Söyleşi: Pelin Teymur

CHP İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak ile 15 Temmuz Darbe Girişimi’ni konuştuk.

Türkiye’de darbe ve demokrasi ilişkisinin temel dinamiğinin bürokrasi üzerinden şekillendiği söylenir. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz

Askeri ve sivil bürokrasinin etkinliğini, işlevselliğini tabii ki yadsıyamayız. Ancak bürokrasiyi şekillendiren, yönetip yönlendiren, görevlendirmeleri yapan, siyasetin rolünü de gözardı edemeyiz. Ülkemizdeki demokrasi algısı, temel hak ve özgürlüklerin korunup genişletilmesi, şeffaf yönetim tarzının egemen kılınması vb. unsurları ön planda tutmayan, bürokrasiyi, devlet mekanizmasını partilileştirmeyi, iktidarını güçlendirmenin aracı olarak gören siyaset biçimi de darbelerin zeminini hazırlamakta önemli bir etkendir. Demokrasisi alabildiğine güçlü, toplumun kılcal damarlarına kadar nüfuz etmiş yönetimlerde, darbe mekaniği kendisine yaşam alanı bulamaz. Örgütlü toplumun önüne engeller çıkartan, siyaset tarzını bu yönde oluşturmayı ilke edinen iktidarların yarattığı baskıcı, yasakçı, kısıtlayıcı ve kendisi dışındaki kesimleri dışlayıcı idare tarzları maalesef bu zeminler için verimli atmosferleri yaratan hazırlayan yönetim tarzlarıdır.

Çok partili yaşama geçildikten sonra özellikle sağ iktidarların sürekli egemen olduğu dönemde darbelerin yaşanmasını nasıl açıklayabiliriz

1960 ihtilali, yukarıda sıraladığım unsurların üzerine gelen bir askeri darbedir. Çok partili yaşama geçişin henüz temellendiği ve ilk adımların atıldığı bir siyasal süreçte, “sayısal çoğunluğu, sayısal üstünlüğü,  her şeyi yapmaya muktedir olma” şeklinde gören bir siyaset anlayışının, bu gücünü toplumu baskılama, medyayı sansürleme, muhalefeti sindirme, toplumu Vatan Cephesi tarzı yandaş örgütlenmelerle ayrıştırıp, kamplaştırma yaklaşımının ülkeyi nereye götürdüğünün somutlaşmış halidir. 1960’tan günümüze kadar 56 yıllık dönemde Ecevit Başbakanlığındaki CHP-MSP koalisyonu ve sonrasındaki 11’ler destekli CHP iktidarını, ardından DYP-SHP koalisyonunu ve son olarak DSP-MHP-ANAP koalisyonunu birlikte değerlendirdiğimizde, sol-sosyal demokrat partilerin iktidar ya da iktidar ortağı oldukları hükümetlerin toplam süresi 4,5-5 yılı ancak bulmaktadır. Dolayısıyla 1960 ihtilalinden sonra 51 yıl süreyle Adalet Partisi, ANAP, şimdi de AKP iktidarları uzun sürelerle ülkeyi yönettiler. AKP 3 Kasım’da iktidarda tek başına ve kesintisiz olarak 15’inci yılına girecek. Bu yarım asrı aşan sağ iktidarlar döneminde, 3 darbe (27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül)  1 örtülü postmodern darbe (28 Şubat) ve bir de darbe teşebbüsü (15 Temmuz FETÖ) yaşadık. Bu süreçlerde, siyasal ve toplumsal konjonktürlerin nispeten benzerliğinden söz edebiliriz.

Anarşi, terör, toplumsal ayrışma-kamplaşma, ideolojik çatışmalar, medyaya, STK’lara, sendikalara baskılar, toplumsal tepki ve eleştirilere set çekilmesi, polisiye önlemlerin öne çıkması, Olağanüstü Hal ya da Sıkıyönetim uygulamalar bu süreçlerin ortak karakteristik özellikler olarak sıralanabilir. 1960’ta değindiğim gibi DP’nin Vatan Cephesi ayrıştırması ve TBMM’deki muhalefete, basına yönelik tahkikat komisyonları. 12 Mart 1971’deki muhtıra sonrası Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı,  sağ-sol çatışmaları ve ardından Milliyetçi Cephe Hükümetleri (MC) döneminde bu çatışmaların daha da şiddetlenmesi (Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’in Bana sağcılar, milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz sözleri hatırlardadır), Alevi katliamları (Kahramanmaraş, Çorum, Tokat, Malatya vb.), aydınlara, üniversite hocalarına, gazetecilere suikastlar (Prof. Cahit Orhan Tütengil, Prof. Muammer Aksoy, Prof. Bahriye Üçok, Prof. Server Tanilli, Gazeteci Abdi
İpekçi, DİSK Başkanı Kemal Türkler, MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak, Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul…) adım adım 12 Eylül 1980 ihtilaline giden yolu hazırladı. Zaten fiilen ülkenin pek çok şehrinde Sıkıyönetim ilan edilmiş durumdaydı. Aylardır Cumhurbaşkanı seçilemiyordu. Partiler uzlaşamıyordu ve hepsinin ötesinde ülke ağır bir ekonomik krizdeydi. Yokluklar, kuyruklar, karaborsa, döviz kıtlığı nedeniyle ithalat durmuş, benzin karneyle satılmaya başlanmıştı. Fuel-oil ithal edilemediğinden Başbakanlığın kaloriferleri dahi yanmıyordu. Dış temsilciliklerde maaşlar ödenemiyordu. 24 Ocak 1980’de ilan edilen ve ekonomi tarihimize 24 Ocak Kararları olarak geçen ağır ekonomik kararlar, yüzde 100’ü aşan zamlar ve enflasyon, kaotik siyasi ortamın, anarşi ve terörün üzerine toplumda çok ciddi yoksullaşma, işsizlik ve tepkilere yol açtı. Kitlesel iş bırakmalar, grevler, protestolar yaygınlaştı.

Burada bir parantez açarak darbelerin siyasal ve toplumsal durumla ilgili benzerlikleri ve karakteristiklerine, asıl ekonomik durumla ilgili benzerlikleri ilave etmek isterim. 1960 ihtilali öncesinde DP iktidarı açısından artık deniz tükenmişti. ABD Marshall Yardımı’nı kesmiş, DP’nin Türkiye’yi “Küçük Amerika” yapma, “Her mahallede bir milyoner yaratma” vaatleri gerçekliğini yitirmişti. Darbenin ayak sesleri duyulurken, subay maaşlarına yapılan yüklü zam da süreci durduramadı. 12 Eylül 1980 öncesindeki ekonomik tabloyu yukarıda kısaca özetledim.

12 Mart 1971 Askeri Muhtırası döneminde de yine ekonomik tıkanıklık, enflasyon, yokluklar had safhadaydı. 12 Eylül darbecileri TBMM’yi kapatmadılar ama dışarıdan askerlerin kontrolünde, bir teknokratlar hükümeti kurdurdular. Nihat Erim, Naim Talu gibi isimlerin başbakanlığındaki hükümetlerde ekonomiyi toparlamaları için Dünya Bankası Başkan Yardımcısı Atilla Karaosmanoğlu ABD’den davet edilerek, ekonominin başına getirildi. Türkiye ekonomisini, küresel entegrasyona, daha doğrusu küresel sömürüye açmak için IMF-Dünya Bankası-ABD Hazinesi destekli ve onların hazırladıkları programlar doğrultusunda, bir dizi reformlar (!) yürürlüğe konuldu. Bu açıdan bakıldığında, darbelerin görünürdeki siyasal-toplumsal konjonktürün dışında, asıl gerekçelerinin ekonomik olduğunu, planlı, ulusal boyutu öne çıkan, yerli sanayiyi geliştirip, güçlendirmeyi öngören, kırsal kalkınmayı hedefleyen milli denilebilecek ekonomi politikalarının her darbe sonrasında biraz daha törpülenerek ortadan kaldırıldığını, Türkiye’nin dışa açık bir Pazar haline getirildiğini söyleyebiliriz.  12 Eylül 1980 sonrası Bülend Ulusu hükümetinde, Ekonomiden Sorumlu Bakan rahmetli Turgut Özal ve Kaya Erdem tarafından uygulanan politikalarla da zaten bu açıdan son hamleler, askeri yönetim döneminde hayata geçirilmiş oldu.

Sonuçta, darbelerin ağırlıkla sağ iktidarlar döneminde gerçekleşmiş olması, sağ partilerin başta ABD talepleri doğrultusundaki bu politikaları hayata geçirmekte, toplumsal dirençle karşılaşmaları, bu direnci aşamamaları nedeniyle, askerlerin devreye girdiğini ve destek olduklarını söylemek mümkün. Her ne kadar darbeler bu sağ iktidarlara karşı yapılmış gibi görünse de uygulamalara bakıldığında iktidardaki sağ partilerin dış talepler doğrultusunda ilan ettikleri kararların, politikaların, askeri yönetimler eliyle herhangi bir muhalefetle karşılaşmaksızın hayata geçirildiğini görüyoruz. 24 Ocak kararları oldukça ağır ve toplumu adeta ezen, çalışanları açlığa mahkûm eden kararlardı. İlan edildikten sonra, toplumsal tepki ve muhalefet, sendikaların, esnafın eylemleri zirve yapmıştı. Demirel, bu kararları hayata geçirmek için Milliyetçi Cephe hükümetindeki diğer sağ koalisyon ortaklarını bile ikna edemediği için Adalet Partisi azınlık hükümeti kurarak bu kararları ilan etti. Kararların mimarları arasında o dönemde Madeni Eşya Sanayicileri İşveren Sendikası (MESS) Başkanı Turgut Özal da vardı. Nitekim darbeden sonra Özal, askeri hükümette Ekonomiden sorumlu bakan oldu ve 24 Ocak kararlarının fiili uygulayıcısı konumuna geldi. Bir de buna demokrasi ve özgürlüklerden duyulan korkuyu ilave etmek mümkün. Sağ iktidarlar ülkemizde hep demokrasiyi kısıtlayan, sınırlayan, özgürlüklerden, düşünceden korkan, baskılayan politikaların uygulayıcısı oldular. Bu politikalarda, toplumsal muhalefetle, dirençle, tepkiyle baş edemedikleri anda da darbeler devreye girdi ve bu politikaları silah zoruyla hayata geçirdiler.

Darbe süreçlerinde iç ve dış dinamiklerin etkilerini nasıl okuyorsunuz?

Yukarıda bahsettiğim iç ve dış siyasal konjonktürler, uluslararası ve ulusal dinamikler ciddi etkenlerin başında geliyor. Bunların başında da ekonomi geliyor. Küresel paylaşım mücadelesi, Türkiye gibi gerek bölgesel konumu gerekse stratejik durumu, yanında doğal zenginliklere, ekonomik varlıklara sahip ya da kaynağa yakın konumdaki ülkeler için, küresel paylaşımın göz diktiği bu unsurlar açısından dinamikleri harekete geçiriyor. Baktığınız zaman bir dönem neredeyse “erken kalkanın darbe yaptığı” Güney Amerika ülkelerindeki (Şili, Arjantin, Brezilya, Meksika vb.) darbelerin ardında petrol, altın, gümüş, bakır vb. kıymetli madenlerin kontrolünün yattığını görürsünüz.

Ülkemiz açısından dünyanın en zengin petrol ve doğal gaz rezervlerinin bulunduğu coğrafyadaki konumu, Fırat, Dicle, Asi nehirleri gibi
su kaynakları ve sınır aşan suların stratejik önemi, darbe dinamiklerini tetikleyen unsurlardır. Bir Osmangazi Körfez geçişini, 3. Köprü’yü 20-30 ayda tamamlayabilen Türkiye’nin neredeyse 45 yıldan bu yana, ülkenin Güneydoğu’sunu ihya edecek, bölgeyi ve Türkiye’yi refaha kavuşturacak, dünyanın birkaç entegre kalkınma projesi arasında yer alan Güneydoğu Anadolu Projesi’ni (GAP) tamamlayamaması çok dikkat çekici değil mi?  

Bu açıdan dış dinamiklerin etkisi önemlidir. Bunun yanında içeride de bu dinamiklerin nasıl algılandığı, önlenmesi için içeride hangi
siyasetlerin uygulandığı önemlidir. Şayet en geniş anlamda, tüm toplumu, toplumsal kesimleri kavrayan, eşit gören, bu kabulle yola çıkan şeffaf ve demokratik bir siyaset içeride uygulanıyor olsa, bu dış dinamiklerin negatif etkilerini bertaraf etmek daha kolay olacaktır. Ancak içeride iktidarı ellerinde bulunduranlar aksine, toplumdaki düşünce, ifade, inanç, etnik köken vb. farklılıkları, bölgesel gelişmişlik uçurumlarını çatıştırarak, karşı karşıya getirerek, bunun siyasi nemasıyla iktidarlarını güçlendirme, iktidarlarını sürdürme yolunu izliyorlarsa, o zaman dış dinamiklerin, iç dinamikleri harekete geçirme, etkileyip, yönlendirme zemini bulmaları daha kolay olacaktır. Darbeye bahane üretme kozları artacaktır. 

Son darbe girişimine kadar gelinen süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? AKP ve Cemaat çatışmasının bir boyutu olarak mı yoksa sistemin derin bir krizi olarak mı yorumlarsınız?

Bu sürece nasıl gelindiği apaçık ortada… Başta Sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere peş peşe gelen Allah’tan ve Millet’ten af dilemeler, hata itirafları, “yanlış yapmışız” yakınmaları, gerçekte bu sürecin 15 Temmuz’a varmasındaki siyasi sorumluluğun da itirafıdır. O nedenle Sayın Genel Başkanımız ve bizler, sürekli olarak 15 Temmuz’un askeri ve sivil bürokrasi, yargı, iş dünyası, yüksek öğretim, milli eğitim vb. unsurları dışında, asıl siyaset ayağının çok önemli olduğunu, açığa çıkartılması gerektiğini dile getiriyoruz. Millet seçimlerde oy vererek, ülkeyi yönetecek olanları seçiyor, vekillerini iş başına getiriyor, siyasi iktidarı belirliyor. Yönetim erkini devrediyor ve “Ülkemiz ve biz sana emanetiz. Aklınla, vicdanınla, becerinle, yeteneğinle, adaletinle, her türlü yetki senin… Huzurumuz, geleceğimiz, kardeşliğimiz, kaynaklarımız, vergilerimiz, toprağımız, bayrağımız, ailemiz, çocuklarımız, canımız, namusumuz sana emanet” diyor.  Genelkurmay Başkanını, Üniversite Rektörünü, Kuvvet Komutanını, Yargı üyelerini, çocuklarını eğitecek öğretmenleri vb. millet seçmiyor. Milletin yönetim yetkisini verdiği, devleti ve kurumlarını emanet ettiği siyasi iktidar seçiyor, atıyor, tayin ediyor, terfi ettiriyor. Yani, bu açığa alınan 80 bin bürokrat, memur, hakim, savcı, müfettiş, doktor, öğretmen, imam, müezzini, tutuklanan 20 bin generali amirali, subay-astsubayı, savaş pilotunu, yargıtay, danıştay, anayasa mahkemesi üyesini, gözaltına alınan binlerce akademisyeni, dekanı, profesörü, polisi, emniyet  müdürünü, valiyi, kaymakamı vb. millet seçmedi. Millet göreve almadı. Millet sınav yapmadı. Millet general, amiral, yargıç, savcı, komutan, öğretmen yapmadı. Bunlar kendi kendilerini de o görevlere getirmediler. Bütün bunların oralara yerleşmesinde, o makamlara, koltuklara getirilmesinde birinci derecede ve ilk elden sorumluluğu olan, bu noktaya gelinmesinde mesuliyeti bulunan yaklaşık 15 yıldır milletin verdiği yetkiyle ülkeyi, devleti yöneten siyasal iktidardır.

Bundan daha büyük bir itiraf olabilir mi? Yani yargıyı bunlara emanet etmişler, kendileriyle ilgili davaları böylece FETÖ eliyle halletmişler. Sadece kapatma davası mı, nice davaları Cemaate hallettirdiler. Balyoz’u, Ergenekon’u, Casusluk davalarını artık cümle alem biliyor. Ama asıl, 17-25 Aralık’a gelene kadar bir sürü yolsuzluk davalarını, ihale davalarını, usulsüzlüklerini her şeylerini, bunların yargıdaki gücüyle hallettiler aklayıp, pakladılar.  AKP iktidarı, Cemaatin yargı gücüne teslim olmuş. Bakın BDDK en son 29 Bankalar Yeminli Murakıbı’nı açığa aldı ve gözaltına alındılar. Maliye Teftiş Heyeti, Hesap Uzmanları Kurulu, Bankalar Yeminli Murakıpları Kurulu, diğer denetim ve teftiş birimleri hep bunlara emanet edilmiş. Bankaların, şirketlerin, holdinglerin üzerinde bu yolla baskılar kurulmuş. Kendilerinden görmedikleri şirketlere, bankalara, holdinglere çok ağır vergi, para cezaları kestiler. Hayatın her alanında diledikleri gibi at oynattılar, AKP iktidarı da Kuzu’nun yargı için söylediği gibi göz yumdu. Destekledi. Önlerini, yollarını açtı bunların. Şimdi iktidar kendince bir milat ilan ederek, geçmişin sorumluluklarından kurtulmak, örtbas etmek için siyasi kurnazlığa başvuruyor. Başbakan 17-25 Aralık’tan sonra Cemaatle ilişiğini kesmeyenlerin hesap vereceğini ilan ediyor. Neden 17-25 Aralık? AKP’nin yolsuzluklarını ortaya çıkartan, AKP’ye karşı yapılan bir hamle olduğu için mi? O zaman toplumun diğer kesimlerine yapılanlar ne olacak. Sınav sorularının çalındığını, KPSS’de, Polis Koleji, Polis Akademisi, Hakimlik-Savcılık vs. sınavlarında usulsüzlükler olduğunu yıllardır söylüyoruz. Artık 2010 KPSS’sinde iş ayyuka çıkmıştı. Karı-Koca yüzlerce Cemaatçi birden, sınavlarda 100 üzerinden 100 aldı. Hesap soruldu mu? Hayır. O dönemde Başbakan ÖSYM Başkanını dinleyip “ikna olduğunu” açıkladı iş bitti. Şimdi aradan geçmiş 6 yıl, 2010 KPSS’siyle girenler, sınav usulsüzlüğünden, soruları çalmaktan atılacak deniliyor. Milyonlarca genç insan 6 yıldır bu yüzden işsiz, mağdur. Hepsinin işiyle, ekmeğiyle, geleceğiyle oynandı. 2010 KPSS’si açığa çıktı. Peki öncekiler ne olacak? 2010’dan sonrakiler ne olacak. 17-25 Aralık 2013 Yolsuzluk ve Rüşvet Skandalı Milat’tır deyip öncesine sünger mi çekilecek? 2010’da anayasa referandumu öncesinde, 2011 genel seçimlerinde yaşanan kaset skandallarıyla, siyasetin dizaynını yapanların yakasına ancak 6 yıl sonra yapışıyorlar. Bir günde 80 kişiyi birden gözaltına alıyorlar. 6 yıldır bu adamları biliyordunuz da neden yakalamadınız?

Eski Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’de af dileyenler kervanına katıldı. Ama ilginç açıklamalar yaptı. 2011’den bu yana görevi süresince “Siyasi iradenin onayı ve talebi dışında” Yüksek Askeri Şura’da (YAŞ) hiçbir atamanın, terfinin, tayinin yapılmadığını söylüyor. Hükümetten buna bir tekzip geldi mi? O dönemin Başbakanı, şimdiki Cumhurbaşkanı, o dönemdeki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Savunma Bakanı Vecdi Gönül çıkıp da “Hayır böyle bir şey yok. Biz TSK’da, YAŞ’taki atamalara, terfilere karışmadık. TSK’nın teamülleri neyse ona uyduk” diyebiliyorlar mı? Hayır. O zaman 15 Temmuz’u gerçekleştiren general, amiraller, komuta kademesi tamamı iktidarın talebi ve onayıyla o görevlere geldikleri, somut, açık ve net değil mi? Bu olaylar ortada ve hepsi yaşandı. Hepsinin de biz farkındaydık. Biliyorduk. Söyledik, uyardık, TBMM’ye taşıdık, araştırma önergeleri verdik, soru önergeleri verdik, yargıya taşıdık. Hepsine engel oldular, örttüler, izin vermediler. Yukarıda da değindim. 1960’tan bu yana 56 yılın 4,5 yılında CHP, SHP, DSP sosyal demokrat partiler iktidar ortağıydı. Kalan 51 yılda hep sağ partiler iktidardaydı. Her dönemde bu tarikatlar, cemaatler vardı. Devlete, polise, orduya sızma çabaları vardı. Ama 51 yıllık sağ iktidarlar döneminde ve özellikle de 2002’den buyana 14 yılı aşan AKP iktidarında, FETÖ’ye tüm kapılar ardına kadar açıldı. Devlet mekanizmasının, yargının, ordunun, polisin, eğitimin tüm bürokrasi dişlilerinin kilit yerlerine yerleştirildiler. Karşılıklı siyasi, ideolojik ve ekonomik çıkara dayanan, laik-demokratik-cumhuriyeti tahrip etme, erozyona uğratma, giderek yok etme amaçlı bir ittifak söz konusuydu. Bilerek ve isteyerek oluşturulmuş, karşılıklı çıkara dayalı, ideolojik olarak da kısmen örtüşen bir işbirliği ve ortaklıktı aralarındaki.

Birbirleriyle olan uzun süreli ittifakları yanında, Erdoğan Milli Görüş gömleğini çıkarttığını ilan ederek yola koyuldu. Hedefe varmak ve vardığında o durakta inmek için “Demokrasi tramvayına” bindi. Başlangıçta, “çıraklık dönemim” dediği evrede, liberallerle-AB’cilerle, eski solcularla, müttefik oldu. Partinin, hükümetin vitrinine onları koydu.

İkinci aşamada ittifaka, ağırlıkla Kürtleri, Alevileri, kısmen Romanları dahil etti. Açılım politikalarıyla Ermenilere varana kadar geniş bir yelpazeyi yanına çekme yoluna gitti. Cemaatin yargıdaki, emniyetteki, iş dünyasındaki, medyadaki gücünü kullanarak, TSK’ya, muhalefete, üniversitelere, muhalif medyaya operasyonlar yaptı. “Vesayet” sözcüğünü kullanarak, TSK’daki, Yargıdaki, Bürokrasideki, Üniversitelerdeki tasfiyelerini yandaş medyanın da destek ve katkısıyla gerçekleştirdi. Bu süreçte, Erdoğan iktidardaki, Cemaat ise başta yargı ve bürokrasideki güç ve olanaklarını birbirlerinin hizmetine, kullanımına karşılıklı olarak sundular. FETÖ de benzer şekilde başta AKP olmak üzere, bizlerin en baştan itibaren bildiği ve sürekli uyardığı gerçek amaç ve hedeflerini gizleyip, karanlık yüzünü saklayarak, liberal aydınları yanına çekti, ittifaklar yaptı. Abant Toplantıları ile demokratik bir kimlik sergileyerek sempatisini artırdı. Türkçe Olimpiyatları ve 170 ülkeye yayılan okullarıyla, eğitim amaçlı, insani bir hareket görüntüsü oluşturdu. Dinler Arası Diyalog, Medeniyetler İttifakı vb. oluşumlar ve adımlarla, içeride ve dışarıda, medeni ve insani bir dinsel arayış, barışçıl bir oluşum, batı değerleriyle, eğitim, bilim ve entelektüellikle demokratik çabaları buluşturan bir hareket izlenimini güçlendirdi. Bu sayede küresel etkinliğini ve bilinirliğini, kabul görüşünü yaygınlaştırdı. Bu gücü konjonktürel olarak, AKP iktidarıyla da paylaşarak, iktidar muhaliflerinin etkisizleştirilmesi, itibarsızlaştırılması, sahadan çıkarılması, AKP’ye biat edilmesi yollarını açarak, iktidara da destek verdiler. Yeterli güce eriştiklerine kanaat getirdikleri anda da tüm ittifakları yakıp, AKP’yi iktidardan bertaraf etme, kendi iktidarlarını kurmak yolunda, silahlı ve kanlı darbe teşebbüsüne giriştiler. Tabii tüm bu unsurlar yanında ve asıl önemlisi, kendilerini bugüne hazırlayan, oluşumlarına küresel ve ulusal düzeyde organizasyon ve planlama desteği veren güçlerin de zamanlaması ve görevlendirmesini gözardı edemeyiz.  Doğrudan ülke adı zikrederek değil ama FETÖ’nün arkasındaki küresel güç ve desteğin varlığını yadsıyamayız. Bizim bu yapılarla, ittifakımız, işbirliğimiz, yol arkadaşlığımız, düşünsel yaklaşım benzerliğimiz kesinlikle söz konusu olamaz.

CHP olarak, 15 Temmuz’dan itibaren izlediğimiz ortak akıl, barış, uzlaşı politikası, Erdoğan ve AKP’ye destek politikası değildir. Laik demokratik cumhuriyete, parlamenter rejimin güçlendirilmesine, 14 Temmuz’a kadar sürdürülen yanlış iç siyaset söylemi ile düşman yaratan dış politikanın ülke çıkarları doğrultusunda değişimine, özgürlüklerin genişletilip, güvenceye alınmasına, Cumhuriyet değerlerinin ve ilkelerinin korunup, sahiplenilmesine, iktidarın bu yönde adımlar atmaya zorlanmasına dönük bir politikadır.