Cumhuriyet Gazetesi yazarı Ergin Yıldızoğlu ile referandum sonrası Türkiye siyasetini, AKP tabanının sınıfsal niteliğini ve Hayır’ın yol haritasını konuştuk

-AKP’nin entelektüel kompozisyonunda yaşanan kırılmaları ve görece tükenen entelektüel sermayesini nasıl yorumlamaktasınız?

Bu soruya cevap vermeden önce, genelde, belki başka tatsız soruları da beraberinde getireceği için, pek sorulmayan   “AKP nedir?” sorusuna benim verdiğim cevabı kısaca aktarmam gerekiyor:

 “Osmanlı toplumunun egemen sınıfının, çok özel konumundan dolayı, bu güne kadar varlığını sürdürmeye devam eden bir fraksiyonu, Müslüman entelijensiya, 2000’li yılların başında “iç ve dış dinamiklerin örtüşmesi” olarak tanımlanan bir “durum” içinde, liberal entelijensiyanın da katkılarıyla yeni bir “tarihsel blok” kurmaya başlayarak devletin yönetimini ele geçirdi.” AKP bu entelijensiyanın liderliğindeki bir toplumsal hareketin, siyasal İslam’ın partisidir

AKP hükümete gelince bu entelijensiya devletin olanaklarını kullanmaya başladı. Bu olanakları kullanarak, kendini egemen (kapitalist) sınıfın içinde hegemonik fraksiyon olarak kurma yönünde ilerlemeye başladı.

Bu entelijensiya, bir tür (dini-ahlaki) bilginin üretiminin, yeniden üretiminin, bu bilginin, giderek de güncel yaşamın bilgisinin (haber ve yorumların) dolaşım kanallarıyla araçlarının, kendi tekelinde bulunmasını varoluşunun önkoşulu, toplumsal ekonomik artığa, kapitalist birikim süreçlerine ulaşmasının aracı olduğunu biliyor. Hızla bir kapitalist sınıf fraksiyonuna dönüşmekte olan bu tabaka (entelijensiya) projesinde iki yoldan ilerliyor.

Birincisi, tekeline almaya çalıştığı bu özel bilginin, toplumun simgesel evrenini tüm farklı söylemleri (ulusal kimlik, etnik-dini aidiyetlerden, komünizme kadar) dışarı atarak doldurması, ait olduğu hakikat rejiminin egemen olması için, devletin disiplin, cezalandırma araçlarının (yargı ve güvenlik güçleri) kontrolünü elinde topluyor. Aynı anda devletin ideolojik aygıtlarının denetimini ele geçirmeye başlıyor, kendi tekelindeki bilgiyi üretmeye daha yatkın yeni ideolojik aygıtlar (tekke, zaviye, hiyerarşik unvanlar) kurmaya hazırlanıyor.

İkincisi, mikro düzeyde, bu “yeni düzene” uygun yeni bireyin üretilmesi sürecini, nüfusun yeniden üretimini (nüfus politikası), bunun alacağı biçimleri (aile-cinsel pratikler, tercihler), bedenin estetiğini (giysi, görünüm) mekanda ve zamanda yerini (ibadet saatleri, yerleri ve ritüelleri) denetleyen, yeniden şekillendiren bir biyopolitik rejimini egemen kılarak yönetmeye çalışıyor.

Bu süreç, yalnızca eleştirel aklın ufkunu kapatmakla kalmıyor özgürlüklerin konuşulmasına olanak veren kavramları silmeye, konuşulabilir olanın sınırlarını belirlemeye başlıyor. Siyasal İslam’ın bu yönetim anlayışının inşa sürecinde büyük rol oynayan, bir kere seçilirsem istediğimi yaparım anlayışı, vesayet, darbe, paralel devlet kavramları, medya, internet üzerinde denetim kurma kararlılığı, karşımıza bir totaliter devlet, bir organik toplum projesi koyuyor.

Bu proje, demokrasinin seçimlere, siyasi iktidarın hükümete, hükümetin de lidere indirgendiği, yalnızca “egemen hakikat rejimiyle” çelişen değil, lideri eleştiren, hükümetin uygulamalarını sorgulayan seslerin de susturulduğu, devlete-toplum ayrımının kalktığı bir organik yapı kurmayı amaçlıyor.

Devlet-toplum, ekonomi-siyaset ayrımının kalktığı bu “organik toplumda”, devlet kurumlarına, güç noktalarına erişebilenlerin, bizim durumumuzda Müslüman entelijensiyanın, bu erişimden hareketle toplumsal artığa ulaşma olanağı elde etmesi, bu olanağı kullanarak servet yığmaya başlaması, medya vb., kültürel araçların neyi ne zaman dillendireceğine karar vermeye başlaması da artık yeni yasalara, egemen ahlak sistemine aykırı olmayan sıradan bir durum olmaya başlıyor.

Bu proje siyasilerin kişisel ihtiraslarından, seçimlerin dönemsel etkilerinden kapitalist devleti, ekonomiyi korumak, sermaye sınıfının uzun dönemli çıkarlarını güvence altına almak üzere şekillenmiş güçler ayrılığını, bağımsız medya geleneğini, organik devletin oluşturulmasının önündeki engeller olarak görüyor.

Bu saptamalardan hareketle:

1) AKP, toplumun hakikat-siyaset rejimlerini- biyopolitiğini- devletin biçimini değiştirme anlamında “devrimci” -Cumhuriyetle hızlanan modernleşme hareketine kıyasla değerlendirirsek bir karşı devrimci- bir partidir.

2) AKP hükümetleri Müslüman entelijensiyayı iktidar blokunun lider sınıfı konumuna taşımıştır.

3) Kurmakta olduğu devlet biçimi, lideri-partiyi-hareketi “bir”leştirmeyi, var olan yasa düzenini, “bir”leştirmenin özelliklerine uygun bir yenisi kurulana kadar askıya almayı gerektirmektedir.

4) Bu birleştirme, “bilginin” üretiminin denetiminin tek elde toplanmasını, dolayısıyla kayakların dağılımının tek elden yönetilmesini gerektirmektedir.

5) “bir”leştirme ancak milletin bekasını hedef almış bir “düşmana” karşı meşrulaştırılabilir

Öyleyse, hem, lidere reise Führer’e, Düçe’ye, Sezar’a rakip olacak dolayısıyla “bir”leştirme sürecinin verimliliğini aksatacak hem de kaynakların dağılımından lidere rağmen pay isteyecek unsurlar dışlanmalıdır.

Bu durum bir “ siyasal İslam içinde bir iç savaşı” gündeme getirir. AKP’nin liberal yol arkadaşlarını, kurucusu liderlerinin bir kısmını, cemaati tasfiye etme sürecini bu optikten bakarak okuyabiliriz.

Birlikte hareket edenlerin bir noktadan sonra ayrışmaya, düşmanlaşmaya, birbirleri hakkında konuşmaya, birbirlerini suçlamaya başlaması hareketin liderliğinin (AKP) entelektüel sermayesinin istikrarını bozar verimliliğini düşürmeye başlar.

AKP’nin entelektüel sermayesini aşındıran bir diğer etken de bu entelektüel sermaye ile realite arasında sık sık kendini dışa vuran uyumsuzluktur. Ülkede ve dünyada ki Realite, bu liderliğin anlığında oluşmuş resme benzemiyor. Bu resme göre hareket eden liderlik, projeleri iflas ettikçe ya “u” dönüşleri yapmaya çalışıyor ya da, aklındaki bu resme tutunmayı tercih ederek, türlü fantezilere sığınarak realiteden kaçmaya çalışıyor. Her iki durumda da bu kültürel sermaye, hareket içinde gündeme gelen güvensizlik ve kaygılar dan dolayı verimliliğini kaybediyor.

Müslüman entelijensiyanın kapitalist sınıfa dönüşme çabalarının zorunlu olarak gündeme getirdiği öncelikler (tekelci sermayenin çıkarı, uluslararası mali sermaye ilişkiler) ve bu öncelikleri ifade eden söylemler de bu entelektüel sermayenin aşınmasını hızlandırıyor.

Ancak bu açınma demokratikleşmeye değil baskıcılığa, benim “yeni faşizm” olarak nitelediğim sonuçlara açılıyor.

-Dünyada yükselen sağ-popülist dalga yeni bir tür hakikat rejimi oluşturabilir mi? Buradan çıkış konusunda nasıl bir entelektüel müdahale gerekmektedir?

Dünyada yükselen sağ popülist dalganın söylemine bakınca, faşist ideolojiyi getiren özellikler görüyoruz. Alt sınıfların dayanışma, toplumsal ekonomik güvenlik arayışı, büyük sermayeye kuşkulu bakışı, sıkıntılarına neden olan etkenleri anlama çabası gibi esas olarak haklı talepleri, bir sapkın ana gösterge (master signifier) altında bir araya konarak disiplin altına alınarak yeniden anlamlandırılıyor. Bu ana gösterge her zaman, suçlu yerine atanacak bir “öteki” tanımlanması ile ilgili oluyor. Geçen yüzyılın klasik faşizminde bu öteki “Yahudi” idi. Şimdi sağ popülizmin ideolojisinde çok benzer bir şekillenme görüyoruz. Bu kez “öteki” kavramının içini doldurmak görevine “göçmenler” atanmış durumda.

Her iki ideolojide de ilk dikkati çeken, sapkın ana gösterge de dahil, bu ideolojilerin tüm bileşenlerinin Aydınlanma’nın hakikat rejiminin içinde (Raymon Williams’in modernite üzerine bir saptamasını ödünç alırsak: karanlık yüzünde) olduğudur. Modernitenin bu yüzünde Irkçılık gibi sapkın bir inanca bile antropolojik, hatta genetik (bilimsel-rasyonel) gerekçeler sunulur.

Her iki ideolojinin maddi temelini oluşturan sınıf dinamiklerinin kapitalist üretim tarzına ve onun kriz dönemi içindeki dinamiklerine ait olduğunu söyleyebiliriz. Bu anlamda sağ popülizmin kendine özgün bir “hakikat rejimi” oluşturabileceğini düşünmüyorum. Nazizm ve faşizm yıkılınca o toplumların halklarının hızla “normalleşmeye” başlaması da bence bunu gösteriyor.

Sağ popülizm, ya da faşizm iktidara geldiğinde, ve devletin biçimi ona göre değiştiğinde “siyaset rejimi” (neyin siyasi olarak kabul edildiği-siyaset alanı içine alındığı) ile ilgili önemli değişiklikler oluyor ama bunlar hakikat rejiminin değiştiğini değil bileşenlerinin arasındaki göreli ilişkilerin yeniden düzenlendiğini gösteriyor.

-AKP’nin sermaye ve sınıf dinamiklerinde nasıl bir değişim yaşanmaktadır?

İlk soruya cevap verirken değinmiştim. Müslüman entelijensiya, kapitalist bir sınıfa dönüşmeye başlıyor, bu dönüşme ülkedeki büyük sermayenin (egemen tekelci sermaye) çıkarlarını uluslararası sermayenin ülkedeki varlığını güvence altına almayı, kısacası uyumlu bir “post-kolonyal” devlet olarak çalışmayı gerektiriyor. Bu noktada da , Harvey’in bir kavramını ödünç alırsak ortaya, önceki biçimlerin yeni biçime geçiş sürecine direnmesinden kaynaklanan bir “geçiş krizi” çıkıyor. Bu kriz, hem bu sınıfın iç yapısını, hem devlet makinesiyle ilişkisini, hem de hareketin kendisiyle ilişkisini de kapsamaya başlıyor. Bu dinamikler, “darbe” sonrası durum gösterdiği gibi baskı ve zorla aşılmaya çalışılıyor, OHAL kaçınılmaz olarak kalıcılaşıyor, demokratik haklar ve özgürlükleri hızla yok oluyor.

-Referandum sürecinin nasıl değerlendiriyorsunuz, evet ve hayır bloklarını nasıl çözümlersiniz? 

Referandum süreci OHAL altında yaşandı. Ayrıca “hayır” demek isteyenlere karşı fiziki ve simgesel şiddet uygulaması çok yaygındı. Ana muhalefet partisi bu koşulları kabullendi. Öyleyse bu anayasa oylamasının meşruiyetini daha baştan kaybettiğini savunmak olanaklıdır.

Referandumun sonuçları en hafif ifade ile şaibelidir. Daha kesin konuşmak gerekirse hayır çıkacakken, mühürsüz –geçersiz- oylarla evet çıkartılmıştır.

Bunlar bir yana, referandum “kültürel” bir toplumsal yarılma üzerinde yaşanmıştır. Sanayi işçilerinin yoğun olduğu mekanlarda sandıktan ağırlıklı olarak evet çıkması, hem önemli hem de açıklanabilir bir durumdur. Buna karşılık işçi sınıfının yeni parçasını oluşturan “orta sınıf proletarya” olarak tanımlanan kesimin ağırlıklı olarak hayır oyu verdiği anlaşılıyor.

İşçi sınıfının birinci kesimi, kapitalizmin krizinin en önemli kaynağı olan sanayi kesiminde çalışıyor ve sürekli haklarını işini, sendikalarını kaybediyor. Bu durum onu savunmaya, var olana tutunma çabasına kısaca muhafazakarlığa doğru itiyor. Bu yalnızca Türkiye’ye has bir durum da değil. “Sağ popülizm” denen olgunun toplumsal tabanına ve taleplerine bakmak yeterli. Buna karşılık, kapitalizmin gelişmekte olan yüksek teknoloji sektörlerinde, ağlara bağlı emek biçimleri ile, gayri maddi emek bağlamında hatta simgesel üretim alanlarında çalışan kesim, gelir, iş olanakları açısından geleceğe baktığı, bireysel özgürlüklerle, ülke dışında yaşananlara daha yakından ilgilendiği, ve eğitim düzeyinden dolayı ilgilenebildiği görülüyor.

-Hayır’ı büyütmek bu günün temel tartışması. Sizce hayır nasıl bir yol haritası izlemelidir?

Aslında Hayır bu haliyle bile yetirince büyüktür. Sorun Hayır’ın yetersiz olmasından değil sonuç almasının engellenmesinden kaynaklanıyor. Ülkede artık yerleşmiş olan “gerçeklik” evet sonucunu yarattı. Cumhurbaşkanının OHAL sonlandırılmalıdır çağrılarına karşılık, “huzur sağlanmadan olmaz” saptaması bu gerçekliğin gelecek seçimlerde de aynı sonucu yaratacağını gösteriyor. Sorun bu gerçekliğin sorgulanabilmesine, istikrarını bozulabilmesine, sınırlarının delinebilmesine ilişkin… Bunlar yapılabilirse hayır hem büyür hem de, daha da, önemlisi sonuç alır.

-Toplumsal ve siyasal muhalefetin bundan sonraki süreçte izlemesi gereken siyaseti konusundaki fikirleriniz nelerdir?

Birincisi: toplumsal muhalefetin önce hayır kesimini birleştirmeyi, rejime ilişkin düşüncelerini berraklaştırmayı amaçlaması gerekiyor. Hayı “cephesini” büyütmeye, evet diyenleri kazanmaya çalışmak, ikinci aşama.

İkincisi: Bu birleştirmenin ekonomik taleplere öncelik vererek yapılması olanaklı değil. Toplumsal bölünme bugün ekonomik değil kültürel eksende yaşanıyor. Bu bölünmenin ekonomik temelinin olmadığı anlamına gelmiyor. Ancak bu ekonomik temeli anlamaya çalışırken iktidardaki sınıf/tabaka/ neyse onun ekonomik özelliklerini, dini bilginin tekelinin ekonomik artığa ulaşmanın önemli bir aracı olarak kullanılıyor olmasının sonuçlarını düşünmek gerekiyor.

Kısacası önceliği kültürel biçimlere vermek, örneğin, laikliği, demokratik cumhuriyet biçimini (güçler ayrılığını, hukukun bağımsızlığını, kurallarının uygulanmasını) genel olarak özgürlükleri, kadın ve LGBT bireylerin haklarını savunmak, ekonomik talepleri de, bu kültürel taleplerle ilişkilendirerek vurgulamak gerekiyor. Bunların yanı sıra, aynı anda, Kürtlerin haklar ve özgürlüklere ilişkin kendi özgün taleplerini de desteklemek hatta dillendirmek, ulusal bağımsızlıktan söz ederken şovenizme karcı tavır almayı da unutmamak, içerde ve dışarda savaşa militarizme karşı çıkmak, “barış” talebini yükseltmek gerekiyor diye düşünüyorum.