Söyleşi: Pelin Teymur

Cumhuriyet’in 94. yılı dolayısıyla hazırladığımız “Cumhuriyet” dosyasında bugün, kentleşme ve çevre bilimleri alanının duayen hocası Prof. Dr. Ruşen Keleş ile “Cumhuriyet’in Ankara’sı”nı konuştuk.

Ankara’nın, Mustafa Kemal’in geldiği tarihten itibaren yeni devletin “karargahı” konumunda olduğunu ifade eden Keleş, Ankara’yı çağdaş bir kent yapmanın Cumhuriyet’i kuranların başlıca ideali olduğunu söylüyor.

-Ankara’nın bir başkent olarak inşası yaklaşık 90 yıl önceye dayanıyor. Her şeyden önce bir “başkent” inşa etmenin düşünsel temelleri nedir? Başkentin o yıllarda cumhuriyet modernizminin dışa açılan yüzü olarak planlandığı söylenebilir mi?

Ankara’nın başkent oluşunun 94. yılı 2017’de kutlanmıştır. Başkent’in Cumhuriyet ile yaşıt olması çok doğaldır. Cumhuriyet’in kurulmasına öncülük eden gerçek devlet adamlarının hareket noktası, İstanbul’un ve İstanbul hükümetlerinin yarı sömürge olarak, bir güvensizlik ve entrika kaynağı olduğu ve Yeni Türkiye’nin çıkarlarına ters düşen bir konumda bulunduğu inancıydı. Oysa, Ankara baştan beri devrime her türlü desteği vermekten çekinmemişti. Genç kuşakların ideallerine yabancılaşmış olan İstanbul artık başkent olarak kalamazdı. Bu nedenle, ulusun çıkarlarına ters düşen İstanbul’u bir yana bırakıp, Ankara’nı başkent yapılması çok doğaldı.

Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya geldiği tarih olan 27 Aralık 1919’dan itibaren, Ankara fiilen yeni devletin karargahı durumundaydı. Cumhuriyetin ilanından birkaç hafta önce, 6 Ekim 1923’te, İsmet İnönü ve arkadaşlarının TBMM’ye sundukları yasa önerisi, bu fiili durumu hukukileştirmeyi, Ankara’yı yeni devletin başkenti yapmayı amaçlıyordu. Falih Rıfki Atay’ın Çankaya başlıklı kitabında da belirttiği gibi, 20.000 nüfuslu bu kasabada Büyükelçilikleri yerleştirmek ve tutabilmek için, kendilerine bedava arsa verilmesi bile Büyükelçilikleri yeni “Başkent”te tutmaya yetmiyordu. Yunus Nadi, o günün Ankara’sı için “Çöl ortasında bir vaha” değerlendirmesini yapmıştı.

Yeni başkenti, her yönüyle batı ülkelerinin çağdaş kentlerinden biri yapmak, Cumhuriyeti kuranların başlıca idealiydi. Bu nedenledir ki, daha ilk günden itibaren, Ankara’nı planlı bir kent olarak geliştirilmesi gündemlerinden hiç düşmemiştir.

-Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ankara’nın imar planı için açılan yarışmada Atatürk’ün de onayıyla “Jansen Planı”nın seçildiğini biliyoruz. Dönemin koşulları dikkate alındığında genç cumhuriyetin başkenti için Jansen planını nasıl değerlendirirsiniz?

Ankara için 1920’lerin sonlarında açılan uluslararası imar planı yarışmasını kazanan Hermann Jansen’in hazırladığı plan o günün koşulları içinde, taşıması gereken tüm çağdaş planlama özelliklerine sahip ve gereksinmelere yanıt verebilecek bir plandı. Yanlışlık, Ankara’nın 50 yıl sonrası için nüfusunun 300.000 bin olacağına ilişkin bir verinin plancı Jansen’e verilmiş olmasıydı. Bu nedenle de, başkent nüfusunun 50 yıl sonra değil, 20 yıl sonra bu düzeye çıkmış olması tüm hesapları altüst etmiştir. Bunu yanı sıra, her dönemde olduğu gibi, arsa spekülatörlerinin kenti, plan kararları doğrultusunda değil, kendi çıkarları yönünde geliştirmekte direnmeleri de, Jansen’i, “Bu planın altından benim imzamı silebilirsiniz artık” demek zorunda bırakmıştır. Ankara’nın planlı gelişmesindeki bu yozlaştırıcı tutumlar daha sonraki yıllarda da artarak süregelmiştir.

-Özellikle Avrupa’daki başkentlere, kentlere baktığımızda neredeyse hepsinin tarihi dokularını koruduğunu görebiliyoruz. Ankara’ya baktığımızda ise özellikle Ulus ve Kızılay gibi başkentin önemli kamusal alanlarının tam tersi bir dönüşüm geçirdiğini söyleyebilmek mümkün. Bu bağlamda başkentin dönüşümünü nasıl okuyabiliriz?

Kent kimliklerinin korunması, bir birikim olan kent kültürüne saygılı olmanın göz ardı edilemeyecek özelliklerindendir. Tarih, kültür, doğa ve mimarlık varlık ve değerlerinin korunması konusunda, hem halka en yakın yönetim basamakları olan belediyeler, hem onlar üzerinde belli bir gözetim ve denetim yetkisine sahip bulunan merkezi yönetim temsilcileri, hem de halkın kendisi duyarlı olmak zorundadırlar. Ne yazık ki, bu duyarlılığın gereği, ülkemizde uzun yıllardan beri yerine getirilemiyor. Bunun başlıca nedeni, bu konulardaki duyarlılık düzeyini yükseltmeye yardımcı olabilecek eğitimin yeterince verilmemekte olmasıdır. Kent kültürü ve kentlileşme salt kentlerde oturmakla kendiliğinden sağlanamıyor. Hele de, son 30-40 yıldır yeryüzünü sarsmakta olan küreselleşme ve yeni liberal akımlar, bireyler için rant yaratma ve paylaştırmayı, kısaca “değişim değerini” ön plana çıkarıp, kentsel topraklardan “kullanım” amaçlarıyla yararlanmayı arka plana itebiliyor. Bu tehlikeli gidişin kentleri yönetenlerin tavır ve davranışlarına yön veriyor olmasından kültür ve mimarlık değerleri alabildiğine zarar görmektedir. “Kentlerimizin kadim kimliğinden koparıldığı” yaygarasını koparanlar, “kültür varlıklarını cami ile özdeşleştirme” yanlışlığını sıklıkla yinelemektedirler. Çünkü, onların “dava” dedikleri sorunun ne olduğu bellidir.

Ruşen Keleş kimdir?

1932’de Trabzon’da doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni (SBF) ve Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 1965’te doçent, 1971’de profesör oldu. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde iki dönem (1971-1975) dekanlık yaptı. ABD ve Japonya’nın çeşitli üniversitelerinde araştırmacı ve konuk öğretim üyesi olarak bulundu. AÜ SBF’de, ODTÜ’de, TODAİE’de, Bilkent Üniversitesi’nde, Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde kentleşme, yerel yönetimler, kentsel siyaset, çevre ve konut politikaları gibi dersler verdi. Halen AÜ SBF’de emekli öğretim üyesi olarak derslerini ve akademik çalışmalarını sürdürmektedir. Çeşitli dillerde yayınlanmış çok sayıda kitap ve makalesi bulunmaktadır.

Cumhuriyet Dosyası’nda yayımlanan diğer söyleşiler:

Sina Akşin: Türkiye’nin tekrar Atatürkçü-devrimci çizgiye gelmesi lazım

Fatih Yaşlı: Cumhuriyet eleştirisi, islamcılara ya da muhafazakarlara bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir

Metin Çulhaoğlu: Türkiye’de sosyalist hareketin üzerinden yürüdüğü pek çok alanı cumhuriyet açmıştır

İlhan Tekeli: Türkiye’de gerilim üzerinden siyaset yapmanın kökeni Demokrat Parti’dedir