Jeremy Corbyn’nin Labour Party’nin başına geçmesinin yankıları Britanya’da sürüyor. 1949 doğumlu ‘eski tüfek’ Corbyn’in partinin başına geçmesi aslında ‘hiç de olağan değildi’. 1983’den beri Londra’nın küçük sayılabilecek seçim çevresi Islington North’dan 8 defa üst üste Meclis’e giren Corbyn 30 senedir kesintisiz olarak, İngilizlerin deyimiyle ‘MP’, bizim deyişimizle ‘milletvekili’ olan bir isim. 

Corbyn başından beri, ki özellikle partinin daha da liberalleştiği 1990’larda daha fazla açığa çıkacak şekilde, bir açıdan ‘partinin sol yaramaz’ıydı. Birçok tartışmada genel merkez ve parti liderini karşısına alan tutumuyla bilinen, kamucu, toplumsal mücadelelere ilgili daha ‘sol’ pratikleriyle bilinen bir isimdi. Fakat liderlik yarışı ile adı ilk anıldığında ne ‘hakim medya’, ne bahis şirketleri, ne de siyaset profeyonelleri kendisini çok da ciddiye almamışlardı. Aday olabilmek için gereken yeterli milletvekili imzalarını ucu ucuna toparlayabildiğinde imza veren kimi MP’ler ‘yarışa girebilsin’ diye imza verdiklerini vurgulamaktan geri kalmıyorlardı. Aday olabilme hakkını elde ettiğinde karşısında üç rakip vardı. Partinin değişen düzenlemesiyle artık üyelerle yapılacak olan seçimin kampanya süreci içerisinde Corbyn inanılmaz bir yükseliş yaşadı. Günlük gezileri, kampanya toplantıları inanılmaz katılımlara sahne oluyor, bir yandan da Labour Party ciddi anlamda yeni üyelikler kazanıyordu. 2015 yazı İngiltere’de Labour Party’deki büyük sürprizin oluşmasına sahne olacaktı.

Corbyn 12 Eylül’de sonuçlar açıklandığında yüzde 60’a yakın oyla artık partinin başındaydı. Aslında kamuoyu şirketleri Ağustos boyunca bu yükselişi ortaya koyuyorlardı. 29 Ağustos’ta Tony Blair kendisi hakkında Guardian’a yazı yazmak durumunda kalacaktı. Corbyn’nin politik yaklaşımının bir ‘fanteziler’ toplamı olduğunu vurgulayan Blair, kendisi hakkında yazdığı yazının başlığına da ‘Alice Harikalar Diyarında’ benzetmesini kullanacaktı. Labour Parti’nin tabanını ‘partinin marjinalize olması’, ‘artık asla iktidara gelememe durumu’ gibi olasılıklarla korkutma görevi zaten kimi isimlerce Temmuz sonlarından beri yapılırken, Blair işin ciddiyetini kavrayarak bizzat kendisi de sadece açıklama yapmakla yetinmeyip bunları İngiltere sol siyasetinin önemli tartışma platformu Guardian’a yazacaktı…

Corbyn’den sadece dört yaş daha küçük olan Blair 1994’de partinin başına geçtiğinde 41 yaşında genç bir siyasetçiydi. 1997’de partisini iktidara taşıdığında ise yıllarca hem partide hem ülkede konuşulacak önemli bir figür olacaktı. Kendisinin danışmanı, akıl hocası sosyal bilimci A. Giddens sosyal demokrasi için ‘üçüncü yol’u tartıştığında Blair bunların uygulayıcılığını üstlenecekti. Üçüncü yol yaklaşımı genel itibariyle ‘sermaye’ yanlısı olması nedeniyle farklı merkezlerden de olumlu yankılar alacaktı. Türkiye’de bile çok sık tartışıldı. Giddens’ın sosyal bilimlerdeki geçmişi aslında esas olarak Marksizm eleştirisi üzerine temellenmişti. Üçüncü yol yaklaşımı da ‘eski’ye ait iddiasındaki ‘kamuculuğu’, ‘kaba eşitlikçiliği’, ‘sanayi işçisi merkezli bakışı’ ve benzerlerini eleştirip piyasayla uyumlu sosyal demokrasi, sosyal liberal güçlü tezler ve yükselen ‘orta sınıfın’ üzerine inşa edilecek bir yeni siyasal hattı öneriyordu. ‘New Labour’ (Yeni İşçi Partisi) artık bu değerler üzerinden yükselecekti. Giddens ve lider Blair açısından ise en önemli meşruiyet kaynağı yıllar sonra partinin iktidara gelebilmesi ve sonrasında 2000’lerin başında alınan seçim galibiyetleriydi. Blair’in 1997’deki başarısı oldukça kritikti ve artık bir anlamda ‘efsane’ idi. Parti iktidarını seçimlerde oy düşüşleriyle de olsa sürdürürken Blair’in karşısında parti içerisinde durmak oldukça zordu. Partinin sol kanadıyla asla yıldızı barışmayan Blair için Corbyn de bu ‘karşıt’ figürlerden birisiydi.

Blair’in Newcastle United’ı, Corbyn’nin Arsenal’ı tutması gibi farklılıklar ikili arasındaki en naif farklılıklardı. Corbyn parti içi seçim öncesi Blair’in Irak Savaşı’ndaki tutumu nedeniyle savaş suçları açısından yargılanmasını bile tartışacaktı. İkili arasındaki tartışmalarda Blair başta ciddiye almadığı Corbyn hakkında Aralık 2015’de basına sert demeçler vermekle meşgul. Artık partinin durumunun bir ‘trajediye’ dönüştüğünden şikayet eden Blair, başkanlık seçimi öncesi ‘artık iktidar imkansız’, ‘sağcılaşmadan oy gelmez’ gibi korku ifadelerinde vurgu ve tonu artırmış gözüküyor.

İngiltere’deki Gelişmeleri Nasıl Okumalı ? 

Baştan belirtmek gerekir ki, Corbyn aslında ‘yeni’ bir siyasal figür değil. Fakat siyasal temsili bugün İngitere’nin en büyük sol siyasal partisinin başına geçmesini sağladı. Hem de bu başarı partinin eski ‘başarılı’ isimleri, ana akım medya, siyaset profesyonelleri ve doğrudan sermaye çevrelerine rağmen elde edildi. Kamulaştırmayı tekrardan tartışan, sosyal hakları hararetli bir biçimde savunan, uluslararası ilişkilerde İngiltere’nin yıllardır sürdürdüğü politikaların tersini öneren hatta yüksek sesle yüksek gelirlilere ek vergiler konulması gerektiğini söyleyen Corbyn bir açıdan ‘refah devleti’ yıllarının toplumsal hafızadaki anılarına sesleniyor. Yeni ve bütünlüklü bir programdan ziyade kendisi bu şekilde değerlendirilebilir. Lüks arabası olmayan, işe gelip gitmek için belediye otobüsü kullanan, fazla para harcamayı sevmeyen, çevreye duyarlı, gençliğinden beri vejetaryen olan, alkole mesafeli bu ‘eski tüfek’ siyasal figür neden bugün kendi tabanında böyle bir destek bulabiliyor?

Neo-liberal kapitalizmin yarattıkları ve öne çıkardığı değerler aslında günümüzde milyonların en büyük problemi. Para merkezli yaşam kurgusu, güvencesiz hayatlar, toplumsal eşitsizliğin artması, adaletsizliğin değiştirilemez gibi görünen doğası bugün belki tam olarak bütünlüklü yanıtlar verilemese de büyük bir problem olarak insanlığın karşısında duruyor. Bu durum aslında 19. yüzyıl benzeri bir siyasal ve toplumsal zemin yaratırken bugün insanlık bir açıdan bu neo-liberal haksızlıklar çağından çıkışı arıyor. Sosyal demokrasi ve solu günmüz için ‘refah devletleri’ dönemindeki pozisyonuyla, uzlaşmacı ve ‘ara bulucu’ rolüyle bugün tartışmak birçok açıdan değersizleşiyor. Çünkü bahsedilen dönemlerin dinamikleri ve yapısı ile günümüz gerçeklikleri arasında ciddi farklar var. 1990’da Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra, alternatifsiz kapitalizm, yükselen yeni ‘orta sınıflar’ tartışmalarının yerini son yıllarda güvencesizlik, göçmen sorunları, düşük gelir gibi tartışmalar aldı. Bu bir gerçeklik. İngiltere’de Mayıs ayında yapılan genel seçimlerde sağcı/ırkçı eğilimli UKIP oylarını genel olarak işçi sınıfından alırken, aslında bu sorunlara yeterli çözümü getiremeyecek bir solun tehlikeli bir alternatifi olacağını da tekrar hatırlatmış oldu. Bu açıdan günümüzde, geçmiş ezberleri veya tartışmasız kabul edilecek genellemelere takılmadan ‘radikal arayışlar’ oldukça önemli gözüküyor. Corbyn tek başına belki Britanya ve dünya tarihini ezilenler açısından değiştirebilecek bir figür değil, ama partinin eskiden marjinal görülen bu figürü bize birşeyi hatırlatıyor. Bugün neo-liberal kapitalizme karşı samimi olarak birşeyler aranmalı…

Yeni ‘Halkçılık’ Mümkün Mü?  

Günümüzde artık hem Türkiye, hem de dünyada radikal, halkçı, eşitlikçi arayışların zorunlu olarak gündeme geleceği bir süreci yaşıyoruz. İngiltere Labour Parti’sindeki gelişmeler veya Güney Avrupa’da esen yeni ve daha radikal sol arayışlar aslında bir tesadüf değil. Türkiye açısından da toplumsal ve kültürel hafızamızda pozitif bir konumlanışı olan ‘halkçılık’ bu açıdan yeni dönemde önemli bir kavram olarak gözüküyor. Bu halkçılık, elbette kimi önemli devamlılıklar içerse de Türkiye özelinde ilk dönem ‘kurucu halkçılık’tan da, 1970’lerin demokratik sol tartışmalarından yükselen ‘Ecevit halkçılığından’ da farklı olabilir. Fakat net olan önemli nokta şu ki, bugün sermayenin hakimiyeti açısından sosyal demokrasinin ortaya çıkış öncesi dönemi gibi bir gerçeklik önümüzde duruyor. Bu açıdan mağdur milyonları, umutsuzları, güvencesizleri ön plana koyacak; ayrı bir dünyayı en azından tartıştırabilecek ‘yeni halkçı’ bir anlayış bugün belki de zorunlu olarak inşa edilmesi gereken bir gerçeklik. Bu eski dönem tartışmalarının ve kabullerinin sadece öne sürülmesi değildir.

Geçmiş dönem ‘sol’ kabuller yeni dönemin inşasında önemli roller üstlense de, yeni dönemin inşası yeni girdilerle olacaktır. ‘Sosyal demokrasi’yi kağıt üzerinde kurulan siyasal ‘merkez’ pozisyonlarına hapsetmek, solu-sosyal demokrasiyi sadece 20. yüzyıl ortası Batı Avrupa refah devleti dönemleriyle anmak, ‘üçüncü yol’ gibi neo-liberalizmle uyumlu bir ‘sol’ kabul yaratmak bugün için esas eskiyen pozisyonlar olarak gözükmektedir. Günümüzde milyonlar için daha yaşanabilir bir ülke ve dünyanın yaratılabilmesi için, güncel sorunlara odaklanmanın yanında yeni bir heyecanı yeni bir umudu da yaratabilmek gerekmektedir. Tarih birçok defa göstermiştir ki, böylesi siyasal kriz dönemlerinde, ister daha ‘merkez’ ve ‘sağ’ söylemli olsun, ister sabitledikleri tanımlarla ‘daha sol’ söylemli olsun, ‘muhafazakar’ olan değil, daha iddialı ve devrimci olan yaklaşımlar öne çıkar. Bugün önümüzde hazır cevaplar yok, fakat radikal olmanın zorunlu olduğu bir ‘arayış’ çağı karşımızda duruyor. Yeni-halkçı bir yaklaşım eşitsizlikler, güvencesizlikler ve adaletsizlikler döneminin ‘gerçekçi’ ütopyası olabilmeli…

Bu yazı ilk defa 21.12.2015 tarihinde halkci.org’da yayınlanmıştır.