PolitikYol’un Yordam Kitap yazarlarını konuk edeceği ‘Yordam Kitap Söyleşileri’nin ilk konuğu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Fatih Yaşlı.

Fatih Taşlı ile Yordam Kitap’tan çıkan “Kinimiz Dinimizdir”, “Türkçü Faşizmden ‘Türk-İslam Ülküsüne'” ve “AKP, Cemaat, Sünni-Ulus” kitaplarını ve referandum sonrası Türkiye siyasetini konuştuk.

-Yordam Kitap tarafından yayınlanan Türkçü Faşizmden “Türk-İslam Ülküsü”ne kitabınız geçtiğimiz günlerde Halit Çelenk Hukuk Ödülü’nü aldı. Önce bu güzel haberle başlayalım. Neler hissettiniz?

Her ne kadar bir kitabıma, dolayısıyla yazdıklarıma ödül verilmiş olsa da, yani bir “yazar” olsam da ne hissettiğimi öyle kolay tarif etmem, sözcüklere, cümlelere dökmem mümkün değil elbette. Yine de şunu söyleyebilirim, Türkiye sosyalist geleneğinin ulu çınarlarından biri adına verilen bu ödülü almak, dahası bu kişi Denizlerin avukatı ve devrimci hukuk geleneğinin en önemli isimlerinden biriyse, başlı başına bir gurur. Ancak, bir de şu var ki, böyle bir ödülün sahibi olmak insanın omuzlarına ağır da bir yük yüklüyor. Bu ödüle ömrünün sonuna kadar layık olabilmek, Halit Çelenk gibi yaşayıp Halit Çelenk gibi ölebilmek, yükle kastettiğim bu. Ayrıca ödülü hepimizin hocası Korkut Boratav’ın elinden aldım ki, bu da sanıyorum yükü iki katına çıkardı. Umarım hem Çelenk’in hem Boratav’ın adıyla anılmanın hakkını verebilirim.

-Türkçü Faşizmden “Türk-İslam Ülküsü”ne, Kinimiz Dinimizdir ve AKP, Cemaat, Sünni-Ulus çalışmalarının ardından geldi. Bu çalışmaların toplamını bir üçleme olarak değerlendirebilir miyiz?

Evet, baştan öyle tasarlamamış olsam da, çalışmalarımın seyri nedeniyle, ortaya bir üçleme çıktı. Doktora tezimin kitaplaşmış versiyonu olarak Kinimiz Dinimizdir Ülkücü hareketin ön tarihini, milat öncesini anlatan, bunun için de 30’lar ve 40’lar dünyasına uzanan, Türkçülüğün Nazizm ve faşizmle ideolojik bağlantılarını ortaya koymayı amaçlayan bir çalışma. AKP Cemaat Sünni-Ulus ise esas olarak AKP eliyle inşa edilmekte olan rejimi anlamaya odaklanırken, bunun bir çıktısı olarak AKP’nin tarih öncesine de uzanıyor ve Türk sağı ile devlet arasındaki anti-komünist mutabakatı ve bundan kaynaklı İslamizasyon politikalarını ortaya sermeye çalışıyor. Türkçü Faşizmden Türk-İslam Ülküsüne ise tam da bu mutabakat doğrultusunda Türk sağının nasıl bir dönüşüm yaşadığını ve 2.Dünya Savaşı sonrası daha “seküler” bir karakter taşırken, Soğuk Savaş derinleştikçe, sola karşı nasıl daha İslami bir tona büründüğünü anlatıyor. Bunu yaparken ise Türk sağının en popüler, en okunan isimlerinin çalışmalarına odaklanıyor. Atsız, Necip Fazıl, Nurettin Topçu ve bu üçüne nazaran daha az bilinen ama Türk sağının evrimini anlamak için son derece önemli olan bir isim, yani Seyyid Ahmet Arvasi de kitapta ele alınıyor. Dolayısıyla ortada bir üçleme var demek yanlış olmayacak.

-Bu üçleme devam edecek mi?

Bitirebilir miyim bilmiyorum ama şu anda başka bir kitapla uğraşıyorum ve yine güncel bir kitap bu. Devam eden rejim inşasının şiddetle ilişkisini, şiddet üzerinden nasıl yeni bir kolektif kimlik yaratıldığını, dinle milliyetçiliğin yanlarına militarizmi de alarak nasıl yeni bir senteze girdiklerini anlatmak esas amacım. Ancak, bu üçlemeye dördüncü ve çok daha kapsamlı bir kitap daha eklemek istiyorum. Bu kitapta ise Türkiye’de anti-komünizmin tarihini Cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne dek ele almayı deneyeceğim. Elbette ki bu, yoğun bir arşiv ve kaynak taramasını gerektirecek. Umarım tembelliğe yenik düşmem ve sözünü ettiğim kitabı aradan çıkardıktan sonra, çok ara vermeden bu tarihi yazmaya başlayabilirim.

-Doğrudan “faşizm” demek yerine, “Türkçü faşizm” kavramını tercih ediyorsunuz. Bunun nedeni nedir?

Faşizm “evrensel” bir ideoloji, yani dünyanın herhangi bir yerinde birtakım kriterleri alt alta sıralayıp bir hareketin faşist olup olmadığını anlayabiliyorsunuz. Ancak her faşist hareket ortaya çıktığı coğrafyanın, kültürün ve kendi tarihinin özgünlüklerini de içerisinde taşıyor. Türkçü faşizm büyük ölçüde Alman Nazizmi ve İtalyan faşizminden etkilendiği halde, kendi mitoslarını, söylemini, tarihini “Türklük” üzerinden kuruyor. Bunun dışında, Türkçü faşizm, bir yandan Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde ortaya çıkan Türkçülük akımının mirasını devralırken, öte yandan 60’ların ikinci yarısında şekillenen bir paramiliter güç olarak Ülkücü Harekete bir miras devrediyor, dolayısıyla Türk milliyetçiliği ideolojisinin bağlantı noktalarından birini teşkil ediyor ve o yelpazenin içerisinde yer alıyor. Dolayısıyla faşizmin Türkiye topraklarındaki serüvenini incelerken ayırt edici ve belirgin kılıcı bir tabir olarak Türkçü faşizm demeyi tercih ettim.

-Kitabın yayınlanma tarihi 15 Temmuz’un hemen sonrası. Sizce “Türk-İslam ülküsü” ile 15 Temmuz ve sonrasındaki gelişmeler arasında nasıl bir ilişki var?

Ben 15 Temmuz’u üçlemenin ana tezinin doğrulanması olarak görüyorum: Türkiye’nin yakın tarihi sola karşı devletle Türk sağının anti-komünist bir mutabakatta buluşmasının ve o buluşmaya koşut olarak İslamizasyona devlet kapılarının açılmasının tarihidir, yakın tarih böyle okunmalıdır. Türkiye İslamcılığının iki fraksiyonu kendilerine açılan o kapılardan girdiler ve iktidar oldular. Türkiye, 2000’lerin hemen başından 17-25 Aralık Operasyonuna kadar fiili olarak bu iki fraksiyonunun koalisyonu tarafından yönetildi. Devletin sahipliği ve iktidarın paylaşılması üzerine çıkan kavga ise koalisyonunun sonu oldu. İşte 15 Temmuz, iktidardaki İslami fraksiyona karşı, eski ortağı diğer İslami fraksiyonunun bir askeri darbe girişimiydi. Demek ki Cumhuriyet, sözünü ettiğim mutabakat doğrultusunda öylesine çökertilmişti ki, Türkiye’de iktidar oyunu neredeyse bütünüyle İslamcılar arası bir güç ve egemenlik mücadelesine dönüşmüştü. Dolayısıyla 15 Temmuz’u anlamak için sözünü ettiğim tarihe ve okuma biçimine odaklanmak gerektiği kanaatindeyim, benim kitaplarımda da buna dair çok sayıda ipucu mevcut.

-AKP, Cemaat, Sünni-Ulus kitabınızı “Haziran’ın güzel çocuklarına” ithaf ediyorsunuz. Ancak sonraki çalışmanızda bu tür bir ithaf göremiyoruz. Bunu mevcut duruma dair bir umutsuzluk işareti olarak yorumlayabilir miyiz?

Kitaplarımdan sadece AKP Cemaat Sünni-Ulus’ta ithaf var, dolayısıyla ithafta bulunmamak değil, ithaf benim açımdan istisnai bir durum, onu yaratan da kendisi başlı başına istisnai bir hadise olan Haziran direnişi. Yani umutsuzluk değil de o istisna ile ilgili bir durum var ortada. İnanıyorum ki, Türkiye’nin geleceğinde kitaplarımı ithaf edebileceğim yeni istisnai hadiselerle karşılaşacağız, bunları yaşayacağız.

-Ülkenin durumuna dönecek olursak, referandum sürecini ve sonuçlarını kitaplarınız bağlamında nasıl yorumlarsınız?

Benim en başından beri AKP’ye dair temel iddiam, henüz rejim tartışmaları gündemde değilken, yani yaklaşık on yıl öncesinden, AKP’nin rejim inşa eden bir parti olarak analiz edilmesi gerektiğine dair oldu hep. Dolayısıyla ben geride kalan 15 yılın rejimden rejime geçiş, yeni bir rejimin, otoriter ve dinsel bir rejimin tedrici olarak inşası şeklinde okunması gerektiği taraftarıyım. 16 Nisan referandumunu da bu bağlamda değerlendirecek olursam, bana göre anayasa değişikliği gerçekleştiği için rejim değişmedi, rejimi fiilen değiştiren gücün, bu değişikliği bir de anayasal statüye kavuşturması gerekiyordu ki zaten referandum bunun için yapıldı. Peki, bu inşa sürecinin tamamlandığı ve yapılacak hiçbir şey kalmadığı anlamına mı geliyor? Elbette ki hayır! Dünyanın hiçbir yerinde toplumun en az yarısının reddettiği bir rejimi istikrarlı ve yerleşik kılamazsınız, bu yüzden bu inşa süreci de inşa sürecine karşı mücadele de devam edecek, Türkiye’nin önümüzdeki beş on yılını bu mücadele belirleyecek.

-Hayır’ın bundan sonraki yol haritası ne olmalıdır?

“Hayır”ı eğer farklı dünya görüşlerine ve farklı sınıflara mensup olmakla birlikte tek adam rejimine karşı çıkanların ve dolayısıyla toplumun en az yarısının asgari müştereği olarak görürsek, meselemiz sol bir müdahale ile bu müşterekleri nasıl çoğaltacağımız olmalıdır. Türkiye’de bir tek adam rejimi kurulmaktadır, dinsel bir rejim kurulmaktadır ama bu rejim aynı zamanda düzenin, yani kapitalizmin bekası için vardır, dibine kadar sınıfsal bir karakter taşımaktadır. Tam da bu nedenle, otoriterleşme ve gericileşmeyle mücadele artık sermaye ile mücadeleden ayrı bir şekilde ele alınamaz. Başta büyük şehirler ve bu şehirlerin merkezlerinde çalışan genç işçiler ve bunlara eklenecek üniversite mezunu işsizler olmak üzere, onlara dahil edilecek beyaz ve mavi yakalılarla birlikte, mutlaka ve mutlaka sınıfsal dinamikleri bulunan, anti-otoriterliği, özgürlük taleplerini ve laiklik mücadelesini sınıfla, sınıf mücadelesiyle ilişkilendiren, işsizliğe, güvenceli çalışmanın ortadan kaldırılmasına, taşeronlaşmaya, kıdem tazminatının gaspına ses çıkaran, yüzü sokağa dönük, kendi yerel dinamikleriyle bağlantılı, sabırlı ve inatçı bir mücadele hattına ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Fatih Yaşlı, Kinimiz Dinimizdir Türkçü Faşizm Üzerine Bir İnceleme, Yordam Kitap, 2. Basım, Şubat 2016
Fatih Yaşlı, AKP, Cemaat, Sünni-Ulus Yeni Türkiye Üzerine Tezler, Yordam Kitap, 2. Basım, Nisan 2015.
Fatih Yaşlı, Türkçü Faşizmden “Türk-İslam Ülküsü”ne, 2. Basım, Nisan 2017.