“İnsanlık, çocuklara vermek zorunda olduğu şeylerin en iyisini verme yükümlülüğü altındadır” der BM Çocuk Hakları Sözleşmesinde. Ancak yazılanlar ile konuşulanların, konuşulanlar ile uygulananların ne denli farklı olduğu gerçeği söz konusu çocuklar olsa dahi değişmiyor.

Pek çok çocuk bu hafta eğitim sisteminin çürümüşlüğü içerisinde okulların açılma sevincini yaşamaya çalışırken, binlerce çocuk sokaklarda ya da tarlalarda işçilik yaparak hayata tutunmaya çalışıyor. Ana akım medyanın her yıl “Okullar açılıyor” haberi kadar anakronik bir hal alan “çocuk işçi” haberleri ise televizyonun üç dakikalık dramatik video izletme şovunun ötesine yine geçmiyor.

Tartışmasız bir konu vardır ki o da yoksulluğu, gelişmemişliği, ayrımcılığı, öğrenilmiş çaresizliği en derinden hissedenler çocuklardır. Bu yüzden en temel hak olan eğitim hakkı ellerinden alınan çocukların durumu, asla tek başına yoksulluk sıfatıyla karşılanamaz. Bu durum genel bir Türkiye portresidir. Muhafazakarlığın sosyal devlet olma koşullarının önüne geçtiği, yalnızca bireysel değil bölgelerarası gelir ve sermaye kaynaklarının kontrolsüzlüğü, bütün bunların yarattığı göçler ve son olarak mülteciler bu meselenin mihenk taşlarıdır.

Ülke genelinde artan muhafazakarlığın eğitim sisteminin “kalitesine” olan etkileri başlı başına bir konu olmakla birlikte özellikle kız çocuklarının okul hayatının devamında önemli bir engel olduğu açıktır. Kadını toplumsal hayattan koparıp ev içinde varlığını sürdürmesini isteyen düşünce biçimleri bunu çocuk yaşlarda şekillendirmeye başlıyor böylece. Diğer bir konu olan sermaye ise dünyanın her yerinde olduğu gibi yine etnik, dini farklılıkları, cinsiyet ayrımlarını önemsemiyor. Hem hizmet hem tarım sektöründe ucuz işgücü olarak gördüğü çocuklar, metalaşmanın ve bu korkunç sistemin daha ne kadar uçlara varabileceğini sergiliyor. Bunun en somut örneği mülteci ve Kürt illerindeki çocuklardır.

Eğitim Sen’in hazırlamış olduğu rapora göre, Türkiye’de 1 milyon çocuk işçi var. Okula devam etmeyen çocuklar haftada ortalama 54 saat çalışıyorlar. Türkiye’deki sığınmacı çocukların ancak yüzde 39’u eğitim olacağı bulabiliyor. Tabi ki dillerini dahi bilmedikleri sınıflarda eğitim almanın, hâlâ bu çocuklara uygun bir müfredat hazırlanmamasının ne kadar kaliteli bir eğitim olduğunu tartışmazsak. Okula gidemeyenler bu koşullar altında savaş travmasının yanında hayat mücadelesi verirken okula gidebilenler yoğun bir entegrasyon sorunuyla karşı karşıya kalıyor. Mültecilere uygulanan kültürel ve ırksal ayrımcılıklar çocuklar özelinde de sınıf ortamında devam ediyor.

Hepimizin düşündüğü ancak dillendirmekten korktuğu “kayıp bir nesil”in temelleri devlet eliyle hazırlanıyor. Böylece çocukları erken yaşta çalışma hayatından uzak tutması için etkili olması gereken araç, onları eğitim sisteminden kopartabiliyor. Geçtiğimiz günlerde gerçekleşen BM Mülteciler Zirve’sinden bir sonuç alınabilir mi sorularına kimsenin umudu kalmasa da kesin olan şey dünya 5’ten büyük olsa dahi çocuklarımızdan ve geleceklerinden büyük olmadığıdır.