Söyleşi: Pelin Teymur

Abant İzzet Baysal Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Fatih Yaşlı, PolitikYol’un “Türkiye’nin Yeni Hükümet Sistemi” dosyası kapsamındaki soruları yanıtladı.

24 Haziran sonrası yürürlüğe giren yeni sisteme dair önemli tespitler yapan Yaşlı, bugün Türkiye’de inşa edilen yeni rejimin, adı konulmamış bir şekilde paradigma olarak İslam’ı ve onun Sünni mezhebini kabul etmekte, egemenliğin kaynağını tanrıya dayandırmakta, kuvvetler ayrılığının ve hiçbir denetim/denge unsurunun olmadığı otoriter bir tek adamlığı yönetim tarzı olarak kabul etmekte olduğunu söylüyor.

Yaşlı, eğer Türkiye’de yeni bir rejim inşa edilmişse, ona karşı mücadelenin de öncelikle bu tespitten, ortada yeni bir durum olduğu tespitinden yola çıkarak yapılabileceğini; çünkü ancak o şekilde mücadelenin yönteminin, taktik ve stratejisinin belirlenebileceğinin altını çiziyor.

  • Hocam öncelikle en klasik soruyla başlayalım. “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” olarak tanımlanan yeni sistem 24 Haziran seçimleri ile yürürlüğe girdi. Sizce bu bir sistem değişikliği mi rejim değişikliği mi?

Eğer sistem değişikliğiyle kastedilen basitçe parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçişse, bunun eksik ve yanıltıcı bir tespit olduğunu, ortada açıkça bir rejim değişikliği bulunduğunu belirtmek isterim. Takip edenler bilecektir, ben Türkiye’nin son on yıldır yaşadığı dönüşümü en başından beri yeni bir rejim inşası üzerinden okumaya ve değerlendirmelerimi de bu yönde yapmaya çalışmıştım. En özet haliyle söylediğim de şuydu: “Rejimler anayasalar değişmeden de değişirler, bugün Türkiye’de yaşanan şey basitçe parlamenter sistemden başkanlık sistemin geçiş değildir, yeni bir kurucu felsefe, yeni bir egemenlik tanımı, yeni bir devlet-toplum ilişkisi öngörülmektedir.”

Buradan hareketle şöyle söyleyebiliriz: “Türkiye’de anayasa değiştiği için rejim değişmedi, rejim değiştiği için anayasa değişti.” Hatırlayın, daha ortada referandum tartışmaları dahi yokken Erdoğan çıkıp “anayasal düzeni/parlamenter sistemi bekleme odasına aldık” demişti, yani ortada fiili bir rejim değişikliği vardı. 15 Temmuz sonrası Bahçeli, başkanlığa destek verdiğinde de buradan yola çıkmış, “fiili duruma hukuki bir statü kazandırmak gerek” demiş ve referanduma giden süreci başlatmıştı. Dolayısıyla önce 16 Nisan’da ve sonrasında 24 Haziran’da aslında biz fiili durumun hukuki/anayasal bir statüye kavuşup kavuşmayacağına, rejim değişikliğinin resmileşip resmileşmeyeceğine oy verdik.

Peki rejim değişikliği basitçe parlamenter sistemden başkanlığa geçişe değil, bunun daha ötesinde bir şeye işaret ediyorsa, o “öte” ile kastettiğimiz şey nedir? Anlatayım. Rejimlerin bir paradigması, bir kurucu felsefesi olur, egemenliğin kaynağını ve devlet-toplum ilişkilerini tanımlama biçimleri olur. Bugün Türkiye’de inşa edilen yeni rejim, adı konulmamış bir şekilde paradigma olarak İslam’ı ve onun Sünni mezhebini kabul etmekte, egemenliğin kaynağını tanrıya dayandırmakta, kuvvetler ayrılığının ve hiçbir denetim/denge unsurunun olmadığı otoriter bir tek adamlığı yönetim tarzı olarak kabul etmektedir.

Ancak bu noktada özellikle gözden kaçırılmaması gereken bir nokta vardır. Hiçbir rejim boşlukta doğup, boşlukta işlemez. Yeni rejim açıkça Türkiye sermaye sınıfının çıkar ve talepleri doğrultusunda inşa edilmekte, sermaye düzeninin üzerinde yükselmektedir. Buna uluslararası düzlemde, Türkiye’nin kapitalist/emperyalist sistem içerisindeki yerini de dâhil edelim. Yeni rejim içeride ve dışarıda sermaye düzeninin bir parçası ve aynı zamanda ona bağımlı olan bir sistemdir. Sınıfı, emperyalizmi ve bağımlılık ilişkilerini denkleme dâhil etmeyen, meseleyi basitçe tek adam üzerinden okuyan hiçbir analizin yeni rejimi sağlıklı bir şekilde analiz etme şansı bulunmamaktadır.

  • Sistem değişikliği sonrası 1 ay gibi bir süre geride kaldı. Sizin ilk bir aya dair görüşleriniz, izlenimleriniz nelerdir?

Bu bir ay bize sistemin ne olduğunu ve nasıl işleyeceğini çok net bir şekilde gösterdi. OHAL güya kalktı ama süreklileşti, kanunların ve KHK’ların yerini büyük ölçüde CBK’lar, Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri aldı, devletin mimarisi bütünüyle değiştirildi, damadın ekonominin başına atanması ve bakanlıklara da iş adamlarının getirilmesi örneğinde görüldüğü üzere devletin bir aile-şirketine dönüştürülmesi süreci iyiden iyiye gözle görülür hale geldi, bunun yanı sıra bürokrasinin çeşitli kademelerine de belirli aile mensuplarının getirildiği görüldü, Meclis’in bir dekordan ibaret olduğu, herhangi bir fonksiyonunun kalmadığı, ülkede hala bir parlamento varmış gibi yapıldığı ama bunun gerçeklerle uzaktan yakından alakasının olmadığı çok neti bir şekilde anlaşıldı.

Öte yandan ekonomik krizin hissedilir hale geldiği noktada, başta sermaye sınıfı olmak üzere, düzen partilerinin, sermaye sınıfının ve hatta kendine “muhalif” diyen kimi kalem erbabının nasıl “millilik” adı altında iktidarın arkasında dizildikleri ve dolayısıyla AKP’nin zayıflayan hegemonyasına nasıl büyük bir katkı yaptıkları da gözlemlendi. Yani Erdoğan bu süreçte de, en azından şimdilik, kendi gücünü ve inşa ettiği rejimi tahkim etmeyi, hegemonyasını güçlendirmeyi başardı.

  • Bu süreçte sizce Meclis’in konumu nasıl olacak? Muhalefet partileri TBMM’yi etkin kılmak adına ne yapmalı, nasıl bir tavır ortaya koymalıdır?

Meclis’in herhangi bir konumu olmayacak. Muhalefet partilerinin ise TBMM’yi etkin kılacak bir araçları bulunmuyor. İktidar partisi zaman zaman Türkiye’de hala bir meclis varmış illüzyonunu devam ettirmek için Meclis’te birtakım mizansenler sergileyebilir, muhalefetin önüne birtakım yemler atabilir ama mesele bundan ibarettir. Yeni rejimde meclis, anayasa, yüksek yargı yoktur, siyasete bunlar varmış gibi devam edenler bir illüzyonu güçlendirmeye hizmet etmekten başka bir şey yapmamaktadırlar.

  • AKP’nin kendi yarattığı bu sistem sürdürülebilir midir? Bu bağlamda sistemin taşıdığı potansiyel riskler nelerdir?

Sistemin sürdürülebilir olup olmadığını siyasi mücadele belirleyecektir. Eğer etkili bir muhalefet olmaz, etkili bir toplumsal muhalefet yaratılmazsa, AKP hem ekonomik hem siyasi krizi uzunca bir süre daha yönetebilir, süreklileşmiş bir kriz yönetimi ile devam edebilir. Öte yandan bu, zaaflarının ve zayıflıklarının olmadığı anlamına gelmez. Kamunun talan edilmesi, bürokrasinin işlevsizleştirilmesi, liyakatin ortadan kalkması, ortak aklın yerini saraydaki tek adamın ve etrafındaki dar bir kliğin alması, ekonominin giderek kötüleşmesi vesaire, bunların hepsi rejimin kırılgan niteliğine işaret etmektedir. Ancak az önce anlatmaya çalıştığım üzere, uydulaşmış ve en kritik anlarda iktidarın arkasında hizalanan bir muhalefetle bu mümkün değildir. Eğer Türkiye’de yeni bir rejim inşa edilmişse, ona karşı mücadele de öncelikle bu tespitten, ortada yeni bir durum olduğu tespitinden yola çıkarak yapılabilir; çünkü ancak o şekilde mücadelenin yöntemini, taktik ve stratejisini belirleyebilirsiniz. Oysa bugün Meclis içerisinde böyle bir odak olmadığı gibi, Meclis dışında da bu tespiti yapmakla birlikte toplumsal ve siyasal bir güç olmaktan uzak durumda bulunan sosyalist sol vardır. Buradan çıkış için tek şansımız solun Türkiye’de siyasi bir güç haline gelmesi, kitleselleşmesi, toplumsallaşması, çalışan sınıfların hoşnutsuzluklarını sokağa ve dolayısıyla siyaset sahnesine taşımasıdır, bu yoksa çıkış da yok demektir.

Fatih Yaşlı kimdir?

1979 yılında Ankara’da doğdu. Lisans eğitimini Gazi Üniversitesi Maliye Bölümü’nde 2001 yılında tamamladı. Aynı yıl İzzet Baysal Üniversitesi’nde siyaset bilimi yüksek lisansına başladı ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde siyasi tarih araştırma görevlisi oldu. 2004-2008 yılları arasında Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktora yaptı. Doktorasını tamamlamasının ardından İzzet Baysal Üniversitesi’ne dönen Yaşlı, halen bu üniversitede öğretim üyesi olarak görev yapıyor. Felsefelogos, Bilim ve Gelecek, Birikim, Birgün, Radikal 2 gibi dergi ve gazetelerde çok sayıda makalesi yer almaktadır.

Türkiye’nin Yeni Hükümet Sistemi” Dosyası’ndaki diğer röportajlar:

Fikret Başkaya: Despotizmi dayatmak isteyenler, kapitalizmin en vahşi versiyonunu dayatmaya çalışıyorlar

CHP’li Özel: Kendi yaptığı anayasaya uymayacak kadar bir kötü niyetle karşı karşıyayız

HDP’li Bilgen: Güçler ayrılığı olmadan bir başkanlık modeli geliştirdiğinizde bu tek adam rejimidir, başka izahı yoktur