Söyleşi: Pelin Teymur

‘Darbe ve demokrasi’ dosyamızı sürdürüyoruz. 15 Temmuz Darbe Girişimi’ni ve bugünkü gelinen noktayı CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Ankara Milletvekili Özgür Özel’le konuştuk.

-Türkiye’nin darbe ve demokrasi ilişkisinin temel dinamiğinin bürokrasi üzerinden şekillendiği söylenir. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? 

Öncelikle darbe ve demokrasi arasında bir ilişki tanımlanacaksa, bu ilişkinin daha ziyade bir “karşıtlık” ilişkisi olduğunu belirtmek gerekiyor. Öte yandan darbenin antidotu olarak tanımlanabilecek bir kavram olarak “Demokrasi”, şüphesiz ki devletin çeşitli kurumları aracılığıyla gündelik hayatımıza etki eder. Sosyal bir devlette, vatandaşların temel ve demokratik hakları bu kurumlar aracılığıyla güvence altına alınmalıdır. Dava açma, fikrini ifade edebilme, eğitim alma hakkından tutun da, seyahat etme, yaşama, çalışma, inanç ve barınma gibi haklara kadar tümü devletin anayasal koruması altındadır. Devlet bu hakları sağlamak ve güvence altına almak için eğitim kurumlarının, güvenlik güçlerinin, mahkemelerinin, hastanelerinin kanunlara uygun bir biçimde işlediğini düzenli olarak denetler. Tüm bu bürokratik mekanizmanın sağlıklı bir biçimde işliyor olması, bir ülkenin demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olarak nitelendirilebilmesinin ön koşuludur ancak mekanizmanın sağlıklı işlemiyor olmasından bürokrasinin bizatihi kendisini sorumlu tutmak elbette ki mümkün değil. Sistemin yürümesi adına bir “mekanizma” görevi gören bürokrasiyi işler kılmak da, bu mekanizmanın devamını sağlayacak olan bürokratları liyakate dayalı bir biçiminde görevlerine atamak da devletin görevidir. Dolayısıyla bürokratik alanın sağlıklı ve demokratik teamüllere uygun bir biçimde işliyor olması, dolaylı yoldan da olsa demokratik kurumların darbe de dahil olmak üzere her türlü anti demokratik uygulamayı ve girişimi sistem dışı bırakmasını sağlar.

-Çok partili yaşama geçildikten sonra özellikle sağ iktidarların sürekli egemen olduğu dönemde darbelerin yaşanmasını nasıl açıklayabiliriz. 

Siyasi tarihimizde, 1960, 1971, 1980 askeri darbelerinin sağ iktidarlar döneminde yapılmış olmaları bu darbelerin sağ iktidarlara karşı yapıldığı anlamına gelmiyor. 1950 seçimlerinde iktidara gelen Menderes hükümetinin oy oranı 1954 seçiminden 1957 seçimine %10 düşüş göstermiş, yapılan tüm seçim öncesi çalışmalar CHP’nin oyunu ciddi manada yükseltmeye devam edeceğini göstermiştir. Bu nedenle 1961 yılında yapılması planlanan seçimlere doğru giderken CHP’nin birinci parti olarak çıkacağı kanısı hakimdi.  1971 yılında yaşanan darbede de aynı şeklide CHP’nin 1965 yılında kullanmaya başladığı yeni bir siyasi söylem olan “ortanın solu” ve Genel Sekreter Bülent Ecevit’in köyleri kalkındırma planını açıkladığı “toprak işleyenin, su kullananındır” sloganıyla toplumun tüm kesimlerinde büyük heyecan yaratmıştı. 1969 seçimlerinde Adalet Partisi bir önceki seçimlere göre %6,34 oranında oy kaybı yaşamış, CHP ise parti içinde yaşadığı bölünmeye rağmen gücünü korumuştu. Zira 12 Mart muhtırasının ardından CHP, Ecevit liderliğinde girdiği ilk genel seçim olan 14 Ekim 1973 genel seçimlerinde yüzde 33,3’lük oy oranıyla 185 milletvekili çıkardı. CHP’nin oy oranı bir önceki seçime göre yüzde 5,9 artmıştı. Ordu, 12 Mart 1971’de bir muhtıra verdi ancak Parlamento feshedilmedi, partiler kapatılmadı, Anayasa askıya alınmadı ancak 1961 Anayasası büyük oranda değiştirilerek, özgürlüklerin baskılandığı daha otoriter bir sistem yaratıldı. Öte yandan 12 Mart döneminde sol görüşlü yayınların toplanması için ilan edilen sokağa çıkma yasağı ve sol kesimlere yönelik yaygın bir tutuklamalar zinciri yaşandı.

Bu dönemin sonucunda gene toplumun sol unsurları darbe almış, TİP ve DİSK kapatılmıştır. 1980 darbesi sürecine de benzer bir biçimde 1977 seçimlerinde CHP’nin aldığı başarılı seçim sonucuyla girilmiştir. Bir önceki seçime oranla CHP oy oranını %8,1 artırmış, toplumda bir sonraki seçimler için bunun da üzerinde bir beklenti ortamı oluşmuştur. Aynı şekilde 1980 darbesi sırasında Demirel Hükümetinin işbaşında olması bu darbenin sağ bir iktidara karşı yapıldığı anlamına gelmiyor zira bu dönemde baskı dönemini yaşayan toplumun tüm ilerici unsurları yoğun bir dayanışma ve örgütlenme bilinci içerisindeydiler. 80 darbesinin sol ve ilerici unsurlar üzerinde yarattığı yıkıcı etkinin sonuçlarını bugün daha net bir biçimde gözlemleyebiliyoruz. 15 Temmuz darbe girişiminin sonuçlarını ise bugünden sağlıklı bir şekilde analiz etmek mümkün değil. Şüphesiz anlamlı bir değerlendirme yapmak için zamana ihtiyaç var ancak başarılı olsun olması her darbenin ardından toplumun her alandaki demokratik teamüllerinin yara aldığını söyleyebiliriz. Bu bağlamda aslında her darbe her ne kadar asıl olarak sol görüşün baskılandığı bir ortam yaratsa da, popülist ve hamasi söylemden kurtulmuş sağlıklı bir sağ siyasetin yapılmasının da önünü tıkamaktadır.

-Darbe süreçlerinde iç ve dış dinamiklerin etkilerini nasıl okuyorsunuz? 

Her toplumsal olayda olduğu gibi, bir darbenin de iç ve dış dinamiklerinin etkileri birlikte analiz edilmeli. Elbette dış dinamikler üzerinden zaman zaman spekülasyona varan değerlendirmeler yapmak da mümkün. Ancak örneğin 1980 darbesinin ardından gün yüzünde çıkarılan “our boys did it” (bizim çocuklar başardı) söylemi, bu darbenin kimlerin desteğiyle gerçekleştirildiği yönünde elimize güçlü veriler sunuyor. Bizim gibi zorlu coğrafyalarda yer alan ülkelerin bu nedenle dengeli bir dış siyaset yürütmesi gerektiğini acı tecrübeler yaşayarak anladık. Dış siyaseti iç siyasete malzeme yapmanın tehlikesini gördük. Dolayısıyla darbe sürecinde de bu iki dinamiğin etkileşiminden bahsetmek yanlış olmaz. Burada önemli nokta 1. soruda değindiğimiz gibi devletin tüm kurumlarının demokratik teamüllere uygun bir biçimde liyakate dayalı işliyor olması. Bu şekilde toplumun içinde herhangi bir anti-demokratik girişimin taban ve temel bulabilmesi zorlaşacaktır. Bu sebeple Türkiye’nin en önemli önceliklerinden biri demokrasi kültürünü güçlendirmek olmalı.

-Son darbe girişimine kadar gelinen süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? AKP ve Cemaat çatışmasının bir boyutu olarak mı yoksa sistemin derin bir krizi olarak mı yorumlarsınız? 

Bugün geldiğimiz noktada darbe girişimlerinin arkasında genel anlamda belli odaklar arasında yaşanan bir güç paylaşımı kavgası olduğunu söyleyebiliriz. Bu kavga ve çekişme de kuşkusuz demokratik kurumların bypass edilmesiyle gerçekleştiriliyor. Burada görülmesi gereken önemli nokta şu; bu darbenin, ya da güç kavgasının, aktörleri zaman içerisinde değişebilir. Mühim olan sistemin bu ve benzeri çekişmelerden en az düzeyde etkilenecek şekilde sağlam bir temelde inşa edilip korunması. Bu da elbette öncelikle iktidar partisinin ve hükümetin görevidir. Seçimle devraldığı yapıyı koruyup, geliştirerek gene demokratik teamüllere uygun bir biçimde seçimle devretmek için gerekli ortamı sağlamalıdırlar. Kendi iktidarını korumak adına içinde bulundukları sistemi zayıflatacak şekilde toplumun bazı kesimlerine tavizler vermek kabul edilir bir durum değil. Bu doğrultuda yapılan teslimiyetçi siyasetin yarattığı toplumsal travmanın etkilerini bugün ağır bir biçimde yaşadık ve bu zafiyetin bedelini tüm toplumla beraber ödemek durumunda kalacağız. Yani sistemin kendi kendine bir krize girdiğini söylemek mümkün değil, bu krizlerin sorumluları var ve kamuoyu bu kişileri tanıyor, tüm gelişmeleri yakından takip ediyor. Biz de ana muhalefet partisi olarak konunun tüm detaylarını enine boyuna araştırıp bunlarla ilgili soru önergeleri, kanun teklifleri verdik, Milletvekillerimiz bunlarla da yetinmeyip kitaplar yazdılar, bu bilgileri basınla da sürekli paylaştılar. Toplumu ve iktidarı mümkün olan her şekilde yaklaşan felakete karşı uyardık. Bu uyarıları yapmaya da devam edeceğiz, sistemin bu “derin krizini” yaratan unsurların doğru tespit edilerek yaşanabilecek daha da derin krizlere engel olabilmemiz adına bu çok önemli bir görev.