CHP Grup Başkanvekili ve Manisa Milletvekili Özgür Özel, PolitikYol’un “Türkiye’nin Yeni Hükümet Sistemi” dosyası kapsamındaki sorularını yanıtladı.

24 Haziran’dan sonra yürürlüğe giren değişikliğin bir rejim değişikliği olduğunu ifade eden Özgür Özel; “Türkiye, eksiklerine, hatalarına, kusurlarına ve mevcut uygulanıştaki itirazlarımıza rağmen parlamenter demokratik sistemden, başkanlık sistemi gibi sert kuvvetler ayrılığıyla bilinen bir sistem bahane edilerek, kuvvetler birliğinin geçerli olduğu bir tek adam yönetimine geçti. Bu, açıktan bir rejim değişikliğidir.” dedi.

“Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçen sene tartışmalı bir yüzde 51’le geçirdiği referandumda kendi üzerine göre bir kıyafet diktirdi. Yapılan düzenlemenin şahsa özel olduğunu hepimiz söyledik. Bugün öyle bir durumdayız ki, daha 1 sene önce kendi üstüne diktirdiği kıyafetin bazı yerleri dar, bazı yerleri bol geliyor.” diyen CHP’li Özel, tek adam rejimi” ve “otoriter rejim” eleştirilerini haklı çıkaran bir sürecin yaşandığını vurguladı.

  • Türkiye’de cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi olarak tanımlanan yeni sistem 24 Haziran seçimleri ile yürürlüğe girdi. Sizce bu bir sistem değişimi mi, rejim değişimi mi?

Bu tanımlamayı, referandumdan önce de yapmıştık. Bu, bir rejim değişikliğidir. Sistem değişikliğini çok aşan bir yerdeyiz çünkü, amaç farklılığının olmadığı ama araçların değiştiği durumlarda, bir sistem değişikliğinden bahsedilebilir. Amacınız hala demokrasiyse, halkın egemenliğiyse, çoğulculuksa, hukukun üstünlüğüyse, kuvvetler ayrılığıysa, seçim sisteminde yapacağınız değişiklikler ve yönetim sistemi değişiklikleri, amaçları değiştirmeden aracı değiştirir. Ama sadece seçim sistemi değişmedi. Türkiye, eksiklerine, hatalarına, kusurlarına ve mevcut uygulanıştaki itirazlarımıza rağmen parlamenter demokratik sistemden, başkanlık sistemi gibi sert kuvvetler ayrılığıyla bilinen bir sistem bahane edilerek, kuvvetler birliğinin geçerli olduğu bir tek adam yönetimine geçti. Bu, açıktan bir rejim değişikliğidir.

Cumhuriyet; demokrasi, hukukun üstünlüğü ve egemenliğin kayıtsız şartsız halkta olduğu sacayağı üzerine oturmuş ideal bir rejimken, yapılan değişikliklerle Türkiye’deki rejim, ‘Sen bir kişiyi seç, yetkiyi ver 5 yıl boyunca her şeyi, yargıyı, yürütmeyi, yasamayı o belirlesin’ diye özetlenebilecek bir biçime dönüştü. İstanbul’da padişahın kapattığı Meclis-i Mebusan’ın yerine, duvarında “Egemenlik bila kayd-ı şart milletindir” yazısıyla 23 Nisan 1920’de Ankara’da TBMM’nin açılmasıyla, Samsun’a çıkış ve Anadolu’daki kongrelerle temellendirilmiş halk egemenliğine dayalı cumhuriyet rejimi inşa edilmişti. Ancak, son değişikliklerle 23 Nisan 1920’nin gerisine düşülmüştür. Çünkü halkın temsilcilerinin yasa yapma tekeli bir şahsa veriliyor. Biz, bunun rejim değişikliği olduğunu iddia ettiğimiz zamanlarda, bir sistem değişikliğiyle karşı karşıya olduğumuzu savunmaya çalışanlar, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi adını vermişlerdi. O dönemlerde “başkanlık” denildiğinde itiraz eden bir noktada duran MHP, bugünlerde iktidara yakın medyanın oturtmaya çalıştığı “başkan” sıfatına bir itirazda bulunmamış, ittifak ortaklarına verilen taahhütlerine karşın, “kurucu cumhurbaşkanı” ifadesinin yerleşmesi için özel bir çaba gösterilmiştir. Sırf buradan bakıldığından bile sistem değişikliğinin çok ilerisinde bir rejim değişikliğini amaçlayan bir ara dönemde olduğumuzu ifade etmek gerekiyor.

  • Yaşanan değişimin ilk bir ayı geride kaldı. Bu bir aya ilişkin gözlemleriniz nelerdir?

Bu ilk 1 ayda acemilik var, hazırlıksızlık var, kötü niyet var, bir şeyleri yıkmaya ve yerine kafasına göre bir şey yapmaya ilişkin bir kararlılık var. Kendi yaptığı anayasaya uymayacak kadar bir kötü niyetle karşı karşıyayız. Demokrasilerde daha özgürlükçü bir anayasa amaçlanmış olmasına karşın, anayasa değişikliğini bir araç olarak gören, bu nedenle kendi yazdıkları anayasaya dahi uymayan bir parti ve bir kişi var karşımızda. İlgili madde gereği, anayasa değişikliğinden sonra, yasal düzenlemeler ve içtüzük düzenlemelerinin altı ay içinde yapılması gerekiyordu. Bunu kasten yapmadılar. Çok açık bir anayasa ihlaline göz yumdular. Süre bakımından da anayasayı ihlal ettiler, anayasadaki “kanunla yapılması” gerektiği vurgusuna karşın, kanun hükmünde kararnamelerle uyum yasalarını çıkardılar. Yani kendi anayasalarının ruhuna da ifadelerine de aykırı bir iş yaptılar. Meclisin tekelinde olan yasa yapma yetkisinin bir kısmı, cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle yürütmeye verildi. Bu durumda meclisin düzenleyeceği alanlar, cumhurbaşkanının düzenleyeceği alanlar ve gri alanlar diyerek bir tanımlama yapmak kaçınılmaz oldu. Gri alanlarla ilgili, Anayasa Mahkemesi’nin hakem rolü ve Meclis’in yaptığı yasanın üstün olduğu ilkesi bulunmakta. Ancak daha baştan kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini yürütme organına vererek, gelecekteki uygulamalar açısından istismarcı yaklaşımların önünü de açtılar.

Somutlaştırmak gerekirse, yasayla düzenlenmiş alanlarla cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılmaması öngörülürken, kararnameyle Yüksek Askeri Şura Kanunu kaldırılarak, bu alanda cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenleme yapıldı. Devlet Tiyatroları gibi AKP’nin sorunlu olduğu bir yapı, benzer bir fırsatçılıkla önce kanunsuz bırakıldı daha sonra “kanun olmadığı” gerekçe göstererek cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlendi. Bu, samimiyetten de anayasaya sadakatten de anayasaya uyma erdeminden de uzak yaklaşımlardır. Kendi yaptığı anayasayı kendi çiğneyen, kendi koydukları kanunun etrafından kendi dolanan bir anlayışla karşı karşıyayız. Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçen sene tartışmalı bir yüzde 51’le geçirdiği referandumda kendi üzerine göre bir kıyafet diktirdi. Yapılan düzenlemenin şahsa özel olduğunu hepimiz söyledik. Bugün öyle bir durumdayız ki, daha 1 sene önce kendi üstüne diktirdiği kıyafetin bazı yerleri dar, bazı yerleri bol geliyor. Bunu aşabilmek için anayasa ihlallerine başladılar. Geçmiş anayasaya sadakat yeminine uymayan cumhurbaşkanının, kendi yaptığı ve arkasında durduğu anayasa maddelerine de sadakat göstermediğini görüyoruz. Hukuka saygı ve anayasaya bağlılık konusundaki zafiyet ortaya çıkıyor. Keyfi yönetim anlayışı ve kişisel hırsları nedeniyle, hukukla bağlı olmak gibi evrensel bir demokratik yönetim anlayışıyla taban tabana zıt eylemler içinde olduklarını görüyoruz. Bu yüzden de “tek adam rejimi” ve “otoriter rejim” eleştirilerini haklı çıkaran bir süreci yaşıyoruz.

  • TBMM’nin yeni dönemde konumu nasıl olacak? Sizce muhalefet TBMM’yi daha etkin kılmak adına nasıl bir tavır ortaya koymalıdır?

İstismarcı anlayışlarıyla ilgili bir kaygımız da, Meclisin bundan sonra yasama organı yerine, birkaç maddelik kanun teklifleriyle, mevcut yasaları ortadan kaldıran, cumhurbaşkanlığı kararnamelerine uygun zemin hazırlayan, böylece cumhurbaşkanına yasama alanında hakkı olmayan bir alanı açmaya çalışan bir anlayışa ilişkindir. Açıkça anayasayı istismar eden bu yaklaşıma geçit verilmemesi gerekiyor. Bu konuda hem Meclis’teki muhalefete, hem toplumsal muhalefete hem de Anayasa Mahkemesi’ne önemli görevler düşüyor.

Önümüzdeki dönemde en önemli demokrasi mücadelesi, meclisin yasama tekelini savunmak, bu konudaki istismar ve saldırılara karşı meclisi dik durmaya davet etmek olacak. Geçmişte yasa çıkarmak sadece Meclis’e tanınmış bir haktı. Yetki kanunuyla ya da OHAL dönemlerinde kapsamı belli bir biçimde devredilebiliyordu ancak sürekliliği yoktu. Gri alanlar olarak tanımlanan alanlar konusunda meclisin iktidar, muhalefet olmadan bir hassasiyet göstermesi beklenmeli ama AKP’de olan katı parti disiplini bunu çok olanaklı kılmıyor. Meclisin elinden alınan yetkilerine karşı yeni bazı ritüeller, araçlar ve enstrümanlar geliştirmek suretiyle yaratıcı bir muhalefet ortaya çıkarmak gerekiyor. Toplumda genel kabul görmüş, ortaklaşmış talepler ve kamu vicdanını yaralayan konularda muhalefetin, iktidar partisini sık sık test etmesi önemli olacaktır.

Geçtiğimiz günlerde Çorlu’daki tren kazasından sonra verilen araştırma önergesi, iktidar partisi ve diğer bir partinin oylarıyla reddedilmişti. Seçim kararı alınmadan önce Türkiye’nin en acil konusu olarak tanımlanan çocuk istismarı ve hayvan hakları gibi bir takım konularda muhalefetin ön alması gerekiyor. Bu duruma iktidar grubu ve iktidar gibi davranan grupların vereceği tepki seçmende bir samimiyet sorgulaması yapacak. Bu tip kanunlara karşı, gözü yürütmenin başında olan meclisin, kendilerine gelen teklifleri reddediyor oluşu, anayasa değiştirilirken kullanılan “Güçlü meclis” argümanı ve “gerçek kuvvetler ayrılığı burada olacak” söyleminin propagandadan öteye gitmediğini ve Meclis’in tek kişinin iradesine bağlı bırakılmaya çalışıldığını göstermesi açısından önemli olacak.

TBMM’yi etkin kılmanın en önemli mücadele alanlarından birisi bütçe hakkı meselesidir. İlk anayasaların oluşumu ve ilk meclislerin kurulmasında meclislerin egemenlere karşı elde ettiği en önemli hak, bütçe hakkıydı. Bütçe hakkı olmadan demokrasinin olmayacağı, parlamentoların anlamını yitireceği ve halk egemenliğinin bütçe hakkıyla başladığını görmek gerekiyor. Mutlak iktidar sahiplerine karşı halkın haklarını savunan temsilcilerinin elde ettiği en önemli devredilemez bir kazanımdır, bütçe hakkı. Her şeyin başlangıcını her şeyin bittiği bir noktaya taşımamak gerekiyor. Bütçe hakkına sahip çıkmak, iktidar muhalefet ilişkilerinden bağımsız ele alınan bir tartışmayı başlatmakla mümkün. Bu tartışmayı yeni rejimin birinci parti dediği bizim ise iktidar partisi olarak ifade etmeyi tercih ettiğimiz, yürütmeyi içinden çıkarmasa da, liderine karşı biat ilişkilerini yenemeyen iktidar partisi de kendi içinde yürütmeli. Ana muhalefet tanımını da önemli buluyoruz. Kabul etmediğimiz bir rejimin inanmadığımız bir sistematiği içinde bize biçilen ikinci parti rolü yerine, ana muhalefet partisi ifadesini söylemeyi tercih ediyoruz. Birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü parti dediğinizde, iktidar sorumluluğu almayan bir dördüncü partinin muhalefet etmek yerine iktidar refleksi gösteriyor olmasını da kayda geçirememiş oluyorsunuz.

  • AKP’nin getirdiği bu yeni sistemin uzun süreli olacağını düşünüyor musunuz? Bu değişim kurumlar arasında bir yetki çatışmasına neden olabilir mi? Potansiyel riskleri nelerdir?

AKP’nin yönetim anlayışı içinde kurumlar arasında bir yetki çatışması beklemiyorum ancak devlet denen mekanizmanın uyumunu ortadan kaldıran, dengenin, denetlemenin ve kurumlar arasındaki eşgüdümün faydalarının ortadan kalkacağı riskleri görüyoruz. Görünür bir çatışma olmayacak ama bazen çatışmanın varlığı bir alarm durumu yaratabiliyor ve o sorun çözülebiliyordu. Tek adamın güdümündeki kurumlar arasında belki çatışma olmayacak ama kurumların önerilerinin farklılaştığı yerlerdeki tartışmanın yararları kaybedilmiş olacak. Devletin de zaman içinde bundan zarar göreceğini değerlendiriyoruz.

Demokratik kazanımlar, üstüste biriktirerek, yaşanan krizlerin çözümlerinden ders alarak elde edilir. Hayrül beşer, kuldur şaşar. Bir kişi hata yapar ama geleneği olan demokrasilerde bu hatalar minimuma indirilir. Bütün geleneklerin ortadan kaldırıldığı, bütün kurumsal hafızaların silindiği, devlet geleneklerinin hor görüldüğü bir yönetim anlayışıyla karşı karşıyayız. Türkiye’nin geçmişte saygınlık uyandıran karşılıklı güç dengelerini gözeten, belli ilkeler çerçevesinde süreklilik arz eden ve yurtdışında kabul gören dış politika anlayışına “monşerler diplomasisi” denilerek vurgulanan reddiyeci yaklaşım, Türkiye’nin dış politikada son 10 yılda saplandığı büyük çaresizliğin de sebebi olmuştur. Bu anlayışla bütün kurumların hafızaları, birikimleri ortadan kaldırılacaktır. Cumhuriyet deneyimiyle biriktirdiğimiz ve şu an kıymetinin bilinmediği kazanımların ortadan kaldırılmasıyla, çatışacak farklı fikirler olmamasından dolayı yanlışa kimsenin dikkat çekememesi, itiraz edememesi ve direnememesi, hiçbir kurumun bir başkasını denetleyememesi ve kontrolsüz bir gücün sürüklediği felakete engel olacak denge ve denetleme mekanizmalarının olmaması en büyük potansiyel riski oluşturuyor.

  • Sizce Türkiye’ye nasıl bir sistem gerekmektedir?

Başından beri parlamenter bir demokratik rejimden yanayız. Ancak yarın Meclis’te 16 Nisan’da kabul edilen referandum maddeleri bütün parlamentonun onayıyla ortadan kaldırılsa, bu bizim arzu ettiğimiz sistem değil. 16 Nisan öncesi, AKP elinde yozlaştırılmış parlamenter demokratik sistemi yeterli bulmuyoruz. Sadece 16 Nisan’ı geri alan bir değişiklik değil, 12 Eylül anayasasının yarattığı tahribatları geri alan, 12 Eylül darbe hukukunun tüm mevzuattaki olumsuz etkilerini ortadan kaldıran bir düzenleme talep ediyoruz. Devletin kişisel hak ve özgürlükleri düşünceyi açıklama özgürlüğü ve evrensel insan haklarına karşı yazılı ve yazılı olmayan refleks ve yaptırımlarının gözden geçirildiği, gerçek bir demokrasinin oluşmasını sağlayacağız. Halk tarafından yönetenlerin seçildiği ama parlamenter sistemin olanaklarının geliştirilerek parlamentonun yürütme organı üzerinde etkin denetim yapabildiği gerçek bir parlamenter demokratik sistemden bahsediyoruz. Bu sistem inşa edilirken dünyadaki başarılı örneklerinden de yararlanılmalı. Bunun için gerçek bir toplumsal mutabakata ihtiyaç var. Ne özellikle koalisyon dönemlerinde iyiye doğru yapılmış değişiklikleri önemsememize rağmen Kenan Evren’in 12 Eylül sonrası kendisi için yaptırdığı anayasa, ne de bir önceki Meclis döneminde 180 bin sayfalık görüşler alınarak oluşturulan anayasa değişikliği ön mutabakatını yok sayarak, kendi istediği rejim değişikliğini dayanan Erdoğan’ın 16 Nisan’daki anayasası… Biz 12 Eylül’ü de 16 Nisan’ı da olumsuz değerlendiriyoruz. Gerçek bir toplum sözleşmesine ihtiyaç var, bunu da tüm toplum tartışarak yapabilir.

Evrensel insan hakları ölçütlerini kucaklayan, dezavantajlı gruplara, farklı tercihlere, farklı renklere, engellilere pozitif ayrımcılık yaparak anayasal güvence sağlayan, kadın erkek eşitliğini geliştirerek savunan, bilimselliğin, çağdaşlığın ve aklın önünü açan gerçek bir anayasaya ihtiyaç var. İktidarın kim olduğundan bağımsız diğerlerinin haklarını da güvence altına alan bir anayasayı kastediyoruz. Bu, tek adam rejiminden kurtulup yeniden yeni bir demokratik rejim inşasıyla ilgili ortak bir iradeyi sağlayacak bir başarıyı elde etmekle mümkün.

Özgür Özel kimdir? 

21 Eylül 1974’te Manisa’da doğdu. Baba adı Talat, anne adı Şükran’dır.

Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesini bitirmiştir.

Manisa Eczacı Odasında 1 dönem Genel Sekreterlik ve 2 dönem Oda Başkanlığı görevlerinde bulundu. Aynı yıllarda Manisa Akademik Odalar Birliği Dönem Sözcülüğü ve Başkanlığı görevlerini yürüttü. Uluslararası Eczacılık Federasyonu, Avrupa Birliği Eczacılık Grubu, Avrupa Eczacılık Forumu gibi uluslararası örgütlere üyeliği bulunmaktadır. Türk Eczacıları Birliğinde 1 dönem Saymanlık, 2 dönem Genel Sekreterlik görevlerini yürüttü.
24. Dönemde Manisa Milletvekili seçildi. Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu, Soma Maden Araştırma Komisyonu, CHP Cezaevleri İzleme ve İnceleme Komisyonu ve CHP Üniversitelerin ve Öğrencilerin Sorunlarını Araştırma Komisyonu Üyeliği görevlerini üstlendi.
Almanca ve İngilizce bilen Özel, evli ve 1 çocuk babasıdır.