Cuma, Nisan 12, 2024

Ekonomide değişim ve siyaset

Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri ekonomideki dönüşümü gerçekleştirememesi oldu. 21. yüzyılın ilk çeyreğini bitirmek üzereyiz ama Türkiye ekonomisi denince hâlâ sanayi şirketlerinin adlarını telaffuz ediyoruz.

En yalın anlatımla, feodal dönemin gerçekliğinde insanlar kanlarına göre ayrılıyorlardı. Bazılarının kanının soylu olduğunda herkes hemfikirdi. Seninki kırmızı ama onunki mavi. Yani, mavi değil ama mavi. Bugün için hiçbir geçerliliği olmayan bir düzen epey bir süre sürdü gitti. Derken, bu meşruiyetin kaynağı sorgulandı. Gücünü Tanrı’dan alan bir kişinin hikmetinden sual olundu. Suali soranlar da bu sorgulamayı “millet” adına yaptıklarını söylediler. “Nation” terimi “doğmak” kelimesinden türedi. Dolayısıyla, “millet” kutsallaştı. Ayrışma ise kan yerine sermaye üstünden oldu.

Tarihin bu faslına geldiğimizde iktidar mavi kanlı aristokrasiden sermaye sahibi burjuvaziye geçti. Sermaye sahibi bu sınıfın bir pazar ihtiyacı hasıl oldu, aslında olan biten zaten bu ihtiyacın sonucuydu. Bir ulus birlikteliği fikri ancak ve ancak kapitalist sistemin ulusal pazar ihtiyacıyla akla gelebilir. Niye? Çünkü pazara ihtiyacınız var ve küreselleşme öncesine bütün dünyayı ortak pazar hâline getirmeniz mümkün değil. O zaman belirlenmiş bir alanı ulusal pazar olarak örgütlemek gerekiyor. Bunu der demez, “milliyetçilik” -ve mütemmim cüzü olan “öteki”- ile tanıştık.

Milleti “millet” yapan nedir? Daha düne kadar millet olmayan topluluk ne oldu da kendini milleti için feda edebilecek düşünceye geldi? Şu “ulus-devlet”i oluşturanın ne olduğuna bakalım. “Belirlenmiş bölge” geliyor akla ama değil, o on dördüncü yüzyıl krallıklarında da vardı. İdeoloji değil, o daha sonra gelecek. Tarih hiç değil, o yazana göre şekillenir. Dil? O da değil, Kürtler on yıllarca Türkçe bilmedi ama Türkiye’nin ulus-devletliğine halel gelmedi.

Tevhid-i tedrisat, evvela bir eğitim birliği olacak. İkincisi, vergi birliği. Üçüncüsüyle, askerlik, herkes hayatının bir döneminde asker olmalıdır -milliyetçilik, eril bir kavramdır. Dil, ortak kültür vs bunlar sonradan gelir. Evet, yaşadığımız çağda, ulus-devletler artık çözülüyor. Avrupa Birliği olarak çözülüyor veya parçalanıyor.

Küreselleşme ve ulus-devlet, yukarda saydığım gerekçelerden ötürü birlikte gidemeyecek kavramlar. Ulus-devlet kavramını yaratan “ortak pazar” ihtiyacı artık azmanlaştığı için küreselleşmenin önüne set çekmek de mümkün değil. “Ulus-devlet”i yaratan bu arayış, uzunca bir süredir büyümek -bunu yaşamak diye de okuyabilirsiniz- için kendi yarattığını öldürerek yoluna devam etmeye çalışıyor.

Dolayısıyla, bugünü açıklamak için kullanılan kavramlar bize Sanayi Devrimi’nden miras ve artık eskidi. Sosyal medyadaki bir genç için “ulus-devlet” pek bir şey ifade etmiyor çünkü “bir tıkla” Tanzanyalı arkadaşıyla Haiti’deki anlık gelişmeler üstüne İngilizce tartışıyor… Ya da “küresel ısınma” dediğimiz felaketle dünyaca başa çıkmak zorundayız. Brezilya’daki ormanların katledilmesi dünyanın ortak sorunu, o ülkenin içişleri deyip geçilecek bir şey değil.

Dolayısıyla, o müphem “tam bağımsızlık” kavramı da bugünün dünyası için pek bir şey ifade etmiyor. Herkesin birbirine bağlı ve hesap vermek zorunda olduğu, birbirini denetlediği bir çağda yaşıyoruz.

Ulus-devlet fikrinin eskimiş olduğunu kabul ettiğimizde örgütlenme modelinin de anakronik olduğu çıkıyor ortaya. Ama bir şeyin anakronik olması onun olmadığı anlamına gelmez, bilakis onun çağdışı da olsa hâlâ yaşadığını gösterir. Yani, bir adım atıldı belki ama diğer ayak henüz kıpırdamadığı için dünyada bir dengesizlik mevcut. Şöyle şematize edeyim, Meksika sınırına duvar örmek, Brexit, dışa kapanmacılık gibi uğraşlar ilerdeki ayağın geri gelmesine yönelik.

Kısa vadede bunlar prim yapsa da o ayağı geri getirecek ölçüde güçlü olmadıklarına eminim. Yozgat’ın bir köyündeki kız, Milano’da ya da Paris’teki son modayı takip edebiliyor, yüz yüze hiç görmediği oradaki arkadaşlarıyla saatlerce konuşabiliyor vs. Bu kızın yetiştirdiği çocuğa en büyük milletin bizimki olduğunu, yabancıların düşmanlığını, toprağın kutsallığını anlatmak mümkün olmayacak. Hele torununa hiç olmayacak. Torununun torunuysa bu konuları muhtemelen yüzünde bir tebessümle tarih kitaplarından okuyacak -anlatacak kimse kalmadığı için.

Teknolojik devrim toplumu baştan aşağı dönüştürdü, dönüştürmeye de devam ediyor. Mesela, ilk kez küçükler büyüklere bir şey öğretiyorlar. Her neslin bir öncekine göre âlet kullanma becerisi daha yüksek ve öğreteceği bir şey var.

YENİ EKONOMİ

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte kapitalizm, sosyalizme nazaran güne uyum sağlamayı daha iyi becerdi. Mesai saatlerinin kısalması gibi sosyalizme ait olan işleri de yaptı. Böylece, köşeli ideolojiler döneminden biraz daha ebru motifi gibi iç içe geçmiş bir döneme girdik. İnternetin hayatımıza girmesiyle birlikte, küçük işletme açmak için finansman maliyetine gerek kalmadı.

Elli sene önce ayakkabı satmak için bir dükkân açmanız, birilerini istihdam etmeniz, mal stoklamanız, sabit giderleri hesap etmeniz vs. gerekiyordu. Bugün bunların hiçbirini yapmadan oturduğunuz koltuktan o dükkânı açabilir, hatta daha da verimli işletebilirsiniz. GAFA ekonomisi (Google, Apple, Facebook, Amazon) döneminde artık Sanayi Devrinden çıktığımızı söyleyebiliriz. Hayat, üretim araçlarının hızına paralel değişir. El tezgâhından konfeksiyon atölyesine geçmek ne ölçüde dönüştürücüyse, yeni dönem de öyle.

Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri ekonomideki dönüşümü gerçekleştirememesi oldu. 21. yüzyılın ilk çeyreğini bitirmek üzereyiz ama Türkiye ekonomisi denince hâlâ sanayi şirketlerinin adlarını telaffuz ediyoruz. GAFA örneğini verdim ama Silikon Vadisi’ndeki şirketleri düşünün. Sizce, bu devirde, buzdolabı üreterek müreffeh bir ülke olmak mümkün mü? Buzdolabı -ya da otomotiv, metalürji- üretmeyi küçümsemiyorum ama demek istediğim, bilişim teknolojisi devrimini yapamıyorsanız büyüseniz de mukayeseli olarak sürekli gerilemeniz kaçınılmaz olacağıdır.

Türkiye, bu yirmi beş seneyi aşağı yukarı AKP iktidarında geçirdi. Şu çeyrek asırda kendi hayatınızda ne çok şeyin değiştiğini düşünün, yaptıklarınız yapmadıklarınız, hiçbir şey olmasa bile siz değiştiniz. Gelgelelim, Türkiye ekonomisinin lokomotifi olan şirketler değişmedi. Apple geldi, General Motors denince insanın dili nostaljik bir şarkı söyler gibi oldu. Boston Dynamics öyle, yapay zekâ, sayısız şirket. Böyle olunca, Amerikan ekonomisi dünya ekonomisinin yüzde yirmi beşini sırtlandı.

Koskoca Boeing’in ya da – “Fordizm” tabirini yaratan- Ford’un Facebook’un yanında esamisi okunur mu bugün? Zıpçıktı bir oğlan, fikrini geliştirip sanayi toplumunun en kudretli şirketlerinin bütün hisselerini birkaç senede toplayacak hâle geldi. Türkiye’de bir oyun yazılım şirketinin 1 milyar dolarlık satışa ulaşması gazete haberlerinde şöyle bir göründü kayboldu ama gün geçmiyor ki devletin en tepesinden inşaatın lokomotif sektör olduğuna dair çeşitli açıklamalar işitmeyelim. İnşaatın lokomotif görüldüğü bir yerde geleceğin toplumunu tahayyül dahi edemezsiniz. Yeşil dönüşüm, temiz enerji, karbon ayak izi gibi devrimleri gerçekleştiremezsiniz.

Marx’ın sözleri kendi çağı için çok geçerliydi. Bugün misal sömürü kavramının alıp aynı şekilde kullanamazsınız. Bir futbolcu veya CEO üretim araçlarının mülkiyetine sahip değildir ama… Dolayısıyla, keskin çizgilerle ayrışma dönemi geride kaldı. İşçilerin bugün prangalarından başka kaybedecekleri çok şeyleri var çünkü kapitalizm sürekli mal satmak ve büyümek zorunda.

Savaş kârlıysa savaşlar olur ama barış kârlıysa, yani savaşta ölmediği için tüketen insanlar daha çok kazandırıyorsa, barış hâkim olur. Ben dünyanın şu an arada debelendiğini ama tanklı toplu konvansiyonel savaşların yakın gelecekte biteceğini düşünüyorum. “Yakın gelecek” derken, insan ömrüyle sınırlı bir “yakınlık” değil kastım, toplumların ömrü. Muhtemelen torunlarımızın torunları dahi görmeyecek ama birkaç yüz sene toplumlar için nedir ki…

Soğuk Savaş bitti, Berlin Duvarı yıkıldı, SSCB çöktü… Sonucunda yepyeni pazarlar kapitalist dünyaya entegre oldu. Türkiye’de bile ortak ulusal pazarın kurulması Özal’la birlikte 80’lerdedir. Görece bir bolluk dönemi yaşandı, yaşanıyor. Reşat Nuri’nin Anadolu Notları’nı okuyup o güzergâhı bugün dolaştığınızı düşünün, uçsuz bucaksız bir fark göreceksiniz.

Teknolojik devrim toplumu baştan aşağı dönüştürdü, dönüştürmeye de devam ediyor. Mesela, ilk kez küçükler büyüklere bir şey öğretiyorlar. Her neslin bir öncekine göre âlet kullanma becerisi daha yüksek ve öğreteceği bir şey var. İhtiyarlar gibi “dünya kötüye gidiyor,” sakızını çiğnemeyeceğim ama “sanal” kelimesi bambaşka anlamlar edinerek ilk kez hayatımızın orta yerine oturdu. Sanal karttaki sanal parayla aldığınız sanal arsaya diktiğimiz sanal evi satabildiğiniz bir dönem bu.

Madem her şey değişip dönüşüyor, siyasetin sabit kalması da mümkün değil. Yeni dönemin yeni siyasetinin nasıl olacağını da bir sonraki yazıda tartışalım.

PolitikYol'da yayınlanan yazılar her gün öğlen mailinizde!

spot_img
PolitiYol Telegram'da

GÜNÜN YAZILARI

SÖYLEŞİLER

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,160TakipçilerTakip Et
60,616TakipçilerTakip Et
9,354AboneAbone Ol

GÜNDEM

ÇEVİRİLER

Bir Cevap Yazın

YAZARIN DİĞER YAZILARI