1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti, özünde, toplumsal ve kültürel yönleriyle Aydınlanma Felsefesi’nin, başka deyişle Fransız Devrimi’nin ilkelerinden yola çıkmıştır. Geliştirdiği kültür ve eğitim politikaları da doğal olarak “ulusalcı”dır. Bu doğrultuda yaşama geçen reformlar, 1924’te yürürlüğe giren Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile başlar. Söz konusu yasayla laik eğitim ve öğretimin ilkeleri bütünselliğe kavuşturulmuş, ders planları buna göre hazırlanmıştır. “Müzik” dersi de müfredat programlarında yer almıştır. Atatürk’ün yol göstericiliğinde oluşturulan kültür politikaları kapsamında, hızla kurumlaşmaya gidilmiştir: 1923’de Darülelhan, batı müziği bölümüyle yeniden açılmış, 1924’te Musiki Muallim Mektebi kurulmuştur. Osmanlı’dan devralınan “Muzıka-i Humayun” ise 1924’te Riyaset-i Cumhur Musiki Heyeti adını almıştır. 1926’da konservatuvara dönüştürülen Darülelhan, sadece batı müziği eğitimi vermeye başlamış, İstanbul Belediyesi’ne bağlanarak Milli Eğitim Bakanlığınca onaylanan programlar uygulamıştır. Böylece müzik sanatı, bütün bu yönleriyle “süslü bir eğlence aracı” olmaktan çıkarılmış, özgür düşünce temelindeki yaratıcılık ortamına girmiştir.

Atatürk, 1934’te Millet Meclisinin açılışı dolayısıyla verdiği söylevde şu görüşlere yer vermişti:

“Arkadaşlar, güzel sanatların hepsinde, ulus gençliğinin ne türlü ilerletilmesini istediğinizi bilirim. Bu yapılmaktadır. Ancak, bunda en çabuk, en önde götürülmesi gerekli olan, Türk müziğidir. Bir ulusun yeniyi almasında ölçü, musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Bugün dinletilmeye yeltenen musiki, yüz ağartıcı değerde olmaktan uzaktır, bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusal ince duyguları, düşünceleri anlatan yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları bir gün önce, genel ve son musiki kurallarına göre işlemek gerekir; ancak bu düzeyde Türk ulusal musikisi yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir.”

Bu söylevden birkaç hafta sonra, Milli Eğitim Bakanının başkanlığında çalışan kurulların aldığı kararlar ise şöyledir: Bütün okullarda etkili bir çoksesli müzik uygulamasına yönelmek, halk katlarında, opera, operet, konser, radyo ve plaklar aracılığıyla yeni beğeninin yaygınlaştırılmasına olanak açmak, bestecilerin ve usta çalgıcıların yetiştirilmesini ve devletçe korunmasını sağlamak.

Atılan ilk köklü adım, Ankara Devlet Konservatuvarı’nın kurulmasıdır. Musiki Muallim Mektebi önce konservatuvar bünyesinde kalmış, 1937’de Gazi Eğitim Enstitüsü’ne bağlanmıştır. Riyaset-i cumhur Musiki Heyeti 1933’te “Cumhurbaşkanlığı Filarmonik Orkestrası” adını almış, orkestradan ayrılan bando ise aynı yıl “Cumhurbaşkanlığı Armoni Mızıkası” adıyla kadrosunu ve repertuarını geliştirmiştir. Opera alanındaki ilk çalışmalar, 1934’te Adnan Saygun’un Taşbebek ve Necil Kâzım Akses’in Bayönder adlı eserlerinin sahnelenmesiyle başlamıştır. Ankara Devlet Konservatuvarı’nda opera bölümünün başına Alman rejisör Karl Ebert’in getirilmesi, yeni atılımlara olanak tanımıştır. Konservatuvar bünyesinde 1940 yılında kurulan “Tatbikat Sahnesi”, opera temsilleri vermeye başlamıştır. Çağdaş bir operaevi olarak yeniden yapılan Ankara Operası, 1948’de tamamlanmıştır.

Ülkemizde bale sanatının kuruluş ve gelişiminde “İngiliz bale ekolü” kadrolarından yararlanılmış, Ankara Devlet Konservatuvarı ilk mezunlarını 1957’de vermiştir.

İstanbul Belediye Konservatuvarı bünyesinde besteci ve orkestra şefimiz Cemal Reşit Rey, 1934’te bir yaylı çalgılar orkestrası kurarak halka açık konserler vermeye başlamıştır. Bu girişimin başarılarından sonra ülkemizin ikinci senfonik orkestrası olan İstanbul Şehir Orkestrası kurulmuştur.

Türkiye’de “Müzik Öğretmenliği” eğitimi, Ankara’daki “Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü” adıyla 1938 yılından başlayarak YÖK’ün kurulmasına kadar öğretimini sürdürmüş, bu bölümün başkanlığını Paul Hindemith’in önerisiyle Eduard Zuckmayer üstlenmiştir. 1983’de Bölüm, Gazi Üniversitesi’nin Gazi Eğitim Fakültesi’ne bağlanmıştır. Günümüzde çeşitli illerdeki üniversitelerin eğitim fakültelerine bağlı “Müzik Öğretmenliği” bölümlerinin sayısı 15’i aşmıştır. Aynı şekilde birçok ilimizde konservatuvarlar da kurulmuştur.

Yurdumuzda çoksesli müziğin tanıtımı ve yaygınlaştırılmasında en etkili araç radyo olmuştur. 1926 yılında İstanbul’da kurulan radyo yayın postası, PTT’ye bağlıydı. Bu yıllarda Ankara’da da 5 kilovatlık bir radyo istasyonu kurulmuştur. Ancak bu iki vericinin yetersizliği dolayısıyla 1938’de açılan yeni Ankara Radyosu, yurdun her köşesinden rahatça dinlenebilmiş, bu güçlü vericinin düzeyli müzik programları geniş ilgi görmüştür. Ankara Radyosu’nun kalıcı ve sürekli çoksesli müzik toplulukları şunlardı: Radyo Senfoni Orkestrası, Radyo Salon Orkestrası, Armoni Mızıkası (senfonik bando), Ankara Radyosu Dart Sesli Korosu, Ankara Radyosu Mandolin Orkestrası, Ankara Radyosu Madrigal Korosu, Ankara Radyosu Sihirli Kemanlar Orkestrası, Ankara Radyosu Çoksesli Korosu. Ankara Radyosu Oda Orkestrası.

Ahmet Say kimdir?

Cumhuriyetin kuruluş dönemi eğitimcilerimizden matematik öğretmeni ve matematik kitapları yazarı Fazıl Say ile felsefe öğretmeni Nüzhet Say’ın oğlu olan Ahmet Say, 1935’te İstanbul’da doğdu. Küçük yaşta özel dersler alarak piyanoya başladı, ortaokul ve lise öğreniminin yanı sıra, 1946’da Ferdi Statzer’in isteği üzerine girdiği İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda, 1945-50 yılları arasında Verda Ün ile piyano, Demirhan Altuğ ile teori ve Raşit Abed ile armoni çalıştı. İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra Almanya’ya gitti, 1954-60 yılları arasında bu ülkede basın-yayın öğrenimi yaptı. Bir yandan da müzikolog Kurt Köhler’in özendirmesiyle müzikolojiye ilgi gösterdi. 1960’da Türkiye’ye dönünce Bingöl ilimize giderek büyük bir istekle öğretmen, halk eğitimcisi ve amatör folklorcu olarak görev yaptı. Türkü, ağıt, masal ve destanlar derledi, halk müziği koroları, halk dansları toplulukları kurdu (1960-64). Bingöl izlenimlerini edebiyat alanında değerlendirdi, ödüller aldı.

Say’ın roman ve hikâyeleriyle aldığı ödüllerin önde gelenleri şunlardır: 1970 TRT Hikâye Ödülü, 1974 Sabahattin Ali Hikâye Ödülü, 1975 Antalya Film Festivali Hikâye Yarışması Ödülü; 1974 Milliyet Gazetesi Roman Yarışması’nda mansiyon. Yazarın 1982’de yayımlanan “İpek Halıya Ters Binen Kedi” adlı hikâye kitabı Almanca’ya çevrilerek 1985’te Berlin’de yayımlandı.

Ahmet Say, Türkiye’de gerçek demokrasinin hayata geçmesi yolunda ilkeli bir aydın olarak verdiği mücadele dolayısıyla özellikle 1971 askeri darbesinde, daha sonra 1980 askeri darbesinin insan haklarına aykırı tutumu ve düşünce özgürlüğünü yok eden yasakları nedeniyle bütün Türk aydınları gibi zor yıllar yaşadı. Yazarın “Kocakurt” adlı romanı, bu zor koşullar altında tanıdığı ilginç insanlardan birinin serüvenlerini konu alır.

1977’de Türkiye’nin önde gelen edebiyatçı arkadaşlarıyla “Türkiye Yazıları” adlı aylık edebiyat dergisini yayımlamaya başlayan Say, derginin yayımını 1980 askeri darbesini izleyen iki yılda da sürdürdü.

1985 yılında “Müzik Ansiklopedisi Yayınları”nı kuran Ahmet Say, Türkiye’de konservatuarlar, üniversitelerin müzik eğitimi bölümleri, müzikçiler ve müziksever aydınlar tarafından ilgiyle karşılanan kitaplar yazdı.

Türkiye’nin önde gelen gazete ve dergilerinde yayımlanan yüzlerce müzik eleştirisi ve sanat sorunları üzerine yazdığı ilginç yazılarıyla tanınan Say, uluslararası ve ulusal müzik toplantı-larında yankı uyandıran, incelediği sorunların çözüm yollarını gösteren bildiriler sundu.

“Cumhuriyet” Dosya’sında yayımlanan diğer yazılar:

Sina Akşin: Türkiye’nin tekrar Atatürkçü-devrimci çizgiye gelmesi lazım

Fatih Yaşlı: Cumhuriyet eleştirisi, islamcılara ya da muhafazakarlara bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir

İlhan Tekeli: Türkiye’de gerilim üzerinden siyaset yapmanın kökeni Demokrat Parti’dedir