HDP Grup Başkanvekili ve Kars Milletvekili Ayhan Bilgen, PolitikYol’un “Türkiye’nin Yeni Hükümet Sistemi”ni tartışmaya açtığı dosya kapsamındaki soruları yanıtladı.

Güçler ayrılığı olmadan bir başkanlık sisteminin tek adam rejimi olduğunu söyleyen Bilgen, “Yasama organından rahatsız olan, yargıdan rahatsız olan, yürütmeyi tek belirleyen haline getirmeye çalışan bir anlayış var. En azından 24 Haziran seçimlerinin ortaya çıkardığı aritmetik hala parlamentoda bir şeylerin zorla yapılabileceğini, muhalefet adına, gösteriyor. Bir sorumluluk var. Bu sorumluluğun etkin ve işlevsel olması partilerin performansına, tutumuna, dayanışmasına ve toplumsal talebi okumasına bağlı” dedi.

  • Yaklaşık 1 aydır yeni sistemi deneyimliyorsunuz. Öncelikle siz bu sistemi nasıl tanımlıyorsunuz? 

Öncelikle bir deneme yanılma süreci var. Planlanırken hiçbir şekilde risk analizi yapılmamış. Elbette siyasal sistemlerde reform yapılabilir, ihtiyaçlar eğer bunu şekillendiriyorsa. Değişimi yönetmek, bu değişimin kimin lehine ya da kimin aleyhine hangi sonuçlar doğuracağına dair de öngörüler geliştirmek gerekebilir. Bugün itibariyle görünen tablo o ki bu süreç adeta duvara çarpa çarpa öğreneceğimiz bir süreç gibi. En önemli krizlerden birisi de uyum konusunda anayasanın bağlayıcılık takvimine hiçbir surette siyaset kurumunun kendisinin uymadığı. Şimdi içtüzükle çalışıyoruz ve bu içtüzük yeni sisteme uyumlu değil. Altı ay içinde değiştirilmesi gerektiği halde üzerinden bir buçuk yıl geçti. Dolayısıyla aslında şu anda içtüzük ihlali yapıyoruz, yasaları askıya almış fiili durum oluşturuyoruz.

  • AKP kendini bürokratik oligarşi ya da vesayet sistemine karşı konumlandırıyordu. Kabine açıklandıktan sonra ona geri dönüş olduğu görülüyor. Siyaset alanı daraltıldı, sadece dışarıdan kadrolara görev tevdi edildi. Bu bağlamda kabinenin bu yapısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Vesayet nasıl kalkar, dünyada vesayette çıkış nedir, tabi ki her ülkenin aynı standartları yok ama asgari bildiğimiz şey şu; vesayeti geriletecek olan siyasetin demokratikleşmesidir. Siyaset demokratikleşmedikçe sadece vesayetin odağı değişir, vesayetin mağduru değişir ama vesayet sistemi ortadan kalkmaz. Görünen tablo şu ki; daha çok bürokrasiden rahatsız olunarak vesayet eleştirisi yapılıyordu ama kabinenin fotoğrafına baktığınızda son 2-3 yılın, OHAL uygulamasının sorumlusu olan isimler aynen devam ediyorlar. Burada vesayet bizim bildiğimiz kadarıyla güvenlik bürokrasisinden kaynaklanıyordu. Evet bir darbe ve sonrasında bir takım tasfiyeler yaşandı ama darbeler başarılı olsaydı ne yapılacaksa neredeyse onların hepsini yaşıyoruz şu anda. OHAL kalktı ama OHAL’in kaldırılışından sonra getirilen düzenlemeler de Terörle Mücadele Yasası’na yapılan eklemeler ve düzeltmeler de aslında neredeyse OHAL’in vesayet sisteminin daha uzun süre yani en az bir 3 yıl, devamı anlamına geliyor.

  • Yeni sistem tartışmalarında; örneğin Mehmet Uçum kitabında bunun “milli demokratik bir halk devrimi” olduğunu söylüyor ve Türkiye’de genel olarak bir askeri, yargı bürokrasisi olduğunu ve bunun artık tarihe karıştığını ifade ediyor. Siz bunu nasıl yorumluyorsunuz? 

Daha önce AB uyum sürecinde yapılan düzenlemeler de yanlış hatırlamıyorsam Kamu Güvenliği Müsteşarlığı tarafından kitaplaştırılmıştı ve bunun da ismi “Sessiz Devrim”dir. Bu iri lafları etmeyi genellikle seviyoruz ama o kitapta yazılanların neredeyse hepsi geri alınmış durumda. Demek ki devrim çok yerleşmemiş, kalıcılaşmamış, devrim çok çabuk biçimde karşı devrimle ortadan kaldırılmış. Peki devrimi yapan kimdi? Karşı devrimi kim yapıyor o zaman? Bu demokratikleşmenin faili, müsebbibi bu iktidarsa o zaman hak ve özgürlükleri geri alanlar hangi saiklerle bunu yaptılar?

Elbette ki Türkiye’nin değişime ihtiyacı var, çok net. Ancak değişimin ne yönde ve nasıl yönetildiğidir asıl sorun. Örneğin Balkanlar da bir değişim yaşadı, Kafkasya yaşadı, Ortadoğu yarıda kalan bir değişim arayışı içine girdi Arap Baharı’nda. Burada genellikle ne yazık ki toplum merkezli, hak ve özgürlükler merkezli değişim yaşayamayan rejimlerde, ülkelerde daha çok iktidarın yönetemez hale gelmesi karşısında krizi atlatmak için yaptığı göstermelik işler kalıyor geriye. Ne yazık ki reform ya da devrim diye tabir edilen şeyler genellikle konjonktürel, iyi planlanmamış ve daha çok da belli kesimlerin çıkarlarını gözetmeyi önceliyor. Kabineye baktığımızda çok net biçimde devletin sermaye, finans ihtiyacı, açığı neredeyse eğitim, sağlık, turizm gibi alanlar bu mantığa terk edilmiş durumda. Öbür taraftan güvenlik bürokrasisi İçişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı aynen devam ediyor. Bu ikisinin iç içe geçtiği ortamlarda, süreçlerde yani bir tarafta piyasalaşma, devletin borç batağına batması, kamu yararının geri plana itilmesi ve kamu kaynaklarının adeta peşkeş çekilmesi öbür tarafta da çok sert güvenlik politikaları var. Bu ikisi bir araya geldiğinde buradan toplumun çok geniş kesimleri lehine ya da ayrımcılığa, haksızlığa uğrayan dar gelirli lehine bir değişim genellikle çıkmıyor. Militarizm ile iç içe geçmiş bir piyasa modeli ile karşı karşıya kalıyoruz.

  • 16 Nisan ile başlayıp 24 Haziran ile sonlanan süreç sizce bir rejim değişikliği mi yoksa bir sistem değişikliği mi? HDP bundan sonraki süreçte nasıl bir siyaset izleyecek?

Rejim ve sistem kelimelerine yüklenen anlama göre neyin ortadan kalktığı, neyin yerleştirilmeye çalışıldığı konusunda bir tartışma ortaya çıkıyor. Burada bir kere daha somut, daha net olarak aslında güçler ayrılığı ortadan kalktı. Başkanlık rejimleri güçler ayrılığını güçlendirme iddiasıyla gelirler. Yürütmeyi de böyle rahatlatırlar, yargı güçlenir, daha etkili hale gelir. Güçler ayrılığı olmadan bir başkanlık modeli geliştirdiğinizde bu tek adam rejimidir. Bunun başka hiçbir izahı yoktur. Bunu Afrika ülkeleri de Orta Asya ülkeleri de böyle uygularlar. Türkiye de bunların yerli versiyonunu geliştirdi. Elbette ki “Yasama organının işlevi tamamen bitti” gibi bir şey çıkarmak doğru değil, çünkü burada yasama organından rahatsız olan, yargıdan rahatsız olan, yürütmeyi tek belirleyen haline getirmeye çalışan bir anlayış var. En azından 24 Haziran seçimlerinin ortaya çıkardığı aritmetik hala parlamentoda bir şeylerin zorla yapılabileceğini, muhalefet adına, gösteriyor. Bir sorumluluk var. Bu sorumluluğun etkin ve işlevsel olması partilerin performansına, tutumuna, dayanışmasına ve toplumsal talebi okumasına bağlı.

Sorunun ikinci kısmında ise HDP burada nasıl hareket edecek; elbette ki rejim değişikliği gibi de okusanız, sistem değişikliği gibi de okusanız sonuç itibariyle askıya alınan değerler, mekanizmalar hemen hemen aynı şeyler. Hak ve özgürlükler daha kolay askıya alınıyor, yürütmeye daha fazla yetki tanınıyor, daha önce yargı denetimine açık olan alanlar gittikçe daraltılıyor. Bu durumda yapılması gereken şey bir nostalji yapmak değil, biz teorik olarak geçmiş sistemin de sorunlu olduğunu düşünenlerdeniz. Eski sistem de sorunluydu ama şimdi o eski sistemin sorunlu haline bile tahammül edemeyen bir anlayış var. O dönemde azıcık işleyen, göstermelik demokrasi mekanizmaları bile rahatsız etti. Adil olmayan yargı bile tahammül edilemez noktada görüldü. AYM’nin, YSK’nın, yüksek yargının pozisyonu bunları çok net gösteriyor. Dolayısıyla burada biz geçmişe öykünme değil, bugünden kurtulma ve yarınları nasıl demokratikleştiririz, buna odaklanmak zorundayız.

Basmakalıp sistem tartışmaları yapmak yerine, bugünkü koşullarda güçler ayrılığını nasıl inşa edebiliriz ve yarın nasıl gerçekten hak ve özgürlükleri koruyacak mekanizmayı geliştirebiliriz buna odaklanmalıyız. Bugün ve dün tartışmasını aşmalıyız. Bence bugün ve yarına odaklanmalıyız. Bunun da biricik yolu şuradan geçiyor; siyaset ne kadar toplumsallaşırsa aslında o kadar sistem içi tartışmalar, kırılmalar, ayrışmalar o kadar toplum lehine sonuçlar doğurur. Biz yeni krizin aslında tek adam rejiminin kendisi olacağını düşünüyoruz. Daha önce yetkilerinin azlığından, yetki karmaşasından rahatsız olan örneğin bunun için enflasyonu düşüremediğini, faizleri indiremediğini, Türk Lirası’nın değerini koruyamadığını iddia eden bir yürütme vardı. Şimdi bütün yetkileri kendinde toplandığında artık bahane üretecek, mazeretlerin arkasına sığınacak bir durum yok. Artık bundan sonrası sistemin yeniden, önce bir tek elde toplanmasıysa, şimdi yeniden bu tek elin kendi içinde kırılmalarının yaşanmasıdır. Bu kırılmaların topluma nefes aldırması, toplumda bir rahatlamaya dönüşmesi ancak güçlü bir toplumsal muhalefetle olur. HDP’nin görevi de toplumsal muhalefeti cesaretlendirmektir, güçlendirmektir. Sistem üzerinde bir basınca, bir kamuoyu baskısına dönüşmesine aracılık etmektir.

  • Son olarak bu sistemin sürdürülebilir olduğunu düşünüyor musunuz? 

Aslında uzun zamandır yönetilemez bir ülke var. OHAL’e girerken OHAL’siz yönetemeyecekleri için OHAL’i tercih ettiler. Sonra OHAL ile de yönetemedikleri için seçime gittiler. Şimdi OHAL’i bitirdiler ama yine OHAL koşullarını kalıcılaştırıcı bir düzenleme yapıyorlar. Yani bir yönetememe hali olduğu, yönetme krizi olduğu çok açık. Bence bir sistemin krizini, neticelendirecek olan iki sahici kriz var. Birisi güvenlik politikası etrafında dönen kriz, dış politikaya da değen, toplumsal talep, hak ve özgürlüklere değen bir güvenlik krizinden bahsediyorum. Burada bir kriz olduğu ve yönetilemediği ortada. İkincisi de ekonomik kriz. Bu ikisi aslında doğrudan doğruya bir planlama becerisi gerektiriyor. Ekonomi ile ilgili neredeyse çaresizlik içerisinde her yolu deneyen ama yapısal, acı reçeteyi henüz toplumun önüne koymaya cesaret edemeyen bir iktidar var. İşin geldiği son nokta bu.

Ayhan Bilgen kimdir?

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi mezunudur. Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde Yüksek Lisans yapmıştır. MAZLUMDER Ankara Şube Başkanlığı ve genel yönetim kurulu üyeliği görevini yürüttü. Mayıs 2006′da Mazlum-Der 7. Genel Kurulu’nda, iki yıl için genel başkanlığa seçildi. Aynı zamanda Özgür Gündem ve Evrensel Gazetelerinde de köşe yazarlığı yaptı. 22 Temmuz 2007 seçimlerinde Bin Umut Adayları kapsamında Konya’dan bağımsız milletvekili adayı oldu.

Son dönemde, demokratik anayasa[1] üzerine çalışmalarıyla dikkat çekmektedir. 30 Mart 2014 Yerel seçimlerinde HDP ‘nin Adana Seyhan ilçesi başkan adayı olmuştur.[2] Haziran 2014’te HDP ikinci olağan kongresiyle Genişlemeden Sorumlu Eş Genel Başkan yardımcılığına gelmiştir.

2014 senesinde toplanan Demokratik İslam Kongresi kurucularındandır.

7 Haziran 2015’te yapılan genel seçimde 25. Dönem HDP Kars Milletvekili olmuştur.

1 Kasım 2015 tarihinde yapılan erken genel seçimde Kars ilinden tekrar seçilerek 26. Dönem Kars Milletvekili olmuştur.

2015 Ağustos ayında HDP’nin ilk parti sözcüsü omuştur.

Halen Kars Milletvekilliği ve HDP Parti Sözcüsü görevine devam etmektedir.

2015 Aralık Ayında İstanbul’da toplanan 2. Demokratik İslam Kongresi Koordinasyon Kuruluna seçilmiştir.

TBMM 26. Dönem TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Katip Üyesidir. 

“Türkiye’nin Yeni Hükümet Sistemi” Dosyası’ndaki diğer röportajlar:

Fikret Başkaya: Despotizmi dayatmak isteyenler, kapitalizmin en vahşi versiyonunu dayatmaya çalışıyorlar

CHP’li Özel: Kendi yaptığı anayasaya uymayacak kadar bir kötü niyetle karşı karşıyayız