Cumartesi, Mayıs 21, 2022

Dünyanın Post-Politikadan Hiper-Politikaya Geçişi Nasıl Gerçekleşti?

Anton Jäger

2008 çöküşünden önceki yıllarda teknokratlar politik tartışmaların gündemden düşmesini sağladılar. Bugünse politika her yerde; ama dönüşü çoğu kişinin ümit ettiği şekilde olmadı.

Fransız roman yazarı Annie Ernaux, otobiyografisi The Years’ta[1] okuyucularına 1990’ların ortalarının politik panoramasını sunuyor:

Siyasetin öldüğü söylentisi ortalıkta dolaşıyordu. “Yeni dünya düzeni”nin gelişi ilan edilmişti. Tarihin Sonu yakındı. … “Mücadele” kelimesi Marksizm’e dönüş sayılarak gözden düşmüş, alay konusu olmuştu. “Hakları savunmak” denilince akla ilk gelen tüketici haklarıydı.

Ernaux’nun ilk olarak 2008’de yayınlanan kitabı Lehman Brothers iflas etmeden kısa bir süre önce piyasaya çıktı. İngilizce çevirisi ise ancak 2017’de, “popülist” on yılın sonunda basıldı. Kitap insanların özel hayatlarına çekildikleri bir dünyayı, teknokratlar göreve getirilirken politikanın ikinci plana atıldığı dünyayı anlatıyordu. Tony Blair küreselleşmeye karşı çıkmanın mevsimlerin gelişine karşı çıkmak gibi bir şey olduğunu iddia etmişti. Ernaux’un anılarını aktarırken söylediği üzere, “Bizi en çok neyin yıprattığını tam olarak bilmiyorduk: medya ve kamuoyu araştırmaları mı, ‘kime güveniyorsunuz’ soruları mı, yanıtlara dair yapılan küçümseyici yorumlar mı, işsizliği azaltma ve sosyal güvenlik bütçelerindeki açıkları kapatma vaatlerinde bulunan politikacılar mı yoksa tren istasyonlarının her daim bozuk olan yürüyen merdivenleri mi?”

Söz konusu dönemi takip eden yirmi yıllık popülist hengâmenin ardından Ernaux’nun tanıklığı bugün bize hem aşina, hem de değil. Kitabında bahsettiği hızlı bireyselleşme ve kolektif kurumların çöküşü hâlâ devam etmekte. Birkaç istisna dışında siyasi partiler üyelerini geri kazanamadı. Derneklere katılımda artış yaşanmadı. Kilise sıraları dolmadı ve sendikalar hızlı bir büyüme göstermedi. Tüm dünyada sivil toplum hâlâ derin ve uzun erimli bir krize saplanmış durumda.

Öte yandan Ernaux’un 1990’larına özgü çekingenlik ve kayıtsızlık bugün pek geçerli değil. Biden rekor bir katılımla seçildi; Brexit referandumu Britanya tarihindeki en büyük demokratik oylamaydı. Black Lives Matter protestoları kitlesel gösterilerdi; dünyanın en büyük şirketlerinin birçoğu protestolara destek vererek ırksal adalet örtüsüne sarındı.

Futbol sahalarında, en popüler Netflix dizilerinde, insanların sosyal medya hesaplarında kendilerini tanımlama biçimlerinde yeni bir “politika” biçimi var. Sağdaki birçok kişiye göre toplum artık aile yemeklerini, arkadaş buluşmalarını ve işyerlerindeki öğle yemeklerini bölen kalıcı bir Dreyfus Olayı tarafından ele geçirilmiş durumda. Merkez siyasetteki pek çok kişi için bu, hiper-politika öncesi çağa, 1990’larda ve 2000’lerde politikadan münhasıran piyasaların ve teknokratların sorumlu olduğu döneme bir özlem yarattı.

“Post-politika” dönemi açıkça sona erdi. Ne var ki yirminci yüzyıl siyaseti yeniden ortaya çıkmadı; yani kitlesel partiler, sendikalar ve işyeri militanlığı yeniden canlanmadı. Sanki bir aşama atlandı. Finansal Çöküş’ün damgasını vurduğu dönemde siyasallaşanlar, hiçbir şeyin, hatta bu dönemde uygulanan kemer sıkma politikalarının bile politik olarak tanımlanmadığını hatırlayacaklardır. Bugünse her şey siyaset. Ancak insanların her alanda yoğun bir şekilde politize olmasına rağmen klasik yirminci yüzyıl siyaseti olarak tanımlayabileceğimiz türden örgütlü çıkar çatışmalarına çok az kişi dâhil oluyor.

Popülist Dönem

“Post-politika”dan “hiper-politika”ya söz konusu geçişi anlamak için geride bıraktığımız fetret dönemini hatırlamakta fayda var. 2008’den sonraki yıllarda Berlin Duvarı’nın çöküşünü takip eden siyasi Buzul Çağı istikrarlı bir şekilde çözülmeye başladı. Batı genelinde “çatışan çıkarlar” hayaletini yeniden yükselten hareketler ortaya çıktı –Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Occupy hareketinden İspanya’daki 15-M’ye ve Britanya’daki kemer sıkma karşıtı gösterilere kadar–. Bu hareketler resmi siyaset alanı içinde yer almadılar ve “ne sağ ne de sol” söylemleri zaman zaman “anti-politik” olarak tanımlandı; ama yine de konsensüs çağına son verdiler.

Bu hareketler bildik başarısızlıklardan mustaripti. Alter-küreselleşme çağında mevcut olan yataylık fetişi Finansal Çöküş’ten sonra da devam etti ve bu durum etkili karar alma ile temsilci ve program üretme konusunda pek fazla alan açmadı. Gerçekten de ortam zaman zaman 1960’ları ve Jo Freeman’ın kaleme aldığı, 1960’ların ikonik makalesi The Tyranny of Structurelessness’da (Yapısızlığın Tiranlığı) eleştirilen hareketleri anımsatıyordu. Hareketlerden hareket partilerine geçiş bu sorunların üstesinden gelme girişimiydi, ancak çoğu zaman birçok başka sorunu beraberinde getirdi. Bu yeni oluşumlar merkez solu uyum sağlamaya ve değişmeye zorlasa da sosyal demokrat seleflerini ayakta tutan üye demokrasisinin önemini çoğu zaman öğrenemediler.

Ernaux romanında 1981’de oy verdiği Sosyalist Parti’nin genel merkezinden de söz eder. Fransız Sosyalistleri 1980’de, komünistler ve sosyalistlerden oluşan bir koalisyonla radikal bir sosyal reform programını yürürlüğe koymayı hedefleyen Başkan François Mitterrand döneminde partiye katıldılar. 2017’de Sosyalistlerin ülkedeki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde beşinci sırada kalması üzerine parti kadrosu binayı notere devretme kararı aldı. Yirminci yüzyıl sol siyasetinin kalesi satışa çıktı.

Bu dönemin ardından yeni ve garip parti formları ortaya çıkmaya başladı. Dijital partiler –solda La France Insoumise ile Podemos’tan merkezde Macron’un La République en Marche’sine ve sağda İtalya’nın Beş Yıldız Hareketi’ne kadar– daha az bürokrasi, daha fazla katılım ve yeni yatay siyaset biçimleri vaat etti. Gerçekteyse bunlar çoğunlukla projelerin etrafında inşa edildiği kişiliklere yoğunlaştırılmış güç sağladılar.

Britanya’da Brexit Partisi en azından daha dürüsttü. 2019 seçimlerinden önce bir şirket olarak kuruldu ve ancak Nigel Farage’ın kariyerine uygun olduğunu kanıtladıktan sonradır ki yoluna ciddi bir güç olarak devam etti. Tüm bu örgütler köklerinin toplumun yeniden siyasallaşmasında olduğunu iddia edebilirdi, ancak hiçbiri destekçilerini klasik siyasi katılım olarak tanımlanabilecek bir noktaya getirmedi.

Seçim oportünizmi kesinlikle bu yeni “hareketçiliğin” arkasındaki itici gücün bir parçasıdır. Çoğu Avrupa partisinin son zamanlarda hareket modeline geçişi ikili bir kaymayla birlikte gerçekleşiyor: parti üyelerinin sayısında uzun vadeli bir düşüş ve seçmenlerinde sürekli bir küçülme. Belçika bu eğilimin dokunaklı bir örneğini teşkil ediyor: Flaman Hıristiyan Demokratların 1990’da 130.000 üyesi vardı; şimdi ise sadece 43.000 üyeye sahipler. Aynı dönemde Sosyalistlerin üye sayısı 90.000’den 10.000’e düştü. Alman SPD 1986’da bir milyon üyeye sahipti; 2019’da ise bu rakam 400.000’in biraz üzerindeydi. Hollanda Sosyal Demokratları ise 2021 yılında 103.760 kişiden 41.000 kişiye geriledi. Hemen her yerde benzer bir hikâye yaşanıyor: eski kitle partileri politika tedarik ediyorlar (siyaset bilimcilerin demokrasinin “çıktı faktörü” dediği şey), ne var ki bu politikalar halkla ilişkiler uzmanları tarafından tüketiliyor.

İngiltere kısmen bu kuralın istisnasıydı. Jeremy Corbyn’in liderliğinde İşçi Partisi üyeliği katlanarak arttı ve en yüksek seviyesinde 150.000’in biraz üzerinde olan üye sayısı 600.000’e yaklaştı ve bunlar sadece destekçi değil, bir dizi anayasal ve oy hakkı olan üyelerdi: düzensiz aralıklarla da olsa seçim bölgesi toplantılarına katılabiliyor ve parti temsilcilerinin kim olması gerektiği gibi konular üzerinde söz sahibi olabiliyorlardı. İşçi Partisi içindeki Starmerite karşı-devriminin, üyeleri ve onların yetkilerini hedef alması şaşırtıcı değildi: üyelerin yetkileri ellerinden alındı, ayrılmaya teşvik edildiler veya doğrudan partiden atıldılar. Toplamda 150.000’den fazla kişi partiden uzaklaştı.

Buradan çıkan dersler Sol popülistler için oldukça acıydı. Son yıllardaki sol atılımların çoğu (Syriza’dan Podemos’a ve France Insoumise’e kadar) kendilerini yeni örgütler biçiminde ifade etmeye çalışsa da Corbynizm muhtemelen eski işçi sınıfı partilerini canlandırmaya yönelik son çabaydı. Dünün parti üyeleri artık uzun vadeli birliklere üye olmayı tercih etmiyor ve politikacılar parti kongrelerinde daha az direnişle karşılaşıyor.

Belçikalı sosyalist lider geçtiğimiz günlerde Instagram’daki takipçilerini gururla göstererek partisi içindeki yeni “start-up atmosferini” karşıladı ve partinin yeni çehresine övgüler düzdü. Gerçekten de partiler artık düzenli olarak “sosyal medya yöneticisi” ilanları açıyor ve mesajlarını fenomenler aracılığıyla yayıyor (Macron kısa süre önce başkanlık sarayında iki YouTube vlogger’ını ağırladı). Son tahlilde bu yeni dijital partiler ve onları doğuran hareketler, uzun sözleşmelerin olmadığı, son derece gayriresmi ve süreksiz, kısacık başlangıçlar ve girişimler etrafında düzenlenmiş post-endüstriyel ekonominin yadsımaları değil, ifadeleriydi.

Geçici işlerden diğer geçici işlere sürüklenen yurttaşlar işyerlerinde kalıcı ilişkiler kurmakta giderek daha fazla zorlanıyor. Aile, arkadaş ve internet çevreleri artık daha güvenilir sosyal ortamlar sunuyor. Söz konusu iki kutup en somut ya da en soyut dayanışma türlerini teşvik ediyor: sigorta fonları olarak aileler ve tamamen gönüllülük esasına dayalı bir birlik olarak internet.

Bu gönüllülük aynı zamanda çağdaş siyasete özgü olan sürekli protesto havasında da açık yankılar buluyor. Black Lives Matter protestolarını QAnon veya 6 Ocak isyanlarıyla birleştiren çok az şey var. Ahlaki açıdan kesinlikle birbirinden ayrı dünyalar: biri polis vahşetini ve ırkçılığı protesto ediyor, diğer ikisi ise hayali seçim sahtekârlığı ve komplo teorisi hareketleri. Ancak bu hareketler örgütsel açıdan birbirine benziyor: üye listeleri yok, takipçilerine disiplin dayatmakta zorlanıyorlar ve kendilerini resmileştirmiyorlar.

Sosyolog Paulo Gerbaudo yeni protesto hareketlerini organsız bedenler olarak tanımlıyor: sıkı ve kaslılar, ancak gerçek bir iç metabolizmaya sahip değiller. Otoriteryanizmin böylesine akışkan bir biçiminin günümüzün hizmet ekonomisiyle uyumlu olması pek şaşırtıcı değil. Değişken iş sözleşmeleri ve bireysel istihdam çağı kuruluşlar içinde uzun ve kalıcı bağları teşvik etmez. Belirli bir parti çerçevesine dâhil olmaksızın gevşek bir bağnaz grubunu yöneten liderlerle yatay ve hiyerarşik olanın tuhaf bir kombinasyonunu ortaya çıkarır.

Avusturyalı yazar Elias Canetti’nin 1938’de iki savaş arası Viyana’sında yayınlanan Crowds and Power[2] eseri bu tür bir liderlikten hâlihazırda bahsetmişti. Canetti’nin klasiğinin yazıldığı yıllar, 1930’ların büyük işçi ayaklanmaları dönemiydi. Bu işçi hareketi saldırgan bir sağcı karşı tepkiyi kışkırttı ve sonunda iki örgütlü kitle hareketi karşı karşıya geldi. Günümüzün QAnon cemaatleri ve karantina karşıtı protestolar “kitle hareketi”nden ziyade “sürü” gibi görünüyorlar: karizmatik fenomenler ve dijital demagoglar tarafından yönlendirilen kısa ve güçlü uyaranlara yanıt veren gruplar tarafından gerçekleştiriliyorlar. QAnon’a sempati duyan herkes bir Facebook grubuna katılabilir; tüm çevrimiçi medyada olduğu gibi burada da üyeliğin maliyeti çok düşük, üyelikten çıkış maliyetleri daha da düşük.

Liderler elbette tweet’ler, televizyon görüntüleri veya sözde Rus robotları ile bu sürülerin koreografisini yapmaya çalışabilir. Ancak bu koreografi sağlam bir örgütlenme değil, kitle temelli parti demokrasisinden kararlı ama aynı zamanda istikrarsız bir kopuş teşkil ediyor. Savaş sonrası partiler sıkı bir orta saha ve defans ekibine sahipken, yeni popülist partiler esas olarak yıldız oyuncular etrafında şekilleniyor. Gerbaudo’nun vurguladığı gibi günümüzün popülist liderleri medya hayvanları olarak ortaya çıkıyor.

“Post-politik” dönemden çıkarılacak olan ders, siyasetin kamusal alana yeniden dâhil edilmesi gerektiğidir. Ancak kitle örgütlenmesi yeniden ortaya çıkmadan bu yalnızca söylemsel bir düzeyde veya medyatik siyaset prizması içinde gerçekleşebilir: her büyük olay ideolojik karakteri açısından incelenir; bu, sosyal medya platformlarında giderek belirginleşen kamplar arasında ortaya çıkan tartışmalar üretir ve söz konusu tartışmalar her iki tarafın tercih ettiği medya organları aracılığıyla yeniden dağıtılır. Bu süreç boyunca çok şey siyasallaştırılır, ne var ki çok az şey kazanılır.

Bu dönemi birçok açıdan “post-politika”dan “hiper-politika”ya geçiş veya siyasetin topluma yeniden girişi olarak tanımlayabiliriz. Yeni “hiper-politikamız”, kişilerarası ve kişisel ayrıntılara odaklanması, bitmeyen ahlakçılığı ve mücadelede kolektif biçimde düşünme yetersizliği bakımından “post-politika”dan farklıdır. Bu anlamda hiper-politika”, “post-politika” sona erdiğinde gerçekleşen şeydir, kitle siyasetinin yokluğunda siyasi çatışmanın aldığı biçimdir. Burada insanların neye sahip olduklarına ve neleri kontrol ettiklerine dair soruların yerini insanların kim veya ne olduklarına dair sorular; sınıf çatışmasının yerini ise kimliklerin kolajlanması alır.

“Post-politika” açıkça sona eriyor. Ernaux’nun 2008’de belirttiği gibi “politikanın öldüğüne dair söylenti” artık yok oldu. Yeni “hiper-politika”, yirminci yüzyılda alıştığımız siyasete zayıf bir alternatif sunuyor gibi görünüyor. Ernaux da bunu kabul ediyor: kitabının sonunda okurları “bir daha asla gelmeyecek bir zamandan bir şeyler kurtarmaya” çağırıyor.

( https://tribunemag.co.uk/2022/01/from-post-politics-to-hyper-politics adresinden Pelin Tuştaş tarafından çevirilmiştir)

[1] Türkçe çevirisi: Seneler (2021), Can Yayınları, çev. Siren İdemen.

[2] Türkçe çevirisi: Kitle ve İktidar (2014), Ayrıntı Yayınları, çev. Gülşat Aygen.

PolitiYol Telegram'da

GÜNÜN YAZILARI

spot_img

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,450TakipçilerTakip Et
46,671TakipçilerTakip Et
9,284AbonelerAbone

EDİTÖR ÖNERİSİ

HAFTANIN ÇEVİRİSİ

SON HABERLER