Silivri’de kurulan o çadır tiyatrosunda mahkeme izlemiş bir gazeteci olarak bugünleri öngörmek zor değildi. Ancak bugüne nasıl gelindi, bu kumpası kim kurdu, kim bu kumpas için çalıştı, itiraz edenlerin başına neler geldi ve hepsinden önemlisi Ergenekon gerçekten bir senaryo muydu? Ne Yargıtay’ın kararı ne de siyasi iktidarın "ETÖ(soruşturmayı yürüten savcılar, polisler ve yandaş medya el ele vererek örgüte bu adı koymuşlardı) bir FETO(Gülen Cemaatine yönelik başlatılan soruşturmayla yine aynı "üst akıl" bu kez Fethullah Gülen Terör Örgütü adını servis etti kamuoyuna) uydurmasıydı" sloganı bu soruları sormamıza engel olabilir.

***

Yakın tarihin şüphesiz en tartışmalı, 275 sanıklı davası "Ergenekon", Yargıtay 16. Ceza Dairesinin temyiz kararıyla 9 yıl sonra çöktü. Davayı esas ve usul yönünden bozan Yargıtay, Ergenekon terör örgütünün varlığına ilişkin somut delil ortaya konulamadığını vurguladı. Soruşturma sürecinden yargılamaya kadar yapılan tüm ihlallerin altını çizen Yargıtay, hukuksuzlukları tek tek sıraladı. Elimizde kala kala Ergenekon davasının görüldüğü İstanbul 13′üncü Ağır Ceza Mahkemesinin hukuk fakültelerinde ibret vesikası olarak okutulacak o kararı ile ölen sanıkların ailelerinin isyanı ve sanıkların büyük bölümünün 5 yıla yakın hapis yatmışlığı kaldı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir kez daha "pardon!" dedi. Hepsi bu! Bir kez daha aklımızla alay ediliyor. Kusura bakmayın, bu işin ucunu bırakan, siyaseti de hukuktan medet ummayı da bıraksın!

***

Neye inanmamızı istiyor Hükümet? Ergenekon’un, adına sonradan "paralalel yapı" denilen Gülen Cemaati’nin bir kumpası olduğuna. Yani AKP hükümetlerinin bu işte hiçbir sorumluluğu yok. Yerseniz! 

Defalarca yazdım, bir kez daha yazacağım. 21 Mart 2010da Akşam gazetesinde yayınlanan yazımı buradan aynen paylaşmak istiyorum. İşte o yazı

*** 

BAŞBAKAN’IN ERGENEKON’U 2003’TEN BERİ BİLDİĞİNİN BELGESİ 

Çok konuşuldu, çok yazıldı. Başbakan Erdoğan kimi zaman ‘Bazı duyumlarımız vardı‘ dese de ne zaman öğrendiğinin belgesini gören yoktu. İşte Savcı Zekeriya Öz imzalı bu yazı Başbakan Erdoğan’ın Ergenekon’u 2003 tarihinde öğrendiğinin kanıtıdır. 

İlk kez yayımlanan bu belgeye göre Başbakan’ı bilgilendiren MİT olmuş.Savcı Zekeriya Öz’ün Başbakanlık Müsteşarlığı‘na ‘GİZLİ ve ÇOK ACELE’ ibareleriyle yazdığı 20 Haziran 2008 tarihli belge aynen şöyle: Cumhuriyet Başsavcılığımızca yürütülmekte olan Ergenekon terör örgütü ile alakalı olarak yürütülen soruşturmada MİT Müsteşarlığı‘na Cumhuriyet Başsavcılığımızca yazılan yazıya verilen 09.05.2008 tarihli cevabi yazıda; Ergenekon yapılanması ile alakalı olarak yapılan çalışmaların 19.11.2003 tarihinde Sn. BAŞBAKAN’A sunulduğu belirtilmiş olup, konu ile alakalı olarak yüksek makamınıza sunulan rapor ve belgelerin soruşturmamızın aydınlatılması açısından uygun görüldüğü takdirde dosyamıza konulmak üzere gönderilmesi, Arz olunur. 

İlk akla gelen sorular şunlar… MİT’in, Ergenekondan ne zaman haberi oldu? Daha önce, bilgilerin Genelkurmay’a da iletildiği söylenmişti ama Genelkurmay arşivlerinde bu bilgilerin olmaması nasıl açıklanabilir? 

Bugün Ergenekon kapsamında soruşturulan döneme ve tarihlere bir bakın. 5-7 Mart 2003’te Selimiye Kışlası‘nda yapılan Balyoz Harekat Planı…Erdoğan 15 Mart 2003’te Başbakanlık koltuğuna oturdu ve MİT 8 ay sonra Başbakan’a Ergenekon’un belgelerini gönderdi. Yani o tarihte Başbakan olanlardan haberdardı. Peki neden o gün harekete geçilmedi? 

Ergenekon soruşturmasını başlatan olay, 12 Haziran 2007’de Ümraniye’de ele geçirilen el bombalarıydı. Yani Türkiye Ergenekon’u Başbakan’dan dört yıl sonra öğrendi. 

Birileri Savcı Zekeriya Öz imzalı belgedeki bazı ayrıntılara takılabilir. Örneğin iki yerde, büyük harflerle ‘Sn. BAŞBAKAN’A’ yazılması ve bir Cumhuriyet savcısının Başbakanlık’tan Ergenekon belgelerini isterken ‘uygun görüldüğü takdirde’ ifadesini kullanması gibi… 

Başbakan Ergenekon’u sinagog saldırılarıyla mı öğrendi? 

Balyoz soruşturması kapsamında tutuklanan Eski 1inci Ordu Komutanı Emekli Org. Çetin Doğan’a birkaç gün önce savcı 15 Kasım 2003’te yapılan sinagog saldırılarıyla bir ilgisi olup olmadığını sordu. 15-20 Kasım 2003’teki dört saldırıda 57 vatandaşımız hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı. Peki bu kanlı saldırılar Çetin Doğan’a neden soruldu? Bunun yanıtı belgedeki tarihlerde gizli. Belgeye göre MİT, Ergenekon ile ilgili bilgileri Başbakan’a 19 Kasım 2003’te yani sinagog saldırılarından sadece 4 gün sonra gönderdi. Başbakan MİT’ten bilgi almadan bir gün önce 18 Kasım 2003te Mecliste şunları söylemişti, 

‘Devletimize ya da hükümetimize terör yoluyla verilmek istenen bir mesaj varsa, o mesajı elimin tersiyle ittiğimi ve ayaklarımın altına aldığımı buradan tüm dünyaya haykırıyorum. Türkiye Cumhuriyeti devletine ve hükümetine terör yoluyla verilecek mesaj yoktur!’ 

Başbakan sinagog saldırılarının Ergenekon’la bağlantısı yönünde bir ihbar aldığı için mi MİT’ten bilgi istedi mi? Başbakan MİT’ten bilgi aldıktan bir gün sonra, 20 Kasım 2003’te bu kez İngiliz Konsolosluğu ile HSBC’ye saldırıldı. Başbakan Erdoğan 2 Aralık 2003’te yine Meclis’te şöyle konuştu, 

‘Siyasi kararlılığımızı örselemek isteyen veya isteme gayreti içinde olanlar ne yaptıklarını iyi düşünmelidirler. Vakti saati geldiğinde onlarla da ayrıca demokrasi çerçevesi  içinde bunların da hesaplaşmasını gayet iyi yaparız. Bunun da belgesi, bilgisi, delilleri, her şeyi elimizdedir.’ 

Başbakan’ın ‘belgesi elimizde’ dediği Ergenekon örgütünün belgeleri miydi? Son olarak muhalefetin ispata muhtaç, ciddi iddiasını hatırlayalım. Muhalefet iktidarın Ergenekon’la ilgili düğmeye basmadan önce gerekli yasal alt yapıyı oluşturduğunu öne sürüyor. Buna da Ergenekon iddianamesinin bel kemiğini oluşturan gizli tanık ifadelerinin dayanağı 2007 tarihli Tanık Koruma Kanunu ile telefon dinlemelerinin dayanağı olan ve 2006’da faaliyete geçen Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı gösteriliyor. Bir de 2004 yılı sonunda yasalaşan yeni Ceza Muhakemesi Kanunu… Tartışmalar bu belgeyle daha da  alevleneceğe benziyor.

***

Yazı buydu. AKŞAM gazetesinin, TMSF’ye el koydurtularak Ethem Sancak’a satılmasının ardından gazetenin arşivinden, yani hafızasından bütün yazılarım itinayla temizlendi. Ancak neyse ki fikri takibin gereği olarak metni bir kenara not etmiştim. Bu arada ana akım medya tabii ki bu belgeyi ve yazıyı görmezden geldi. 

O günlerde birileri Ergenekon’un savcılığına soyunmuştu, başka birileri de avukatlığına. Ne olduğunu anlamaya çalışan insan sayısı çok azdı. Bu 9 yıl boyunca neler görmedik ki! Sanıkların aynı davada tanık da olabildiğini şaşırarak izlerken askere toplumsal olaylara müdahale yetkisi veren EMASYA protokolünün kaldırılışını hep birlikte alkışladık. Ne de olsa askerin siyasette bir aktör olmasından toplum olarak bıkmıştık. Her halta burnunu sokan ordu zapturapt altına alınırken bazı hukuksuzlukları da görmezden gelebilirdik. Muzaffer Tekin, Veli Küçük, İbrahim Şahin gibi isimlerin tutuklanmasına kim, neden karşı çıkardı ki? Hukuksuzluklara dikkat çekmek, "askerci" yaftasını yemek demekti. 

***

Yapılan işler öyle böyle değildi. Mesela asit kuyuları açılmıştı. Oralarda kimlere kıyıldığı araştırılırken Kürt siyasal hareketi bile 90’lı yıllarda işlenen insanlık suçlarıyla yüzleşileceğini umdu. Öyle ki, o günlerde Ergenekon soruşturmasına operasyonel gazeteciliğiyle büyük destek veren hatta Balyoz soruşturmasını bizzat başlatan Taraf gazetesi Kürt illerinde Özgür Gündem’den daha çok satıyordu. 

Bütün bunlar yaşanırken karanlık günlerin en önemli aktörlerinden Mehmet Ağar’a Adalet Bakanlığı, güvenlik gerekçesiyle neredeyse şahsa özel cezaevi tahsis etmişti. Aydın’ın Yenipınar ilçesinde tatil gibi 369 günlük tutukluluk geçiren Ağar’ın, ünlü ziyaretçileri olmasaydı hapiste olduğunu bile unutacaktık. Eşinin cezaevine 300 metre ötede ev tuttuğunu biliyorduk da korumasının da Ağar’la birlikte cezaevinde kaldığı haberleri -yalanlansa da başka türlüsü ona yakışmazdı zaten- nasıl bir trajikomediye mahkûm edildiğimizi ayyuka çıkarıyordu. Yine de Ağar’ın Ergenekon’un neden dışında tutulduğunu, sanıkların avukatlığına soyunanlar dahi pek çokları sorgulamıyordu.

 ***

Her türlü tuhaflığa tanık olduğumuz bu 9 yılda, "haysiyet cellatlarının" her gün birilerini giyotine götürdüğüne tanıklık ettik. Kellesi gidenler bizden değilse sessizce izledik. Her mağdura sadece kendi mahallesinin sahip çıktığına defalarca tanıklık ettik. Sessiz kabullenişin ardında yatan gerçek şuydu, hukuk daima egemenin sözcüsü olmuştu ve elitlere(TSK mensupları vd.) ilk kez dokunuluyordu. Bugüne kadar hukukun ve egemen siyasi zihniyetin her türlü zulmüne uğrayanlar, hangi ideolojik tarafta olursa olsunlar, bu elitlere dokunulmasını birlikte alkışlıyordu. 

Peki gerçek neydi? O gün de demiştik, bugün de arkasındayız! Yapılan eski derin devleti tasfiye ederek kendi derin devletini kurma operasyonuydu. Kendine muhalif gördüğü herkesi aynı çuvala sokmakta bir beis görmeyecek kadar gözü dönmüş bir yapı tarafından gerçekleştirildi bu operasyonlar. En başından beri planlıydı. Siyasi iktidarın cemaatle el ele vererek büyük bir algı operasyonuyla yürüttüğü bu süreç için önce hukuki zemin yaratıldı. Yine siyasi iktidarın operasyonların başladığı tarihlere denk düşen bir zamanlamayla, medyayı TMSF aracılığıyla yeniden dizayn ederek büyük basın yayın kuruluşlarını kendine yakın iş çevrelerine sattırması ve Ergenekon vb. operasyonlarda en büyük desteği bu medya kuruluşlarından görmesi bu suçun taammüden işlendiğinin bir başka kanıtıdır. Bilmem başka söze gerek var mı?