Haftanın Dosyası bölümümüzde bu hafta “Siyasal İslam ve AKP”yi tartışıyoruz. İlk konuğumuz Fatih Yaşlı. Fatih Yaşlı’ya göre AKP bir “sadaka devleti” mekanizması oluşturdu ve kömür, giyecek ve yiyecek yardımları rıza üretiminin altyapısını oluştururken bunun üzerine ise dinsel motiflerle bezenmiş lidere ve partiye sadakat, biat ve şükür mekanizmaları oturtuldu.

Uzun bir süredir Büyük Orta Doğu Projesi, Yeşil Kuşak, Renkli Devrimler ve Türkiye’de de Türk İslam Sentezinin bittiği bu anlamda siyasal islamın artık sahneden çekildiği tartışılıyor. Siz bu tartışmalara nasıl bakıyorsunuz? 

“Siyasal İslam bitti” ifadesiyle tam olarak ne kastediliyor acaba? Bildiğim kadarıyla, bu iddia, “Siyasal İslam’ın İflası” adlı bir kitapta yazmış olan Olivier Roy’a aittir ve Roy, bu bitişin ideolojik bir iflas olduğunu ileri sürmektedir. Yani moderniteye bir tepki olarak doğan İslamcılık zamanla moderniteye teslim olmuş, modernitenin ruhuna uygun iktidarlar, devlet aygıtları, ekonomik sistemler kurmuş ve bu anlamda iflas etmiştir. Eğer kastedilen buysa, modern dünyaya, küresel kapitalizme, mevcut sömürü ve tahakküm ilişkilerine alternatif bir sistem olarak kendini ortaya koyma anlamında “evet siyasal islam iflas etmiştir” diyebiliriz. Ancak meselenin burada kalarak anlaşılmasının pek mümkün olduğunu sanmıyorum, çünkü bu bakış açısı İslamcılığın ideolojik boyutuna odaklanıyor ve üstelik sadece “alternatif olma iddiasını gerçekleştirememesi” iddiası üzerinden inşa edilmiş durumda.

Oysa bugün IŞİD adlı, “İslam Devleti” adlı bir örgüt, Avrupa’nın birçok ülkesinden çok daha geniş bir alanı kontrolü altında tutuyor. Irak ve Suriye’nin bir bölümünde yarı-devletleşmiş bir yapıyı kuruyor, vergi topluyor, askeri ve polis gücüne sahip, hastaneleri, eğitim kurumları vs. var. Aynı örgüt, üç beş kişiyle, Avrupa ülkelerinde güvenliği ve toplumsal yaşamı felç edebiliyor, küreselleşmiş bir cihadı yürütmeye devam ediyor. Üstelik sadece IŞİD’e değil, başta El Kaide olmak üzere sayısız Cihatçı örgüte, dünyanın çeşitli bölgelerinden militan akını devam ediyor. Tam da bu nedenle, siyasal İslam’ın sahneden çekildiğini söylemek için henüz erken olduğunu düşünüyorum. Buna aynı zamanda, petrol şeyhliklerinin cihadı nasıl ihraç ettiğini, emperyalizmin Ortadoğu’yu dizayn için siyasal İslam’la kurduğu ilişkiyi ve Müslüman coğrafyanın geri kalmışlığını da eklediğimizde, siyasal İslam’ın daha uzun süre insanlığın başına bela olmayı sürdüreceğini söylemek mümkün görünüyor.

Artık İslamcı hareketler denildiğinde canlı bomba anlaşılmaktadır. İslam dünyasının bu algı ve imajdan kurtulması mümkün müdür?

“İslam dünyası”nı bu “algı”dan kurtaracak olan şey “İslam dünyası” olarak anılmaktan çıkmaktır. Bununla kastettiğim şey, insanların dinlerini terk etmeleri gerektiği falan değil elbette. Şunu söylemeye çalışıyorum: Nasıl ki Batı toplumlarından, kimi fanatikleri dışarıda bırakarak söylüyorum, “Hıristiyan dünyası” diye söz edilmiyorsa, Müslümanların çoğunlukta oldukları toplumların da siyaseten ve iktisadi olarak “İslam”ın belirleyiciliğinden kurtulması, hızla sekülerleşmesi ve “İslam dünyası” diye anılmaktan kurtulmaları gerekiyor. Bu ise ancak bağımsızlıkçı, anti-emperyalist, halkçı, kamucu, laik bir siyasal perspektifle, bu perspektifin güçlü siyasal aktörler tarafından siyaset sahnesine taşınması ile mümkün.


Orta Doğu toplumlarının siyasal anlamda geleceğini nasıl öngörüyorsunuz?

Ortadoğu, oryantalist bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, yüzyıllardır değişmeyen, toplumsal hareketlerin, seküler siyasi aktörlerin olmadığı, iç ve dış savaşların hiç bitmediği, diktatörlerin istediği gibi at oynattığı bir coğrafya gibi görülebilir; ancak bu manzara gerçekliğin yalnızca bir kısmına tekabül ettiği için hatalıdır.

Ortadoğu coğrafyasında güçlü bir laik-seküler damar, bir sokak muhalefeti kültürü, etkili bir anti-emperyalist siyasi hat her zaman var olagelmiştir. Ortadoğu toplumları durağan değil, son derece hareketli toplumlardır ve birçok ülkede toplumsal mücadeleler cılız ya da güçlü, bir şekilde devam etmektedir. Ancak öte yandan, Ortadoğu, barındırdığı enerji kaynakları itibariyle, emperyalizmin süreklileşmiş bir şekilde manipüle ettiği, etnik ve dini ayrımları kışkırttığı, toplumsal çatışmaları ve savaşları körüklediği bir coğrafyadır da aynı zamanda. Özellikle petrol şeyhlikleri ve Suudi Arabistan’ı bölgenin habis tümörü olarak görebiliriz ve bu şeyhliklerin yıkılmasının Ortadoğu halkları için son derece önemli olduğunu söyleyebiliriz. Yakın gelecekte değilse de bir vadede yaşanacak böylesi bir dönüşüm tüm bir Ortadoğu’yu tetikleyebilir, çok daha muhalif, çok daha gerçek bir “Arap baharı” ile karşı karşıya kalabiliriz. Bunun dışında, Suriye’nin teslim olmaması, Rojova’daki gelişmeler, cihatçı terörün zayıflatılıp zayıflatılmayacağı, İran’ın ambargo sonrası ivme kazanacak ekonomik büyümesi ve Türkiye’deki AKP iktidarının durumu da Ortadoğu’nun bütünü üzerinden önemli etkiler yaratacaktır.

AKP ile birlikte Türkiye’de İslamcılık iyice tartışılır hale geldi. Siyasal İslam’ın Türkiye’deki doğuşundan biraz bahsedebilir miyiz?

Türkiye İslamcılığının kökenleri Osmanlı’ya kadar götürülebilir. Osmanlı modernleşmesi başladığında, softalar “din elden gidiyor” diye feryat ederken, Genç Osmanlılar ise reform taleplerini “bu zaten Kuran’da var” diye meşrulaştırıyorlardı. İkinci Kuşak Jön Türkler, yani İttihatçılar ise “din terakkiye engeldir” diyerek pozitivizmi benimsediler ve seküler bir modelin peşinde koştular. Öte yandan, bu süreçte tarikatlar birer siyasal aktöre dönüşecek ve özellikle Yeniçeri Ocağı’nın kapatılmasının ardından devletin resmi tarikatı haline gelen Nakşibendilik, siyasal birçok olayın, örneğin 31 Mart Vakasının arkasındaki temel yapılanmayı oluşturacaktı. 2. Abdülhamid döneminde, Balkan coğrafyasındaki milliyetçi ayaklanmalara paralel olarak bir Osmanlı kimliği yaratılamayacağının fark edilmesiyle birlikte, Osmanlıcılık siyaseti yerini İslamcılığa bıraktı. Burada İslamcılık daha çok pragmatist bir siyasete tekabül ediyordu; çünkü özellikle hilafet mekanizması kullanılarak, farklı etnik gruplardan Müslümanların İmparatorluğa olan sadakatlerinin devam edeceği düşünülüyor, öte yandan, İngiliz emperyalizmine karşı örneğin Hindistan Müslümanlarının bir koz olabileceği düşünülüyordu. Özellikle Cemaleddin Afgani, bu dönemde, İslamcılığı, İslam coğrafyasının sömürgeleştirilmesine karşı “anti-kolonyal” bir karakterle inşa etmeye çalıştı, bunda kısmen başarılı da olundu.

Kurtuluş Savaşında dahi, direnişin büyük ölçüde İslami motifler üzerine inşa edilmesi tam da bu nedenleydi, toplumu mobilize edecek başka bir ideoloji henüz dolaşıma girmemişti, ulus fikri ise ancak Cumhuriyetin kurulmasından sonra kolektif kimliğin ana unsuru haline gelecekti. Cumhuriyet dönemi İslamcılığı ise gayet doğal bir şekilde Cumhuriyet/batılılaşma karşıtlığıyla temayüz etti. Ancak bununla sınırlı kalmadı, çünkü Soğuk Savaşla birlikte “asıl tehdit” komünizm olarak görüldü ve anti-komünizm, Türk sağının diğer akımları gibi İslamcılığın da söylem ve eyleminin merkezine yerleşti.

Türkiye’deki İslamcılığın yükselişinin arkasındaki güç ve dinamikleri nasıl okumamız gerekir?

Buna çok net bir yanıt vermek gerekirse, odaklanmamız gereken yer “devlet”tir. Soğuk Savaşla birlikte Türkiye’de iç ve dış politikanın merkezine anti-komünizm yerleşmiş, dinselleşme de komünizme karşı mücadelenin temel araçlarından biri olarak görülmüştür. İkinci Dünya Savaşı sonrası IMF, Dünya Bankası ve NATO’ya üyelik için yapılan başvurularla din eğitimine dair tartışmaların yeniden başlaması ve Kuran kurslarıyla imam-hatip okullarının yeniden açılması, bunlar yapılırken de Köy Enstitülerinin etkisizleştirilmesi tesadüf olarak görülemez.

Emperyalizme entegrasyon, piyasacılık ve dinselleşme Türkiye’nin yakın tarihinde birbirinden ayrıştırılarak incelenemeyecek, iç içe geçmiş olgulardır. 1950’den itibaren merkez sağ partilerin iktidarı almasıyla birlikte dinselleşme ivme kazanmış, tarikatların, cemaatlerin önü açılmıştır. 1960’ların ikinci yarısından itibaren solun yükselişine paralel bir şekilde ise dinselleşme ve milliyetçilik derinleşmiş, sokağa çıkarılan sağ kitlelerin mobilizasyonu bu ikisi üzerinden sağlanmıştır. 12 Eylül’e doğru gidilirken bir grup milliyetçi-muhafazakâr aydının kurduğu Aydınlar Ocağı tarafından formüle edilen Türk-İslam sentezinin, darbenin hemen ardından adeta darbecilerin resmi ideolojisi haline gelmesi, olan biteni bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. 12 Eylül’ün generalleri, ülke bir daha 12 Eylül öncesine dönmesin ve gençler “sapık ideolojilere kapılmasınlar” diye dinselleşmeye sarılmış, öyle ki ilkokullara din eğitimi anayasal garanti altına alınmıştır. Özal döneminde ise Suudi sermayesinin Rabıta üzerinden Türkiye’ye girmesi, Gülen Cemaatinin önünün açılması, devletteki yoğun kadrolaşma ve yeşil sermayenin palazlanması, bugünkü “yeni Türkiye”nin temellerini atmıştır. Türkiye’de AKP öncesi siyasal İslam için milat, 1946 ve 1982’dir ki, her ikisinde de egemen sınıflar için temel motivasyon kaynağının anti-komünizm olması tesadüf de şaşırtıcı da değildir.    

AKP’nin rıza üretimini İslami ideoloji ile sağladığı söyleyebilir miyiz?

Yeni Türkiye’de rıza üretimini sağlayan ideoloji şüphesiz ki İslami ideolojidir, ancak bunun ekonomik temellerini görmezsek eksik bir değerlendirme yapmış oluruz. Bugün Türkiye’de, hem devlet aygıtının kimi kurumları, hem kimi İslami STK’lar, hem de AKP’li belediyeler muazzam bir “sadaka devleti” mekanizması kurmuş durumdadırlar  ve milyonlarca insan “sosyal güvenlik” çatısı tarafından değil, bu sadaka mekanizması tarafından kapsanmıştır.

Kömür, giyecek ve yiyecek yardımları, rıza üretiminin altyapısını oluşturmakta, bunun üzerine ise dinsel motiflerle bezenmiş lidere ve partiye sadakat, biat ve şükür mekanizmaları oturtulmaktadır. Ayrıca, parlak bir geçmişe, yani Osmanlı’ya referans, o geçmişin yeniden diriltilebileceğine duyulan inanç, yani yeni-Osmanlıcılık, güçlü lider-güçlü devlet imajı da, “küçük adam”ın, yani geçim sıkıntısı çeken, ezilen horlanan kitlelerin, kendilerini bir güçle özdeşleştirmelerini ve böylece manevi tatmin sağlamalarını, komplekslerini bertaraf etmelerini ve bir kolektif kimliğe aidiyet üzerinden “iyi” hissetmelerini sağlamaktadır.

Tartışmalara baktığımızda Erdoğan ve AKP’nin küresel sermayeye entegre olması açısından Türkiye’deki İslamcı gelenek içinde istisna olduğu söyleniyor. Buna katılıyor musunuz?

Türkiye İslamcılığı bir Soğuk Savaş ideolojisi olarak şekillendiği için, ne emperyalizmle ne de ABD ile ciddi bir hesaplaşma içerisine girmiştir, hatta “kerhen” ABD’yi ve emperyalizmi desteklemiş, ehven-i şer olarak görmüştür. Dahası İslam “mülkiyetin kutsallığı”nı savunduğu için, İslamcılık içerisindeki anti-kapitalist damar da cılız kalmıştır, İslamcılığın anti-kapitalizmi de, anti-emperyalizmi de “gavur”a olan düşmanlık üzerine kurgulanmıştır ve idealize edilen de “gavur”un yerine Müslümanların dünyayı yönetmesi, “alem”e “nizam” vermesidir. 

AKP’ye gelince, AKP neo-liberal küresel kapitalizmin Türkiye mümessili olarak çalışmaktadır ve bu işleviyle kendisinden önceki bütün İslami akımları fersah fersah geride bırakmıştır. Özelleştirmeler, taşeron işçilik, güvenceli çalışmanın tasfiyesi, emeğin tevekkül üzerinden disiplin altına alınması vesaire. Evet bu bağlamda baktığımızda, AKP, İslamcılıktan “kopuş” anlamında bir istisna teşkil etmez ama küresel kapitalizmin işleyiş mantığını sınır noktalarına taşıması anlamında istisnai bir partidir.

AKP’nin 14 yıllık iktidarını İslami ideolojinin hegemonya kurma ve diğer ideolojileri kendine eklemleme başarısına bağlayabilir miyiz?

Evet ortada çok ciddi bir başarı olduğunu düşünüyorum ben de; ancak AKP hegemonyasını kurarken, İslami bir söylemi değil “demokrasi” söylemini kullandı. Hatırlayın, birkaç sene öncesine kadar askeri vesayetle hesaplaşılıyor, ülke darbe hukukundan temizleniyor, sivilleşme ivme kazanıyor, ülke bağırsaklarını temizliyordu. Burada dikkat çekici ve trajikomik olan şey şudur: Bu demokrasi söyleminin taşıyıcılığını yapmaya AKP’nin kadroları muktedir değildi ve bunu çoğu Cemaat medyasında yazıp çizen liberaller başardı. Yani liberallerin popülaritesi olmasa idi hegemonya bu kadar kolay kurulamazdı. Trajikomik dememin nedeni ise şu: Hegemonya Cemaat ve liberaller aracılığıyla kuruldu ama şimdi hepsi birden avazları çıktığı kadar “kandırıldık, öngörülü olamadık” diyor ve “gidişat diktatörlüğe” diye feryat ediyorlar. Türkiye böylesi bir düşünsel sefaleti, böylesi bir akıl yitimini görmemiştir, ne denebilir ki bu kandırılan aydınlara? Geçmiş olsun. 

İslami ideoloji ve sermaye arasındaki bağı nasıl açıklayabiliriz?

Bu bağı anlamak için başvurulacak anahtar kavram “tevekkül”dür. Din, Marx’ın dediği gibi “kalpsiz bir dünyanın kalbi”dir, yani onca yoksulluğa, onca sefalete, onca ezilmişliğe katlanmayı kolaylaştırır, çünkü iyi bir dindar olursanız, tevekkül ederseniz, isyan etmezseniz, sonsuz hayatla mükâfatlandırılma şansınız o kadar artar.

Yakın tarihimize baktığımızda, neo-liberalizme kapıları açan 24 Ocak Kararları’nın kabulüyle, anayasaya zorunlu din eğitimi maddesinin yazılmasının aynı konjonktüre gelmesi, ikisinin de 12 Eylül’ün ruhunu oluşturması bir tesadüf değildir. Piyasa ekonomisinin hâkimiyeti, sosyal devletin geri çekilişi, dinselleşmeye muhtaçtır. Sendika yerine camiye giden, grev yapmak yerine ibadet eden işçi ideal işçidir. Dinselleşme, katmerlenmiş sömürünün garantisidir.

Türkiye’de solun siyasal İslam’a bakışı ve mücadele perspektifinin nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şimdilerde gözden düşmüş olsa da bir zamanlar şöyle bir iddia vardı: “Sol, İslam’ı, Müslümanları anlamak zorunda, % 99’u Müslüman olan bir toplumda başka türlü siyaset yapılamaz.” Daha da ileri gidip İslamcılarla birlikte demokrasi mücadelesi verenleri, “yetmez ama evet”çileri, “darbeye karşı yetmiş milyon adım”cıları da gördük bu ülkede, hatta hala Cemaatle birlikte solculuk oynayan aydınlarımız var. Neyse ki, tüm bu saçmalıkların sonuna gelmiş bulunuyoruz artık. Çünkü solla İslam ilişkisi söz konusu olduğunda, mesele solcuların İslam’ı anlamaması değil, dinselleşmenin sola karşı bir panzehir olarak toplumsal ve siyasal alana zerk edilmesidir esas olarak.

Türkiye solu, en azından önemlice bir bölümü diyelim, gecikmiş de olsa, siyasal İslam’la mücadelenin ve laikliğin sosyalist siyasetin olmazsa olmazı olduğunu fark etti ve buradan bir siyasal hat inşa etmeye girişti. Bugünün Türkiye’sinde gericilikle mücadele, anti-emperyalist ve anti-kapitalist olmanın temel şartlarından biridir ve aynı şekilde kapitalizmle ve emperyalizmle hesaplaşılmadan gericilikle hesaplaşılamaz. Bunlar birbirleriyle varoluşsal bir ilişki içerisindedirler çünkü.