Demokrasi’nin milattan önce beşinci yüzyılda Antik Atina’da doğduğu kabul edilir. Halbuki o dönemin Atinalıları kendilerini yönetecek olanları seçimden çok kura yoluyla belirlerdi. Yine de onların rejimine demokrasi adı veriliyor ve ilk demokratik siyasi topluluk olarak kabul ediliyorlar. Öte yandan bu tarihten önce de sonra da siyasi liderlerini seçim yoluyla başa getirmeyi adet edinmiş olan daha pek çok toplum olduğunu da biliyoruz. Kimi göçebe kimi yerleşik olan bu toplumlarda siyasi liderler iktidarı seçim yoluyla elde ediyor, hatta bazen bu iktidarlarını bir meclis ile beraber kullanıyorlardı. Ancak bu toplumların hiçbirisine de demokratik toplum denmiyor. Neden dersiniz?

Cevaplayalım: Antik Atina’da demokratik rejimin ruhu, yöneticilerin siyasi pozisyonlara gelme biçimlerinde değil, bu konumlarını terk etme biçimlerinde saklıdır. Siyasal liderlerini halkoyu ile başa getiren diğer toplumlarda genel kural, bu liderlerin kaydı hayat şartıyla hüküm sürdürmesi olmuştur. Seçimle gelmiş olsalar dahi, bu liderlerin siyasi yetkilerini sınırlayan pek az şey vardır ve bu mevkilerden indirilmelerini öngören bir düzenleme de pek bulunmaz. Oysa Atina’da her yıl yapılan en önemli seçimlerinden bir tanesi, hangi Atina vatandaşının iktidara geleceğini belirlemek üzere değil, hangisinin tiranlaşma eğilimine girdiğini tespit etmek üzere yapılıyordu. Adına Ostrakismos denen bu seçimlerde vatandaşlar, eğer tiranlaşma eğilimine girdiğini düşündükleri bir Atinalı varsa bunun adını çömlek parçaları üzerine yazıyor ve bu parçaları büyük testilerin içerisineatıyorlardı. Sonuçta oylamada birinci çıkan vatandaş, yani diğer vatandaşların tiranlaşmasından en çok endişe duydukları isim, on yıllığına bütün siyasi haklarından mahrum bırakılarak şehir dışına sürülüyordu. Bu süreçte sürgün cezasına uğrayan kişinin ne mallarına ne de ailesine dokunulmazdı. Zira bu ceza hukuki değil politik bir cezaydı ve amacı Atina’nın bütün Atinalılar tarafından yönetilmeye devam etmesi, bir vatandaşın doğulu monarklara özenerek Atina’yı kendi şahsi mülküne çevirmesini engellemekti. Antik Atinalılar, demokrasinin, halkın kendi yöneticilerini seçtiği bir rejim olduğu kadar, onların aşırı yetkilendirilmesine göz yumulmayan ve gerektiği zaman yöneticilerin kolaylıkla görevlerinden alınabildikleri bir rejim de olduğunu 2.500 sene önce fark etmişlerdi.

Türkiye’de uzunca bir süredir unuttuğumuz demokrasinin bu özünü artık yeniden hatırlama vaktidir. On yılı aşkın bir süredir bize demokrasinin iktidarı düzenli seçimler yoluyla doğal liderin güvenilir ellerine teslim etme rejimi olduğu telkin ediliyor. Yalnız böyle bir demokrasinin huzuru, istikrarı ve güveni sağlayabileceği; iktidarın sık sık liderin elinden alındığı ve kısıtlandığı rejimlerin ise istikrarsızlığa ve kaosa davetiye çıkaracağı söyleniyor. Verilen iktidarın geri alınmasının önüne yasaklarla, medyanın ve iletişim kanallarının kontrolüyle ve çıplak şiddet yoluyla fiili engeller koyan iktidar, belki bunlardan çok daha etkin bir şey daha yapıyor: Bizi değişimin mümkün olmadığına, yöneten elitin yöneticilik konumlarının doğallığına ve onların yöneticilik pozisyonlarının devamının herkes için yararlı olduğuna inandırmaya çalışıyor. Erdoğan vatandaşlarının refahını gözetip onların yaşamlarını daha mutlu ve huzurlu bir hale getiremezse iktidar koltuğundan indirilecek bir siyasi lider olmaktan çıkıyor, çocuklarını dövse de sevse de onların babaları olarak kalmaya devam eden tabii bir yönetici halini alıyor. Her seçim öncesi dolaşıma giren “zaten kaybetseler de manipüle edecekler, her durumda kazanan onlar olacak” türünden söylemler ve her seçimden sonra muhalif çevrelerden yükselen “böyle gelmiş böyle gider” minvalindeki tepkiler, iktidarın bu ideolojik saldırılarının muhalefet cephesinde de bir karşılığı olduğunun, bir kanıksanmış-mağlubiyet psikolojisi yaratmakta kısmen başarılı olduğunun göstergesi. Muhalefet içerisinde, AKP’nin on yılı aşan kesintisiz tahakkümünün demokrasinin bir sonucu ve hatta gereği olduğuna dair kabulleniş de yaygın.

Hepimiz 24 Haziran seçimlerine bu yaygın eğilimlerin yarattığı baskıcı atmosfer ile gideceğimizi sanıyorduk. Oysa muhalefet partilerinin ve liderlerinin hamleleri ortaya bambaşka bir tablo çıkardı. Yıllardır iktidar partisi ile eşitsiz şartlarda yarışmaya zorlanan ve karşılarına türlü haksız uygulamalar çıkartılan muhalif partilerinin 24 Haziran öncesinde ortak bir demokrasi gündemi ile bir arada çalışma istekleri ve birbirleri ile kurdukları sürekli ve yapıcı ilişkiler yaratılan bu mağlubiyetçi atmosferi bir anda dağıttı. Türkiye, Erdoğan’ın iktidar koltuğundan kalkacağı günü yeniden hayal edebilir hale geldi. Muhalefet partileri birlikte hareket edebilirlerse, demokrasi ve hukuk devleti gibi evrensel siyasal ilkeler çerçevesinde, minimum ortak paydalarında birleşebilirse Türkiye’yi dönüştürebileceklerini gördüler. Karşılarına yapıcı söylemler ile çıkan, hamasi nutuklar atmak yerine gündelik sıkıntılarına somut çözümler sıralayan adaylar olduğunu gördükçe, insanlar da değişimin olabilirliğine, başka bir Türkiye’nin imkânına her gün biraz daha fazla inanıyorlar. Belki de tüm Türkiye, Antik Atinalıların binlerce yıl önce farkında oldukları bir gerçeği şimdi yeniden hatırlıyor: Aslında demokrasi, halkın kendi padişahını kendisinin seçtiği bir rejim değildir. Halkın özgürce, korkmadan ve cezalandırılma endişesi duymadan “tamam!” diyebildiği, gönüllerinden hangi isim geçiyorsa onu çömlek parçalarına yazarak testinin içerisine atabildiği rejimin adıdır.