En son İstanbul İstiklal Caddesi’nde IŞİD’li teröristin gerçekleştirdiği terör eylemi ile birlikte Türkiye, terörün sıradanlaştığı bir ülke haline geldi.
İstanbul’daki saldırı’dan önce Ankara Kızılay’da PKK’lılar tarafından gerçekleştirilen saldırıyı da düşündüğümüzde; “terörle yaşamaya alışmamız lazım” diyenlerin bunu bazı “bilgilere” dayanarak söylediklerini anlıyoruz.

Son 5 ay içinde 3’ü Ankara, 2’si İstanbul’da olmak üzere 5 büyük terör eylemi gerçekleşti. İstanbul ve Ankara neredeyse hayalet şehre döndü. Terör ülkesi algısı nedeniyle turizm çökme noktasına geldi.

Sadece Batı’da değil, 20 Temmuz’dan itibaren Güneydoğu’da PKK ile mücadele adı altında süren adı konmamış savaş hali ile “terör” ve “şiddet” gündelik hayatımızın parçası oldu. Hayatımızın parçası olduğu ölçüde de kanıksayıp, sıradanlaştırdık. 

Sanırım en büyük tehlike de bu. Çünkü, terör ve şiddetin kanıksanması toplumsal tepki refleksimizi de yok etmektedir.

Suruç, Ankara Garı, Sultanahmet, Ankara Merasim Sokak, Ankara Kızılay ve İstanbul İstiklal Caddesi’nde gerçekleşen terör eylemlerinin faillerinin emniyet ve istihbarat tarafından ya takip edildiklerini ya şüpheli olarak arandıklarını öğrendik.

Buna rağmen bu eylemler önlenemedi.

MİT’İN GÖREVİ NEDİR? 

Gerçekleşen altı terör eylemi de büyük eylemlerdir. Bu eylemleri, önlemesi gereken emniyet ve istihbaratın bu süreçte büyük zaafları vardır. Bu zaaf karşısında her iki kurumdan da hiçbir istifa gelmedi. 

İnsan sormadan edemiyor; Emniyet’in MİT’in görevi nedir?

Belli her iki kurumun görevi terörü önlemek değil. Onların önceliği Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidarı korumak. Tüm yaşadıklarımız, devleti kurumlarının, toplumu ve devleti korumaktan çok iktidar ve o iktidar sahiplerinin korumaya öncelik
vermesinin sonuçlarıdır 

Nedir bu kurumların öncelikleri? Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidarın, “öteki”, “hain” ve “düşman” ilan ettiklerini fişleme ve gözaltına alma, tutuklama.  Önceliği bu olan kurumlardan terörü önlemelerini beklemek sanırım haksızlık olur.

Onun için bu kadar zaafa rağmen, tek bir kişi çıkıp “istifa” etmedi. Belli ki istifaya, “erdemli bir davranış” değil, “surda açılacak gedik” olarak bakıyorlar.

1 KASIM STRATEJİSİ İLE BAŞKANLIK SEÇİMİ 

Terör ve şiddetin sadece Güneydoğu’da süren adı konulmamış savaş dışında Batı’yı bir anlamda Türkiye’yi de esir alması siyasi iktidarın iradi bir tercihin sonucudur.

İzlenen bu strateji, 1 Kasım 2015 seçimlerinde denendiği ve başarılı olduğu için bir kez daha denenmektedir. Terör ve şiddetin gündelik hayatımızın parçası olması; emniyet ve MİT’in bu kadar işlevsiz kalması da bu stratejiye hizmet etmektedir. 

Çözüm sürecinde iktidar gözetiminde Kandil’e çevrilen Güneydoğu, şimdi Türkiyelileştirilmeye çalışılıyor. Bu açıdan bölgede PKK’ya karşı başlatılan, terörle mücadeleden çok 1 Kasım seçimlerini kazanmak için yürütülen planlı bir stratejiye dönüştürülmüştür. 

Adı konulmamış savaş ortamını yaratanlar, onu başlatanlar, onu sona erdireceklerini vaat ederek seçmenden oy istemiş ve başarılı olmuştur.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, IŞİD ve PKK terör eylemlerinin ülke içinde yarattığı güvenlik endişesini bu kez de Başkanlık için oya dönüştürmeyi hedeflemektedir. İktidara yakın medya tarafından atılan “ya başkanlık ya kaos”, “ya istikrar ya kaos” manşetleri bu anlayışın bir sonucudur.

DEMOKLES KILICI OLARAK ŞİDDET

Terör ve şiddetin, toplumun başında “demokles kılıcı” olarak sallandıkça Cumhurbaşkanı Erdoğan yapılacak seçimde toplumun başkanlık sistemine razı olacağını varsaymaktadır. 1 Kasım’da elde ettiği başarıyı bunun için referans kabul etmektedir. 

Burada sorumluluk ise hem siyasete hem de topluma düşmektedir. 

Siyaset ve toplum, iktidarın hem yangın çıkarıp hem de bu yangını söndürmek için seçime gitmesine bir tepki vermiyorsa daha büyük felaketleri yaşaması da kaçınılmadır. Çünkü iktidar ömrünü uzatmak için her zaman daha çok şiddete belki de savaşa ihtiyaç duyacaktır.

Bunun için terör ve şiddet karşısında, siyaset ve toplum el ele vermelidir. Siyaseti Meclis’le sınırlı tutmayan bir siyasallaşmanın kamusallaşması gerekmektedir.

Bunun olmaması durumunda; Erdoğan ve AKP iktidarı izlediği dış politika ile Türkiye’yi bölgede daha çok yalnızlaştırıp tehditlere açık hale getirecektir. Aynı zihniyetle yapılan iç politikanın ise Türkiye’yi zihnen ayırma; duygusal olarak da koparma riski vardır.