Çarşamba, Mayıs 22, 2024

Fabrikanın bacası, fabrikanın kapısı

Doğa mücadelesiyle emek mücadelesini birleştirmeliyiz. Emeği, doğayı ve insanı sömürmeyen fabrikalar ve yaşam için fabrikanın bacasını da kapısını da önemsemeliyiz.

Başlıkta bahsedilen fabrika simgesel bir fabrika. Tüm üretim alanlarını simgeliyor. İşçi denildiğinde akıllarda sadece mavi tulumu içerisinde, elinde metalden anahtarıyla bir erkeğin belirdiği dönemler elbette çok geride kaldı. Artık işçi denildiğinde beyaz yakalı, mavi yakalı, iş güvencesi olan ya da olmayan, yaşamak için emeğini kiralayan milyonlar akla geliyor. Emeğin kol ya da kafa olmasına gerek yok. Plazada çalışan da işçi, onun çalıştığı firmanın ürünlerini motor ile dağıtan kurye de işçi, o ürünleri fabrikalarda üretenler de işçi. Kısaca çok geniş bir kesimden bahsediyoruz.

Fakat üzerine bir mücadele inşa etmek için yetmez. Yetebilirdi ama geldiğimiz bu noktada yetmiyor. Çünkü çok büyük ve yakıcı bir sorunumuz daha var. Tüm işçileri ilgilendiren, gelecek nesilleri ilgilendiren ve belki de en sembolik olanı “Gelecekte kurmak istediğimiz güzel günleri” ilgilendiren bir sorunumuz var: Küresel İklim Krizi.

Fabrika benzetmesine geri dönelim. Geçmişe değil geleceğe bakalım. Bulunduğumuz şu andan, zihnimizdeki “kurmak istediğimiz güzel günlere” gideceksek iki noktayı gözümüze kestirmeliyiz. Fabrikanın bacasından çıkana ve fabrikanın kapısından girene. Çünkü ancak bu iki nokta üzerine çalışırsak bir geleceğimiz olacak ve o gelecek güzel olacak. Yaşanabilir ve insan onuruna yaraşır olacak. Sadece sınıf çelişkisi ya da mülkiyet ilişkileri üzerinden ilerleyemeyiz. Sadece ekolojik kaygılar ile ilerlemenin de denge kaybına çok müsait zorlu bir sürüş olduğunu biliyoruz. Birbirine omzunu dayayarak, birbirini dengede tutup güç vererek ilerlemesi gerek bu fikirlerin. En klasik tabirle söylersek sadece üretim araçlarının mülkiyeti değil; aynı zamanda üretim araçlarının doğa ve insanlık üzerindeki hakimiyetiyle de mücadele etmeliyiz. Ve elbette mücadele etmekten daha da önemlisi yeni sistemimi buradan kurmalıyız. Kutupların eridiği, her dakika bir türün soyunun tükendiği sınıfsız bir toplum da iklim krizinin durdurulduğu ama çağdaş kast sistemleri ile örülü prekarya toplumları da yarımdır ve işe yaramaz.

Bu mücadele rotası sadece çözüm arayanların, mücadele edenlerin fikrinde oluşan bir rota da değil. Hayat da bu rotayı dayatıyor ve önümüze koyuyor. Bugün Türkiye’nin birçok doğa yıkımına ve doğa mücadelesine baktığımızda bir sınıf sorunu da görüyoruz. Sadece Mersin için değil bütün bir Doğu Akdeniz için tehlike arz eden Akkuyu Nükleer Santrali’nin inşaatında kaç işçi hayatını kaybetti? Kaç kere maaşlar konusunda protesto yapıldı? Kaç kere yemeklerden işçiler zehirlendi? Bu denk gelişler tesadüf olabilir mi? Ya da Akbelen’de güya gazetelere ilan verecek kadar şirketlerini sahiplenen işçilerin ilandan çok kısa bir süre sonra haksızlığa uğradıkları için protesto gerçekleştirmeleri bir tesadüf mü? Fabrikanın kapısından gireni önemsemeyen; fabrikanın bacasından çıkanı önemser mi?

Sorunlar kol kola vermişse, çözümler de kol kola vermeli. Bir temenni değil bir tecrübe, bir zorunluluk bu. Doğa mücadelesiyle emek mücadelesini birleştirmeliyiz. Emeği, doğayı ve insanı sömürmeyen fabrikalar ve yaşam için fabrikanın bacasını da kapısını da önemsemeliyiz.

PolitikYol'da yayınlanan yazılar her gün öğlen mailinizde!

spot_img
PolitiYol Telegram'da

GÜNÜN YAZILARI

SÖYLEŞİLER

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,160TakipçilerTakip Et
60,616TakipçilerTakip Et
9,354AboneAbone Ol

GÜNDEM

ÇEVİRİLER

Bir Cevap Yazın

YAZARIN DİĞER YAZILARI