone

GÜNDEM

ÇEVİRİLER

Bir Cevap Yazın

YAZARIN DİĞER YAZILARI