Pazar, Şubat 5, 2023

Cumhuriyet’in yüzüncü yıl seçim sandığından ne çıkacak?

Aydan Gülerce
Aydan Gülerce
Aydan Gülerce, halen Boğaziçi Üniversitesi’nde psikoloji profesörü. Klinik ve Örgütsel Psikoloji eğitimini Hacettepe, Denver ve New York Şehir Üniversitelerinde tamamladı. Cenevre, North Carolina, Rutgers, Columbia, Clark, New York ve Aalborg Üniversitelerinde de konuk profesör olarak görev yaptı. Disiplinlerarası akademik çalışmaları ve çok çeşitli konulardaki yüzden fazla uluslararası yayınları, ağırlıklı olarak bütüncül meta-kuram, siyasi psikoloji, eleştirel psikanaliz ve öznel birey/toplumsal dönüşümler üzerine. Toplumsal sorunlarımız hakkındaki görüşlerini ise muhtelif dergilerde, YeniYüzyıl ve Radikal gazetelerinde yazdı.

Demokratik toplumlaşma serüveninde emekleyen Türkiyenin önündeki tek, ortak ve en önemli gelişimsel görevi tek bir Cumhurbaşkanı ile, tekçi (monist), tek tipçi ve mutlakiyetçi olmayan bir “Özgürlükçü, Bütüncül , Çoğulcu ve Barışcıl Demokratik Toplumsal Yaşam Düzeni Taahhütü” gibi bir şemsiye söylem altında toplumsal oydaşmayı birlikte kurabilmek. 

Türkiye’de uzunca bir süredir yaşanan siyasî ve toplumsal tıkanıklığı sanki “Açıl susam, açıl!” gibi açması beklenen tılsımlı sözcükler nihayet “iki dudak” arasından döküldü: 14 Mayıs 2023.

Şu hususu baştan hatırlatayım da herhangi bir düş kırıklığı yaşanmasın yazının veya ufukta görünen seçimin sonunda:

Türkiye’nin yüzüncü yıl seçim sandığı halkın önüne hangi tarihte ve adaylarla konacak olursa olsun, sandıktan “demokrasi” çıkmayacak. Demokrasinin ne olup olmadığını ve gerekçelerini zaten daha önce bolca yazmıştım. O bakımdan bu yazıda neyin çıkacağına bakalım.

SANDIK EDEBİYATI

Öncelikle, “sandık güvenliği” seçmen listelerini denetlemekten, sandık başında bekleyip oyları doğru saymaktan ibaret değil.

Seçim güvenliği sağlanarak yapılacağı ve halkın yüksek güvenilirlikli oylarıyla dolup taşacağı umulsa da, bu sandık yüz yıllık Cumhuriyet’in “çeyiz sandığı” filan değil.

Atatürk’ün dış düşmanlar ve iç düşmanlarla ölüm kalım mücadelesi vererek kurtarıp kurduğu, bu millete emanet ve vasiyet ettiği “miras sandığı” hiç değil.

Yani o mirasın çoktan talan ve sandığın da lime lime edildiğini Leonard Cohen’in dediği gibi “Herkes biliyor…” Yani içinden “demokrasi tacı” çıkmayacak.

Halkın gözü önünde açılacak olan bu asırlık sandığın içine bugüne kadar tıkılanlar da artık halkın ezberinde veya dilinde. Dolayısıyla, ona belki “Pandora’nın sandığı” yakıştırması da pek uygun değil.

Fakat, tüm o soyut ve görünmezlerin siyasî rantçı araçsallaştırılması ve istismarı ile  “beka” söylemi sürdürülegeldi. Dolayısıyla, onun vücut bulmuş somut ve görünür evrak-ı metrukelerinin bazılarının seçim sonrasındaki “hasar tespiti” sırasında ortaya saçılacağını umanlar vardır.

Tabii onun kapağı bile Peker videolarıyla filan açılmadı elbette: Yıllardır göz önünde ve ardına kadar açık durmakta.

Ancak kolektif olarak sınır karakterli toplumun en temel kendini koruma mekanizması hala “birincil inkâr”.

Kısacası görmek isteyen yok. Görmek isteyen varsa bakan yok. Gören varsa anlayan yok. Anlayan varsa yüzleşen yok. Yüzleşelim diyen varsa da yüzleşmenin ne olduğunu bilen veya yapan yok.

Öte yandan Mayıslar ister Galatasaray’lıların, isterse İYİP’nin olsun; Ocaklar Türkiye Cumhuriyeti’nin takviminde “faili meçhullerin” ayıdır!

Bir yandan, 90’lar ağırlıklı olmak üzere yer darlığından adlarını sıralayamayacağım eskiler anılıyor. Diğer yandan da eklenen yeniler ile upuzun liste güncelleniyor.

Ülkede hak, hukuk, adalet, şeffaflık, hesap verebilirlik, liyakat, eşitlik, özgürlük, çoğulculuk, özerk kurumlar, yurtta ve dünyada barış ve demokrasi diyen insanlara da artık adamakıllı daral geliyor!

Çünkü günün sonunda laf çok; ama değişen ve toplumu yaran temel ve köklü krizi çözen, sanki ondan çıkmak isteyen veya çözüleceğine dair güvence veren lider veya parti hiç yok!

ALTILI MASA VE  TOPLUMSAL MUHALEFET

Her şeyden önce, bireysel-kolektif demokratik fail olmadan demokratikleşme de olamaz.

Fakat, ülkeyi birlikte yönetenler ve önümüzdeki döneme de talip olanlar 85 milyonu bireysel olmak kaydıyla, niteliksel çeşitliliği çok yüksek olan ve eşgüdümsüz kurumsal özneler ile, dünyada “uluslararası bir kolektif fail” olma sevdasında filan değiller.

Zaten bütüncül kavramsal analizlerde daha kağıt üzerinde açmazları ve hamasî planın çürüklüğü görünen, asla yürümeyeceği belli olan toplumsal tasarımlarda ısrar etmenin veya “filin kuyruğundan çekmenin” zararlarının da arkında değiller.

Açıkçası, geçmiş iktidarlara damgasını vurmuş aynı “somut işlemler zekasının deneme-yanılma yöntemleri” ile toplumun sadece batırılacağının bilincinde de değiller.

Hala, üstelik muhakemesini eleştirdikleri tek bir özneye kilitlenmişler ve onu değiştirecek tek bir adayı bulup, kazanmak derdindeler.

Bu gaye ile örneğin, bugün onca acı tecrübeden sonra ve günümüzde yaşanan türlü ve hakikî insanlık dramına rağmen, erkeklerin “baş tacı” ederek taptıkları, övdükleri, sövdükleri, dövdükleri, öldürdükleri ana, bacı, eş, sevgili kadının başörtüsünü veya bacak örtüsünü, konuşuyorlar. Kadını ve çocuğu susturan muhafazakar aile düzenini bir maddi değişiklikle bir avuç erkeğin yaptığı, kaç kez delinmiş, tecavüz edilmiş, yamalanmış, dikilmiş, doğurgan Anayasamıza koyarak “güvence altına almayı” konuşuyorlar.

Tabii son tahlilde “uzlaşmacı muhalefetin” karar ve davranışlarının en eril siyasî argümanlarla masanın (Türkiye’nin) tek kadın parti başkanının hamleleri ile yönlendiriliyor veya belirleniyor olması ise yine bu siyasî-kültürel topoğrafyaya özgü koca bir ironi olsa gerek.

İktidar ise değil Anayasayı, yasaları, diplomatik normları takmadığını; meşruiyetini halktan, entelektüel dayanağını modernist anti-emperyalist, sömürgecilik-sonrası söylemden aldığını, post-modernist siyaset taktik ve teknolojierinden yararlandığını uluslararası dünyaya bile çoktan ilan etmiş durumda.

Hal böyleyken, Altılı Masa ısrarla hangi yasal kılıfa göre Erdoğan’ın yeniden CB adayı olup olamayacağını tartışarak “onun “guguk” diye eğlendiği “hukuk oyununu” sürdürmeye çalışıyor.

Yani, hem “kabadayı, zorba, hukuk tanımıyor”, vs dediği Erdoğan’ın 2. kez ister CB, ister Başkan adayı olma hakkı veya TBMM’de 360 oy desteği bile yok iken, 101. Maddesi de apaçık olan Anayasayı eğip bükerek ve külhanbeyi tavrı ile “hodri meydan” çekiliyor. Hem de yarın nasılsa yeniden değiştirileceği umulsa da o Anayasanın saygınlığını ve geçerliğini koruyabileceğini umabiliyor.

Bu nasıl bir ahlakî veya araçsal pragmatik “demokratik siyaset muhakemesi”dir ki, bu iktidara panzehir olabilecek kurnaz taktikleri bularak, halkın oyunu ve desteğini almayı bekleyebiliyor? Özellikle “çok kritik” denen şu seçim öncesi dönemde, toplumsal muhalefeti arkalarına aldıklarını veya “sesini temsil ettiklerini” nasıl bir kibirle varsayabiliyorlar?

TEK TÜRKİYE’YE  TEK CUMHURBAŞKANI VE ÇOĞULCU MUHAKEME

Tüm bunlar da ertelene ertelene bu ay sonunda açıklanacağı duyurulan “hükümet programının”  olgunluk ve yeterlik seviyesi hakkında fikir vermeye yetiyor. Dolayısıyla beklentilerde gerçekçi olmalı.

Örneğin, Altılı Masa temsilcileri sıklıkla “Oyun Kuramı”nın kalıp sloganını telaffuz ediyor. Fakat onun da doğru kavranmadığı ve siyaset başta olmak üzere her toplumsal söyleme egemen eril futbol zihniyetinden kurtulunamadığı “siyasî ayak oyunlarından” anlaşılıyor.

Özet ve sonuç olarak, tüm muhalefetin bu noktadan sonra ivedilikle yapması gereken kamuya tüm “rasyonel” ve popülist klişeleşmiş açıklama, yakınma, aklama ve “bahane” argümanları terk etmeleri.

Ekonomiden adalete kadar toplumsal krizden çıkış için bütüncül, eşgüdümlü ve tutarlı somut çözümlerine geçmeleri.

İdeolojik ve/ya toplumsal ortak yaşamsal ilkelerini ağızda gevelemeden ve dürüstlükle paylaşmaları.

Fakat hepsinden de önce, kendilerinin/partilerinin türlü olası “suçluluk” veya başka “değişime dirençli” duygularını ve demokratik açılımlarını engelleyen muhafazakar alışkanlıkları ile yüzleşmeleri.

Aksi takdirde, CB ve Meclis seçimleri için %60’lık oy ve demokrasi için %100 lük destek potansiyeli olan halkı mevcut halleriyle asla ikna, motive ve mobilize edemeyecekleri gerçeğini kabul etmeleri.

Halk gerisini takdir edecek ve hakikî olanı seçecektir. Zira vasat siyaseti ve ortalama siyasetçiyi aşmış, yoksul ve yoksun halk her şeyi görüyor.

Fakat, dünyada da “popülist siyasete alıştırılmış ve siyasete güvenini yitirmiş” tüm toplumların ikinci tur olduğu takdirde, ilk turda kazanan adaya kayacağı gerçeğini göz ardı etmenin yanlışlığı konusunda önce de uyarmıştım. Çok aday çıkarıp bunun (istemedikleri!) iktidara ve statükonun sürdürülmesine yarayacağını öngörememek halkın işini çok zorlaştırır.

Kafaları daha çok karıştırır. Birlik, beraberlik ve huzur isteyen gönülleri küstürür. Zaten çok ciddi bir siyasî muhakeme ahmaklığıdır.

Yıllardır veya aylardır tüm bu siyasi top çevirmelerin ve kıvırmacaların sonunda bugün görünürdeki tablo şu: Üç ittifak, üç CB adayı, hatta üç sandık olasılığı!

Burası yazım için seçtiğim görsele de tekrar bir göz atmak için en uygun yer olabilir: Başka bir deyişle, görünmez veya bilinemez, karanlık(ta) veya aydınlık(ta), geçmiş veya gelecekteki tarihsel maddi-simgesel-imgesel tek bir Türkiye hakikati var.

Ve “siyasî temsiliyet” gündemimizde görünürde, onun, yani “aynı Türkiye hakikatinin,  her biri de kendi içinde yeterince çoğul ve kökleri derinde gömülü bir tür yoğunluklar olarak bir araya gelmiş; fakat hala toplumsal yaşamda yer, vücut ve kendi dilini bulmaya ve varlığını korumaya çalışan, “üç siyasî gerçeklik” söylemi.

Öncelikle yüzleşilmesi ve kabullenilmesi gereken de budur: Yani, bireysel-kolektif demokratik öznenin ve demokrasinin gelişmesinin ön koşulunun “öznellik” ve “öznelliklerarası ilişkisel ve göreli gerçeklikler” olduğu.

“Hrant’ı unutmadık” tweetimde de yazmış olduğum gibi, tarihsel hakikat (truth) her zaman kaçınılmaz olarak eksik ifade edilir ve parçalı aktarılır. Fakat tam olarak dile gelemese ve sığamasa da, asla unutulmaz; yaşar ve evrilir.

Önemli olan geçmiş, bugün ve gelecekteki tarihsel hakikatin farklı gerçeklik (reality) temsillerine, kendinin ve başkasının farklı zamanlardaki, farklı gerçekliğine, farklı bilgisel ve bilişsel, perspektiflerden bakabilmek. Onun söylemi içinden ve anlamak üzere empatik duyabilmek. “Ortak dil”de buluşabilmek.

Demokratik toplumlaşma serüveninde emekleyen Türkiye’nin önündeki tek, ortak ve en önemli gelişimsel görevi tek bir Cumhurbaşkanı ile, tekçi (monist), tek tipçi ve mutlakiyetçi olmayan bir “Özgürlükçü, Bütüncül , Çoğulcu ve Barışcıl Demokratik Toplumsal Yaşam Düzeni Taahhütü” gibi bir şemsiye söylem altında toplumsal oydaşmayı birlikte kurabilmek.

Peki bu sandıktan “demokrasi” çıkmayacaksa ne mi çıkacak? Sadece ve sadece özgürleşerek demokratikleşmek/demokratikleşerek özgürleşmek arzusunun sahici gücü sınanacak! Çok yorgun, yıpranmış, yerlerde sürünen, yaşam sevinci yok olmaya yüz tutmuş, motivasyonsuz, fakat her daim “haysiyetli” – yani onur, gurur, kibir veya namus düşkünü- bu çoklu toplumun bilinçli veya bilinç-dışı endişe ve savunmalarından ne kadar arınmak ve kendi ayakları üzerinde özerkleşmek istediği. Onun için ne ölçüde “gelişimsel hazır oluşu”.

PolitikYol'da yayınlanan yazılar her gün öğlen mailinizde!

Aydan Gülerce
Aydan Gülerce
Aydan Gülerce, halen Boğaziçi Üniversitesi’nde psikoloji profesörü. Klinik ve Örgütsel Psikoloji eğitimini Hacettepe, Denver ve New York Şehir Üniversitelerinde tamamladı. Cenevre, North Carolina, Rutgers, Columbia, Clark, New York ve Aalborg Üniversitelerinde de konuk profesör olarak görev yaptı. Disiplinlerarası akademik çalışmaları ve çok çeşitli konulardaki yüzden fazla uluslararası yayınları, ağırlıklı olarak bütüncül meta-kuram, siyasi psikoloji, eleştirel psikanaliz ve öznel birey/toplumsal dönüşümler üzerine. Toplumsal sorunlarımız hakkındaki görüşlerini ise muhtelif dergilerde, YeniYüzyıl ve Radikal gazetelerinde yazdı.
spot_img
PolitiYol Telegram'da
PolitikYol.com Podcast

GÜNÜN YAZILARI

SÖYLEŞİLER

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,160TakipçilerTakip Et
53,999TakipçilerTakip Et
9,354AboneAbone Ol

GÜNDEM

ÇEVİRİLER

Bir Cevap Yazın

YAZARIN DİĞER YAZILARI