Acılar yumağının ortasındayız… Hayata bakışımız değişti… Ölüm haberleri şehit cenazeleri sıradanlaştı… 

Karaman’da çocuklarımızın hayatını karartanların utanmazlıkları, onları destekleyen siyasetçiler. 

Nice çocukların hayatlarını altüst etmiştir bu sapıklar! 

Rezaletin kol gezdiği, dokunulmazlığın olduğu bir Türkiye fotoğrafına bakarken gerçekten utanç duyuyorum. 

Toplumda bir suskunluk egemen… 

Şehit cenazeleri, ölümler… 

Aradan birkaç gün geçiyor, yaşanan acılara bir yeni halka ekleniyor, öncesi unutuluyor. 

10 Ekim Ankara katliamının göz göre göre geldiğini okuduk Cumhuriyet’te… 

Katliamın umursamazlığı neden? 

Canlı bombalar ortalıkta dolaşıp Ankara’nın içinde tur atarken yakalanmıyor. 

Katliam gerçekleştikten sonra yakalanıyor… 

Nerede kalıyor bunlar, kimlerden yardım alıyor? 

2.5 ton nitrat nasıl gözden kaçıyor, anlaşılır gibi değil. 

Bir düş kurmak istiyorum aydınlık günleri anlatan. Aşkı, sevdayı, sevgiyi, barışı, beraberliği, özgürlüğü… 

Göğün bitiminde günbatımı saatinde kanatları titreyen martıları, lacivert bir denizi,çocukların gülen yüzünü. 

Biliyorum siz de benim gibi düşünüyor, gözlerinizde yiten günleri, acıyla karışık bir sevdayı anımsıyorsunuz. 

Yaşam aşkın içinden fışkırmalı bir bahar sabahında… 

Ruhumuzu güzelleştiren kaygısız mavilikle yıkanmalı umutlar… 

Ve biz oturup düşünmeliyiz “vatan sağ olsun” derken taziye çadırlarında… 

Nusaybin’de terör örgütü PKK’yle çatışırken ağır yaralanıp GATA’ya kaldırılan, orada şehit olan Uzman Onbaşı Mustafa Karaman’ın ölümünden önce sosyal medyada paylaştığı mesajlar içimi acıtıyor içimi! 

“… Anlamanız için şehidin sizin evden mi çıkması gerekiyor!”

***

Şehitlerimiz o viran evlerden çıkıyor… 

Yoksulların çocukları şehit düşüyor, asker ve polis. 

mavilik önce grileşiyor, sonra karanlığa dönüşüyor. 

Kaygılarımız artıyor, yaşam sevincimiz yok oluyor… 

Başta ABD ve AB temel hak ve özgürlüklerin Türkiye’de olmadığını söylüyor, AP’den sert bir rapor çıkıyor… 

Avrupa Parlamentosu bugüne dek böylesine sert bir raporla Türkiye’yi eleştirmemişti. 

Peki biz ne yanıt veriyoruz: 

“Bu rapor bizim için yok hükmündedir!” 

Her şey açık seçik ortada… 

Rapor Türkiye’de düşünceyi ifade ve medya özgürlüğü, Güneydoğu’daki gelişmeleri ve Kürt sorununu içeriyor. 

Biz ne yapıyoruz tüm bunlar yaşanırken? 

Suudi Kralı’na devlet nişanı veriyoruz, “İslam Interpolü” kurulması için kolları sıvıyoruz. 

Bir bu eksikti işte… İslam Polis Teşkilatı kurulacakmış… 

Art arda gelen iki raporla Türkiye insan hakları konusunda ağır eleştirilere uğrarken biz bunları hiç önemsemiyoruz… Kendimiz çalıp kendimiz oynuyoruz. 

AB’yle müzakereler tehlikede, vizesiz Avrupa olanaksız bu süreçte. 

Peki, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Nils Muiznieks’in, Türkiye’deki sokağa çıkma yasaklarının “hiçbir üye ülkede” olmadığını belirterek “meşruiyetinden kuşku”duyduğunu açıklamasına ne diyorsunuz?

***

Toplu katliamları, çocuklarımıza tecavüz edenleri, kadınlara şiddet uygulayanları alkışlayanlar sosyal medyada cirit atıyor… 

Havuz medyasının karalama kampanyası tüm hızıyla sürüyor. 

Yitirdiğimiz canların yasını tutamıyoruz. Acılarımızı yüreğimize gömüyoruz. 

Toplumu ayrıştıranlar hayatımızı dilim dilim doğruyor… 

Kaskatı kesilmiş kumsallar bir gönül erincini saklamıyor artık. 

Duygularımız, düşüncelerimiz çoğalmıyor eskisi gibi.

Bir yazımda şöyle demiştim: 

“Direncimiz umuttur, acılarımız olsa da!” 

Şimdi aynı tümceyi yinelerken, yüreğimde derin bir sızının olduğunu anlıyorum… 

Günler, haftalar, aylar, yıllar yitip gidiyor hızla. 

Tarih iki boyutlu olarak hep karşımızda duruyor…