Demokrasi bir siyaset biçimi, daha doğrusu bir siyasal sistem olmaktan çok bir düşünüş biçimi, daha da ötesi bir kültürdür. Bu düşünüş biçimini ve de kültürü tepeden tabana doğru yaymaya çalışmak, temelsiz bina inşa etmekten farksızdır ve en hafif bir sarsıntıda da çökmesi, hatta uçması olasıdır. 

Bizde ve bize benzer toplumlarda sorun da budur aslında. Süreç tabandan başlatılmadığı, temel sağlam olmadığı için en hafif sarsıntılarla çökme, en hafif esintilerle uçma tehlikesini her an hissediyoruz. 

Vatandaş diyoruz, düşünmesini, fikir oluşturmasını bekliyoruz, fikrini sandığa yansıtmasını istiyoruz. Ama vatandaşın, vatandaşlık karakterine ne denli sahip olduğunu sorgulamak aklımıza bile gelmiyor.

Vatandaş olmak için önce birey olmak lazım. Birey olabilmek ise o kadar da kolay değil. Birey bütünlüklü bir yapıdır. Düşünsel gelişimiyle, aklıyla, zekasıyla, yaşam tasavvuruyla, kendisini toplum içerisinde konumlandırışıyla, ruhsal ve duygusal yapısıyla kendi içerisinde bir bütün olarak kabul etmek lazım bireyi.

İşin sırrı da burada zaten. Günümüz kriterlerine uygun bir toplumsal yapılanma gerçekleştirebilmek için birey olmuş halka veya halklara  gerek var. Çünkü günümüz kriterlerine uygun toplum demek, çağdaş, demokratik, toplumsal kimliğinin ve bütünlüğünün bilincinde bir toplumsal yapı anlıyoruz. Bunun için de düşünsel, ruhsal, duygusal gelişimini önemli ölçüde tamamlamış, kendi bireysel bütünlüğünü sağlamış ve bunun bilincine varmış bireylerden oluşan insanlara gerek var. Gerçek anlamda birey olabilmiş insanlardan oluşan toplumlarda ancak vatandaşın varlığı mümkün olabilir. Nitekim vatandaşlık yalnızca bir toplumun veya ülkenin nüfusa kayıtlı kişisi demek değildir. Vatandaş, içerisinde yaşadığı toplum ve ülkenin gidişatında söz sahibi olan kişidir. Her düzeydeki yönetim işlerine düşünsel veya fiili olarak katılır, karar süreçlerine etki eder, gidişatı belirler. Dolayısıyla da gerçek vatandaşlık, gerçek bireylikle doğrudan ilişkilidir.

Bu ise bir süreç işidir. Bir anda olmaz. İnsanın birey olabilmesi için kuşaklar boyu yol alması lazım. Bu da yüzyıllar sürer. Yanı sıra da istikrarlı bir toplumsal gidişat.

Kültürün içerisinde yapmak lazım demokrasinin iz sürümünü.  Tepeden dayatmayla olmaz. Toplumun kılcal damarlarına enjekte etmek lazım demokrasiyi. Kültürün içerisine
ekmek, sonra da sürekli bakımla filizlenmesini beklemek lazım.

İstemek lazım, içten istemek. Gerekeni yapmak ve sabırlı olmak.

Bizdekiyle hiç uyuşmayan meşakkatli bir süreç işte.

Şöyle bir bakalım kendi tarihimize ve de demokratikleşme sürecimize. Tarihin içerisinde göçebelik vs. derken savrularak gelinen ve Anadolu’da noktalanan bir serüven. Ardından insanı kul sayan, tebaa kabul eden yaklaşık altı yüzyıllık bir zaman dilimi.  Karın tokluğuna çalışan, toprakla haşır neşir, kendi yaşamlarına dair hiçbir projeleri olmayan, okul yüzü görmeyen, cahil bırakılan ve en kötüsü de bunun farkında olmayan bir halk.  Ve bir anda topyekun ve de ani değişim süreci.  

Çağdaşlaşma, demokratikleşme, laikleşme, tebaadan vatandaş, kuldan birey olmak.

Hiç kolay değil!

Başka yolu yoktu, böyle olmak zorundaydı diyelim. Ama sonrasında da istikrarlı bir gelişme süreci olmadı ki.  Tepeden başlatılan değişim ve gelişim süreci, yine tepeden müdahalelerle sıkça kesintiye uğratılarak süregeldi.  Üretiminden eğitimine, iletişiminden kültürüne yaşamın her alanında toplum adeta bir deneme tahtasına çevrildi. Uzun
vadeli stratejiler üzerine yapılandırılmak yerine günübirlik siyaset yapılarak,  kişisel düzeyde oluşturulan
karar mekanizmasıyla egemen kılınan kesintili ve dalgalı süreçle ne toplumsal ne de bireysel gelişme sağlanması beklenemezdi zaten.

Oysa demokrasi düşünsel ve de kültürel bir olgudur. Toplumların demokratikleşebilmesi için önce o toplumları oluşturan insanların kendi içlerinde birey olmaları, bireysel bütünlüklerini oluşturmaları gerekir. Bu ise uygun bir kültürel temel üzerine inşa edilerek ancak mümkün olabilir. Uygun kültürel temelin oluşması ise uzun süreli çaba,  düşünsel üretim ve istikrarlı gidişle mümkündür.

Bizde demokrasiye daha çok var o halde.