Cuma, Temmuz 1, 2022

Efendilerin arasında olmayan bir savaş, yeryüzünde var sayılabilir mi?

Burçak Sel
1987’de Ankara’da doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinden 2012’de mezun oldu. 2015’ten bu yana mülteci alanında çalışmaktadır. Dünya Evimiz Uluslararası Dayanışma Derneğinin kurucuları arasında olup, Derneğin Birleşmiş Miletler Mülteciler Yüksek Komiserliği ile 2019’dan beri yürütmekte olduğu projenin koordinatörlüğünü yapmaktadır. Mültecilerin İstihdamı bağlamında Sosyal Uyumu, Mültecilerin Türkiye’de Toplumsal Kabulü gibi alanlarda araştırma ve çalışmalar yapmaktadır. TED Üniversitesi, Göç Çalışmaları İngilizce Tezli Yüksek Lisans Programında burslu öğrenciliği devam etmektedir. Çeşitli gazetelerde öykü ve yazıları yayımlanmaktadır.

Olanı biteni tüm klişeliğine rağmen malum beşlinin (Fransa, İngiltere, Rusya, Çin, ABD) arasındaki dinamiklere bağlamamak için hiçbir sebep yok da diyebiliriz bir yanıyla. Çünkü biliriz ki klişeler tüm renksizliğine rağmen gerçektirler.

Dünya, geçmişinde sanki yeterince deneyimlememişçesine, 24 Şubat günü bir savaşa uyandı. Üstelik hemen herkesin, her iki dünya savaşındaki mücadele biçiminin artık kullanılmayacağı ve yerine başka türden mücadelelerin geçeceğiyle ilgili bir mutabakata varmasına rağmen. Fakat, bir ülke, 2022’de, ordusuyla bir başka ülkenin topraklarına, bir müddettir, tabiri caizse altını çize çize ima ettiği işgal amacıyla girdi. Ve 2. Dünya Savaşı sonrası dönemin nitelemesi olan “soğuk” luğun belki de ilk kez bu kadar sıcaklaştığı evrensel olarak kabullenilmiş oldu. Akıllara, acaba dünya, iki kez atlattığı belanın üçüncüsüne mi yuvarlanıyor sorusunun gelmesi son derece anlaşılabilir duruyor bu yüzden. Ancak, bu sorunun tüm ciddiyetiyle şimdi akla gelmesindeyse bir tuhaflık olduğunu söylemek gerekiyor.  Aslında soğuk savaş dönemi diye adlandırılan süreci sona erdiren Sovyet bloğunun dağılmasından ve hatta daha öncesinden beri hissi dışında hiçbir mücadelenin soğuk cereyan etmediğini ve dünyaya egemen büyüklerin, doğrudan dahil oldukları birkaç istisna dışında, her keresinde dolaylı olarak yer aldığı savaşların olanca sıcaklığıyla zuhur ettiğini de teslim etmek gerekiyor.

Nitekim uzun bir aradan sonra egemen bir gücün doğrudan müdahil olduğu böylesine bir savaş söz konusu oldu. Düzenin en büyük ülkelerinden biri, kendisi kadar büyük olmayan ama stratejik olarak kendisi için olduğu kadar karşısındaki güçler için de önem arz eden bir ülkeye savaş açtı. Rusya, kendisine en yakın yerleşim yerlerinden başlayarak Ukrayna’ya havadan, karadan ve denizden saldırmaya başladı. Maalesef ki diğer iki savaşa çok benzer stillerle. Bir diğer yandan, Ukrayna’nın başkenti Kiev’in düşürülme çabasının ardından burada verilen mücadele, görünen o ki uzun yıllar hafızamızda kalacak. Kimi görüntüler, haksız bir işgal karşısında gerçek bir halk direnişini bile sembolize ediyor denilebilir. Ancak, bu savaş, bir saldırının karşısında yer almak ve yer alanların tarafında olmanın ötesinde başka hususlara da kapı aralıyor. Elbette ki, Ukrayna, Rusya kadar büyük olmadığı için adalet terazisini ona göre kurmak gerekiyor. Ancak, Ukrayna’nın arkasında ona Rusya’nın dayatmak istediğinin aksine başka bir düzen dayatmak isteyenler de en az Rusya kadar büyük. Tam da bu yüzden büyüklerin kendi arasındakini, büyükler ve küçükler arasındakini ve küçüklerin kendi arasındakini birbirinden ayırmanın gerekliliğini konuşmak elzem. Tüm olanı biteni tüm klişeliğine rağmen büyüklerin, hâttâ malum beşlinin (Fransa, İngiltere, Rusya, Çin ve Amerika) arasındaki dinamiklere bağlamamak için hiçbir sebep yok da diyebiliriz bir yanıyla. Çünkü biliriz ki klişeler tüm renksizliğine rağmen gerçektirler.

Dahası, Rusya-Ukrayna savaşı Rusya karşısında hemen akla gelen diğer büyük yani Amerika ve onun kadim destekçisi Avrupa Birliği arasında gerçekleşiyor olabilir mi sorusu, konunun sembolik olanın ötesine geçmek için bize bir olanak sunabilir. Ancak daha da önemlisi şudur ki, bu savaşa kadar, soğuk savaş denilen süreçte ve sonrasındaki her türden çatışmanın gerçek bir savaşmış gibi değerlendirilmemesi ve dünyanın belli kısımları haricinde ortaya çıkanların gölgede bırakılmasıdır.

Oysa, örneğin bu savaştan tam 11 yıl önce patlak veren Suriye krizinde olanlar, geçmişte ve hâlâ Orta Doğu’nun ve Afrika’nın pek çok bölgesinde yaşanan çatışmalar, hatta Afganistan’ın neredeyse yarım asırlık durumu baz alındığında söz konusu soğukluk çoktan ılımaya başladığı iddia edilebilir. Kimi uzmanların Uzak Doğu olarak kategorize ettiği Hindistan ve Pakistan mücadelesinden yine Çin’in Sincar-Uygur bölgesine uyguladıklarına; Latin Amerika’daki iç çatışmalardan, Avrupa’nın bir kısmında zaman zaman olup bitenlere, kısacası dünyanın hemen her yerindeki yaşananlara bakıldığında, dünyanın yeni bir savaş haline sürüklenmesi yerine tüm bunları barış içinde olduğu düşünülen yer kürenin münferit olayları olarak dile getirmek ise laf-ı güzaftan başka bir şey değildir. Çünkü, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemden beri neredeyse hiçbir zaman, bir yerlerde sıcak çatışmanın gerçekleşmeyip bir silahın sivile doğrultulmadığını iddia etmek işten bile değildir.

Ancak, bu yerlerin makus talihi dünyanın merkezi olamamalarıdır diyebiliriz. Ve merkezler, kendi düzleminin ana belirleyenidir her zaman olduğu gibi. Bu doğrultuda, soğukluk yani bir bakıma teknolojik ve “aşırı” bilimsel mücadele yöntemleriyle birbirine üstün gelme durumu, büyükler arasında olabilir. New York Times ve Sputnik birbirine karşı olması haktır örneğin. Gerisi kocaman bir karabuluttur, içi görünmeyen. Büyük olmayıp bir de küçüklüğüne bakmadan “kendi aralarında” savaşmaya yeltenenlerin başvurduğu yöntemler ya da bir büyüğün kendi toprağındaki tahakkümüne direnenlere karşı başlattığı şey tüm el yakıcılığına rağmen sıcak savaş falan olarak görülemez. Tüm bunların hiçbirinde, şimdi yaşananlarda olduğu gibi, katledilen yüzlerce masum söz konusu olamaz. Hiçbirinde devletler ya da onları taşere eden gerici örgütler, bunlara karşı özgürlük mücadelesi verenleri hatta konuyla uzaktan yakından alakası olmayanları hunharca yok etmiyordur sanki. Efendilerin arasında olmayan bir savaş, yeryüzünde var sayılabilir mi?

Bahsini ettiğimiz yerlerin savaşlarının, dünya için Rusya ve Ukrayna’nın arasındaki savaş kadar ehemmiyet arz etmemesi, yuvarlaklığından emin olduğumuz dünyamızın en temel ve en basit eşitisizliklerinden biri olan doğu-batı ikileminin bir izdüşümünden başka bir şey değildir hâsılı. Klasik biçimdeki mücadelenin yeniden peyda olduğundan emin olmak için savaşın adresinin batıya kayması da ya da çocukların kurşuna dizilmesine bu kadar ver yansın etmek için iki Avrupa ülkesinin savaşmasını da beklemek gerekmez. Çünkü tıpkı bunda olduğu gibi, diğerlerinde de her ne kadar pek çoğunda resmi olarak iki devletin karşı karşıya gelmesi söz konusu olmasa da, tam bir savaş yaşanmaktaydı en alasından. Örneğin, kimi güzelim ülkelerin sokaklarına aylardır savaş tanklarından başka bir şeyin girmediği olabiliyordu ve hala olabiliyor.Taliban gibi bir örgüt, 50 yıldır, ne hikmetse bir türlü kurulamayan ya da kurulsa da varlığı su götüren bir hükümete karşı verdiği “haklı” mücadelede, kendinden olmayan her kimse onu tüm yaşam habitatıyla birlikte yok etmekten geri durmuyordu ve hala durmuyor. İran ve Irak arasında 8 yıl süren savaşta hayatını kaybeden bir milyona yakın insanın yaşadığını düşündüğümüzde bile, tüm varlığıyla o insanlar, Ukrayna’nın uğradığı zulum için bugün sokağa dökülen kimi ülkelerin metropellerine denk geliyor olacaktı çarpıcı bir biçimde. Elbette ki bu yaşananların hiçbiri, şu an yaşanan mağduriyeti hafifsetemez bizlere. Tıpkı bu yaşananların, geçmişte kalanları ve bu kadar güçlü dile getirilmese de hala yaşanıyor olanları hafifsetemeyeceği gibi…

Öyleyse, şekli yuvarlak olan bir şeyin doğusunun ve batısının güneşe göre belirlenmediğinden emin olarak diyebiliriz ki, büyüklerin yer almadığı bir oyun yoktur. Yer almıyor gibi gözüktüğü oyunlar olabilir yalnıca. Ve neticede her kirli oyunda mağduriyetin küçüklerce yaşanacağını bilenler bu oyunları bozabilir.

 

PolitikYol'da yayınlanan yazılar her gün öğlen mailinizde!

Burçak Sel
1987’de Ankara’da doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinden 2012’de mezun oldu. 2015’ten bu yana mülteci alanında çalışmaktadır. Dünya Evimiz Uluslararası Dayanışma Derneğinin kurucuları arasında olup, Derneğin Birleşmiş Miletler Mülteciler Yüksek Komiserliği ile 2019’dan beri yürütmekte olduğu projenin koordinatörlüğünü yapmaktadır. Mültecilerin İstihdamı bağlamında Sosyal Uyumu, Mültecilerin Türkiye’de Toplumsal Kabulü gibi alanlarda araştırma ve çalışmalar yapmaktadır. TED Üniversitesi, Göç Çalışmaları İngilizce Tezli Yüksek Lisans Programında burslu öğrenciliği devam etmektedir. Çeşitli gazetelerde öykü ve yazıları yayımlanmaktadır.
spot_img
PolitiYol Telegram'da
PolitikYol.com Podcast

GÜNÜN YAZILARI

SÖYLEŞİLER

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,160TakipçilerTakip Et
48,141TakipçilerTakip Et
9,354AbonelerAbone

GÜNDEM

ÇEVİRİLER

Bir Cevap Yazın

YAZARIN DİĞER YAZILARI