AKP Dış Politikası “Yurtta Barış Dünya da Barış” ilkesi ve Türk Dış Politikasının gerçekçi değer ve süreçleri içinde değil, keyfi ve özentiye dayalı savruk bir süreç içinde şekillenmiş ve ülkemizin bu alanda itibarını sarsmıştır. Sürekli bozulan, yeniden kurulan ve yeniden dağılan ilişkiler dış politikadaki caydırıcılığımıza büyük darbe vurmuştur.

Türkiye’nin dış politikasında, 17’inci yılına giren Erdoğan yönetiminin hata ve yanlışları, öngörüsüz şekilde attığı adımlar ülkemizi hak etmediği konumlarla karşı karşıya getirmiş bulunmaktadır.

2019 yılına girerken, ülkemizin ve bölgemizin gündeminde geçen yıldan devreden dış politika sorunlarını kısaca ana başlıklarıyla sıralayıp, Türkiye’nin olası pozisyonları ve karşılaşabileceği sorun ve sıkıntılar açısından değerlendirdiğimde oldukça zorlu bir döneme girildiğini söylemek durumundayım. Tek adam diplomasisi aynen devam ettirildiği takdirde, Türkiye’nin başına çok ciddi badirelerin açılması kaçınılmaz olacaktır. Türk Dış Politikası’nda 2019 yılında gündeme gelmesi söz konusu olabilecek süreçleri şöyle sıralayabiliriz:

*Erdoğan-Trump görüşmesiyle oluşan mutabakat çerçevesinde IŞİD ile mücadele ABD tarafından Türkiye’ye zimmetlenmiştir. Erdoğan-Putin arasındaki Soçi mutabakatıyla da İdlib’te cihatçıları tasfiye görevini üstlenen Türkiye’nin bu çerçevede 2019’da radikal İslamcı terör örgütlerinin hedefi haline gelmesi ihtimali yükselmiş bulunmaktadır.

*Suriye’de PYD-YPG etkinliğini kırmayı hedefleyen Erdoğan yönetiminin olası bir Kuzey Suriye harekâtı, içerde ve dışarıda eş zamanlı olarak cihatçı terörle birlikte, PKK-YPG-PYD terörüyle de mücadeleden kaynaklı terör eylemlerinde yükselişi tetikleyebilir.

*Bölgesel Liderlik, Yeni Osmanlıcılık, Stratejik Derinlik vb. adlar altında uygulanan öngörüsüz, içe dönük propaganda amaçlı dış politikanın Türkiye’yi getirdiği nokta, yalnızlaşma ve dışlanma olmuştur. ABD-Rusya arasında denge politikasıyla kendisine manevra alanı açtığını zanneden Erdoğan yönetimi aksine şu anda ABD-Rusya arasında sıkışmış, manevra alanını yitirmiş konumdadır.

*Bu sıkışmışlık halinin en somut olayı Rahip Andrew Brunson olayı oldu. Casusajan-terör örgütü üyesi-PKK/FETÖ destekçisi diye itham edilen Brunson konusunda ABD’ye “Ver papazı-al papazı” diye meydan okuyan Erdoğan hükümeti ekonomik yaptırımlar ve kur krizi devreye girince bir günde Brunson’u tahliye edip, iki saat içinde havaalanında bekleyen özel uçakla ABD’ye gönderdi. Benzer ileri-geri dış politika örnekleri Almanya, Fransa, Hollanda ile de yaşandı.

*Rusya ile ilişkiler; 2015’teki uçak krizinden bu yana hep Türkiye’nin verdiği tavizler ve Rusya’ya sağlanan destekler üzerinde yürüyor. 2012’den bu yana değişmeyen 100 milyar dolarlık ticaret hedefi sürekli Rusya lehine işliyor. Ambargo ve yaptırımlardan bu yana Türkiye neredeyse Rusya’nın her talebini karşılarken, Rusya vizeden sebze-meyve ihracatına, müteahhitlik hizmetlerine kadar kısıtlamalarda küçük küçük adımlar atmayı tercih ediyor. Suriye’de de Halep’den cihatçıların boşaltılması, Doğu Guta’da kimyasal saldırı iddiasından vazgeçilmesi, İdlib’te cihatçıların tasfiyesi görevinin üstlenilmesi Türkiye’nin üzerindeki Rusya tavizleri.

*ABD’nin Suriye’den çekilmesiyle ortaya çıkacak güç boşluğunu doldurmaya ve Kuzey Suriye’ye girmeye heveslenen Erdoğan yönetimi hesabını tutturamadı. ABD’nin çekilme kararıyla meşruiyeti tescil edilen Esad yönetimine desteğini artıran Rusya, ABD’nin boşaltacağı yerleri Esad’ın doldurmasından yana tavrını koydu. Trump’ın sonradan çekilmeyi uzatma, Kürtleri korumaya devam çarkıyla gerçekten Suriye’den çekilip çekilmeyeceği de muammaya dönüşmüş durumda.

*Astana mutabakatına rağmen ABD ile kapalı kapılar ardında farklı pazarlıklara girişen Erdoğan yönetimine karşı bu kez YPG-PYD-PKK’nın Rusya tarafından kullanılması da göz ardı edilmemesi gereken bir olasılık.

*Bunun yanı sıra Türkiye’nin Rusya’nın onay vermeyeceği operasyonlara girişmesi halinde, İdlib’e başlatılacak Rusya destekli Suriye ordusu harekâtı, Rusya’nın elinde Türkiye sınırlarına cihatçıları ve 2 milyona yakın mülteci kitlesini yığabileceği bir başka koz olarak duruyor! Bu noktada Esad yönetiminin de Erdoğan yönetimini köşeye sıkıştırmak için bu fırsatı kullanmaktan kaçınmayacağını öngörmek durumundayım.

* Erdoğan yönetimi Fırat’ın doğusuna girmeyi ve Münbiç’e yürümeyi hedefleyen planlar yaparken, bu planlarda ABD ve Rusya’nın birlikte onayını almak, izin verildiği kadar hareket etmek durumunda. Bu olmadığı takdirde, ABD’nin Zarrab davası, Halkbank soruşturması, S-400/Patriot çekişmesi, F-35 satışının durdurulması gibi kozlarını devreye sokabileceğini, Rusya’nın da İdlib’te iltica kapılarını ardına kadar açabileceğini, Suriye hava sahasını açmayı reddedeceğini düşünmek gerek.

* Şam yönetimiyle diyaloga girerek PYD-YPG-PKK sorununu daha kolay yoldan ve TSK’yı cepheye sürmeden çözmek mümkün iken bunu reddedip, Esad’ı tanımamak tavrını sürdürmenin siyasi, askeri ve ekonomik faturası giderek kabaran şekilde 2019’a devretmiş görünmektedir.

*Doğu Akdeniz’de Güney Kıbrıs – Yunanistan – İsrail – Mısır ittifakıyla alanı daraltılmaya çalışılan Türkiye açısından Karadeniz’de de Rusya’nın Kırım’ı ilhakı ve Azak Denizi’ni tümüyle kontrol altına alması sonrasında bölgedeki askeri varlığını kat kat artırması hükümetin sessiz kalmayı tercih ettiği bir sorun olarak önümüzde durmaktadır.

*Buna ilave olarak Doğu Akdeniz’deki askeri varlığını artırarak Türkiye-Suriye üzerinden Ortadoğu’da belirleyici güç haline gelen Rusya, önümüzdeki dönemde en ufak bir sorun ya da kriz anında Türkiye’yi kuzeyden ve güneyden köşeye sıkıştıracak konuma geldi. Hükümetin doğal gaz ve Nükleer enerji başta olmak üzere Rusya’ya bağımlılığı artırıcı yöndeki adımları, S-400 alımıyla askeri açıdan da bağımlılığı pekiştirmektedir. Hükümet, Rusya karşısında kendi kendisini ve Türkiye’yi seçeneksiz bırakacak adımları geleceği hesap etmeksizin atmakta, Rusya’nın Karadeniz, Ortadoğu, Doğu Akdeniz’deki hegemonyasını pekiştirici hamlelerini sessiz ve çaresiz şekilde izlemekle yetinmektedir.

*Cemal Kaşıkçı cinayeti ve IŞİD’in kafa kesme eylemlerinden farksız böyle bir devlet vahşetini Türkiye’nin en büyük kentinin ortasında işlemekte sakınca görmeyen Suudi Arabistan karşısında hükümetin sergilediği tutum tam anlamıyla bir acizlik örneğidir. Suudilere karşı elindeki güçlü kozlara rağmen ne siyasi ne de diplomatik hiçbir yaptırım adımı atamayan Erdoğan yönetimi, doğrudan Suudi yönetimini ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ı işaret eden bulguları ABD ve diğer batılı ülkelerle paylaşarak, Suudileri sıkıştırmaya çalışmaktan öte bir şey yapamadı.

*Türkiye’nin uluslararası itibarı ve güvenilirliği bu vahşet ile ağır yara alırken, hükümetin bulguları siyasi pazarlık amacıyla kullanma girişimleri de boşlukta kaldı. Birleşmiş Milletler’in uluslararası soruşturma çağrılarını duymazlıktan gelen Erdoğan yönetimi uzun yıllar unutulmayacak bu insanlık dışı vahşet ve diplomatik skandalda çok ağır bir zafiyet sergiledi.

*Erdoğan yönetiminin daha ileri gidemeyeceğini gören Suudiler ise “hem suçlu hem güçlü” yaklaşımıyla, Suriye’de ve Aden Körfezi’nde, Kızıldeniz’de Türkiye’yi bertaraf etmeye dönük bölgesel oluşumların öncülüğünü ele alarak, siyasi, ekonomik, askeri karşı hamleleri peş peşe devreye koymaya başladı. Kaşıkçı olayı gündeme gelen Türkiye-Suudi Arabistan gerginliği 2019 yılına devreden ve Türkiye’nin önüne ilave sorunları taşımaya aday bir konu olarak önümüzde duruyor.

*2016’dan bu yana hızla irtifa kaybeden AB ilişkilerinin önemini art arda yaşanan ekonomik ve siyasi badireler sonrası anlayan Erdoğan yönetimi, 2018’de AB ile ilişkileri normalleştirme adımları atmaya yöneldi. Hızla uzaklaşılan AB demokratik, insani, yargısal ve adalet kriterleri, düşünce ve ifade özgürlüğündeki erozyonlar ilişkilerdeki gerilimin ve mesafenin kapatılmasındaki açığı büyütmüş durumda.

*Hükümetin de AB ile ilişkileri demokratikleşmeden ziyade, ekonomik krizden çıkışa destek amacıyla kurgulaması ve AB’nin mültecilere karşı sınır bekçiliğini sürdürmesi, AB açısından da işlerine gelen bir yaklaşım. Bu yüzden tam üyelik projesini rafa kaldırdığını söylemekten çekinmeyen AB, Türkiye pazarını kaybetmeyeceği daha da hakim olacağı bir ekonomik model üzerinden ilişkileri sürdürme niyetini açıkça ortaya koyuyor. 2019’da da bu açıdan AB ilişkilerinde umutlu olmayı gerektirecek bir ışık görünmüyor. Ana hatlarıyla özetlemeye çalıştığım bu başlıklar ışığında, 2019’un dış politika açısından 2018’den daha iyi olacağını düşündürecek bir unsur ortada olmadığı gibi, daha kötüye gitmesi konusunda ise ucu açık bir sürecin söz konusu olabileceği gözleniyor.