CHP Trabzon Milletvekili Haluk Pekşen ile sosyal demokrasi üzerine konuştuk.

-21.yüzyılda sosyal demokrasiyi nasıl tanımlayabilirsiniz? 

Sosyal Demokrasi çoğulculuk, eşitlik, özgürlük, sürekli ve sonsuz bir arayış, sürekli ve sonsuz bir yenileşme, herkes için adalet demektir. Sosyal demokrasi, toplumun tümüne refah getirmeyi amaçlar.

21. yüzyılın yeni ekonomik, siyasal ve sosyal sistemi “Ekonomik ve Sosyal Demokrasi” olacaktır. İnsanlık yeni dünya düzenini sosyal demokrasi üzerine kuracaktır.

21. yüzyıl kapitalizmin ağır darbe aldığı ve kendini yenilemek için çıkış yolları aradığı bir yüzyıl olacaktır. Sosyal demokrasi, kapitalizmin neden olduğu eşitsizlik ve adaletsizlikleri demokratik sistem içinde kabul edilebilir düzeye indirmeyi amaçlayan siyasi ideolojidir.

21. Yüzyılda dünyanın yükselen değeri, kapitalin küreselleşme dayatması değil, insanın geleceğini hedef alan ekonomik ve sosyal demokrasi ideolojisidir.

Ekonomik sosyal demokrasi gerek ekonomik yaşama, gerekse sosyal yaşama adil fırsat eşitliği ve orantılılık içerisinde somut net proje ve çözümler üretebilmelidir. Havada kalan söylemler sosyal demokratlara herhangi bir katkı sağlamadığı gibi, giderek içe kapalılık ve ivme kaybına neden olmaktadır.

-Türkiye’de sosyal demokrasinin gelişimi, CHP ve sosyal demokrasi ilişkisi konusunda ne düşünüyorsunuz? 

Türkiye sosyal demokrasi ile ancak eşitlik, özgürlük, ekonomik kalkınma, dürüst ve şeffaf yönetim, onurlu dış siyaset, laik devlet, tarafsız adalet, evrensel hukuk düzeni ve hoşgörü temellerine dayanan, herkesi kucaklayan bir toplumsal düzene geçebilir.

Türkiye, son 40 yıl içerisinde sosyal demokrat bir siyasal iktidarı iş başına getirememenin diyetini her geçen yıl giderek daha da ağır faturaların önüne konulmasıyla ödemiştir. Sosyal devlet ilkesinin ne denli akılcı ve zorunlu olduğu bu dönem içerisinde iş başına gelen siyasal partilerin kısmen ortaya koymak zorunda kaldığı uygulamalarla da ortaya çıkmıştır.

Yardımlaşma ve dayanışma duygusu sosyal devletin Anayasal zorunluluğu olmasına rağmen ulufe dağıtan devlet baba anlayışı hakim kılınmıştır. Sosyal devlet yerine “devletin merhamet eli” vurgusu öne çıkarılarak, yoksulluk yoksulların kabahati ancak devlet yine de merhamet gösterip yardım ediyor algısı sistematik bir şekilde yerleştirilerek siyasal tercihler yönlendiriliyordu. Hak arama yerine “şükredip kanaat etme”, verilenle yetinme algısı yerleştiriliyordu.

Avrupa da giderek artan bir etkiyle yayılan sosyal demokrasi dalgası Türkiye’yi etkiler mi? Hiç kuşkunuz olmasın hem de çok şiddetli etkileyecektir. Zira siyasal iktidarın ülkenin tüm birikimlerini özelleştirme adıyla yandaşlara devretme tezgahı artık ortalama zeka seviyesinin altında olanlar tarafından bile anlaşılmıştır. Ekonomiye ilişkin çalınan davul zurnaların aslında tamtam dansları olduğunu anlamak için yalnızca TUİK verilerine bakmak yeterli. Tamamı devlet tarafından açıklanan ekonomik verilerle 2002 ve 2015 yıllarını bir karşılaştırın. Elde edeceğiniz sonuçlar uykularınızı kaçıracaktır. Bence sizin uykularınız kaçmasın ancak siyasal iktidarla birlikte saltanat ekonomisinin Cuma günleri görüntü olsun diye caddelerde namaz kılıp yılbaşılarını jet sosyete merkezlerinde, tatillerini ege koylarına gizledikleri yatlarda geçirenlerin uykuları kaçsın.

Evet yalnızca TUİK verileri bile AKP iktidarı ve tüketim ekonomisinin ülkeyi nasıl bir çıkmaza sürüklediğini görmek için yeterli. Elbette görmek isteyenlere…

Sat sat ye, yetmedi tefeciden borç al (uyuyormuş gibi yapanlar anlamasın diye adına “sıcak para” de) sonra bir yolunu bulup masadan sıvışmaya bakarsın…

Uyuyormuş gibi yapanlara ise sözümüz yok.

Mobese kontrollü ve özellikle elektronik gelişmelerle, sınırsız yöntemlerle baskılanan yaşama rağmen; yeni yüzyıl farklı bakabilen, farklı görebilen ve farklı planlayabilenlerin yüzyılı olacak mıdır? Üretilen birçok teknolojiden haberdar dahi olmayan kitlelerin özel ve kamusal yaşamı nasıl korunacaktır? Bilinmeyene karşı özgür olmak için neler yapılabilir, kim yapabilir, ne zaman, nerede ve nereye kadar yapabilir?

Kaldı ki, toplumsal güvenliği, yararı ve düzeni sağlamakla görevli kamu gücünün hukuk devletiyle çelişen uygulamaları nasıl ve kim tarafından kontrol edilecektir. Yasalar ve yargı işlemeyecekse ne işleyecektir?

İnsanlığın geleceği için kim nerede ve ne düzeyde karar alabilmelidir? Alınan kararlar gerçekten insanlığın geleceği açısından olması gereken kararlar olup olmadığını kim nerede ve nasıl belirleyecektir?

Algı projeleriyle yönlendirmelere boyun eğmeye daha ne kadar devam edeceğiz?

“Nasıl başardım?”, “sen de başarabilirsin”, “kendine güven”, “göster enerjini” gibi moda deyimle bireysel egoların önüne “kim tutar seni” aslanları yerleştirip daha ne kadar sessiz kalabiliriz?

Üreticiler, işverenler, işçiler, vergiler, karlar, yeni yüzyılda nasıl bir yaşam döngüsü içerisinde varlıklarını devam ettirmelidir? Bütün bu sorular temelde üç ana ilke üzerinde toplanmaktadır. Bunlar ekonomi, sosyal yaşam ve dengedir.

O halde yenidünya düzeninin belirleyicisinin sivil toplum olduğu; sistemin ise ekonomik ve sosyal demokrasi olduğu öngörüsü, yalnızca var olanı ortaya koyabilmekten ibarettir.

Ekonomik Sosyal Demokrasi gerek ekonomik yaşama, gerekse sosyal yaşama adil fırsat eşitliği ve orantılılık içerisinde somut net proje ve çözümler üretebilmelidir. Havada kalan söylemler sosyal demokratlara herhangi bir katkı sağlamadığı gibi, giderek içe kapalılık ve ivme kaybına neden olmaktadır.

Bugün en temel üç konuda; aş, iş ve gelecek konusunda proje üretmeyen siyasal hareketlerin sandıkta başarı beklemesi yalnızca boş hayalden ibarettir. Diğer bir değişle bu üç konuda gerçek uygulanabilir bir öneriniz yoksa siyasal geleceğiniz de yoktur.

Bugün sosyal demokrat değerlere inanan ve sosyal demokrat değerlere göre politika üreten tek parti Cumhuriyet Halk Partisi’dir.

-21.yüzyılda sosyal demokrasinin tıkanmış olduğu hakkında tartışmalar yapılıyor. Buna katılıyor musunuz? Katılıyorsanız bunun nedeni nedir ve çözümü için neler yapılmalıdır? 

21. yüzyılda sosyal demokrasi tıkanmış değildir, hatta her krizde tek çözüm ve kurtarıcı olarak hep gündeme gelmektedir.

Demokrasi idealiyle sosyalizm idealinin bütünleşmesi 21. Yüzyılda insanlığın gündemine girmiştir. Artık, eşitlikçi, özgürlükçü başka bir düzenin olabileceği, yeni hedefler, yeni iddialar ve yeni umutlar dünya solunun gündemindedir.

Kapitalizm can çekişirken 21. yüzyılın kalıcı siyasal tercihi büyük bir ağırlıkla kendisini hissettirmeye başladı. Avrupa ard arda yapılan seçimlerle 1968’den sonraki süreci bile geride bırakacak şekilde ezici bir tercihle sosyal demokrasiye geçmektedir. İngiltere, ardından Fransa, sonra Yunanistan, İtalya ve sonrasında yerel seçimlerde Almanya bu yönde kararlılığını gösterdi.

İnsanlık yaşanılabilir adil ve yeni bir dünya düzeni arayışı içerisindedir. Bugün dünyanın birçok yerinden yükselen yenidünya düzeni arayışları Avrupa’da Fransa başta olmak üzere, yeniden sosyalizm ve sosyal demokrasiyi büyük bir umut olarak yeşertmeye başlamıştır. Esasen yenidünya düzeni, sosyal demokrasi ya da sosyalizmin gelişmiş ve değişmiş aşaması olarak farklı bir sistem gerektirmektedir. Bugün gelinen noktada bütün dünyanın paylaştığı görüş, demokrasinin yalnızca sosyal yaşamda değil ekonomik yaşamda da doğrudan etkin olmasıdır. Ucuz işgücü bir insan hakları ihlali olarak karşımıza çıktığında, bunu görmemek ya da kendi çıkarlarımızla uyuştuğunda savunmak, esasında yüksek standartlardaki yaşam kalitelerini tehdit etmek demekmiş. Zira Çin’de ucuz gerekçesiyle yapılan üretim ve istihdam yatırımları, gelişmiş ülkelerde yerleşik sistemin çökmesine neden olurken, aynı zamanda insan hakları ihlallerine göz yummanın, esasen kendi yaşam kalitemizin yok olmasına da sebep verdiğini anlamış bulunmaktayız.

İnsanlık, ekonomik yaşamın da insan hakları standartlarına oturtulmaması halinde sosyal bir dengenin sağlayamayacağını test ederek anlamıştır. Bugün gelinen nokta, yenidünya düzeninde ekonomik sosyal demokrasinin 21. yüzyılın modeli olacağı yönündedir. Ekonomide ve sosyal hayatta demokrasi tüm dünyada yeni bir düzen olarak karşımıza çıkmaktadır. Dünya “ucuz işgücü” veya  “ucuz üretim” bazlı piyasa etkisinden “insancıl piyasa” etkisine doğru yönelmiştir. Gelişmiş dünya için kabul edilebilecek daha iyi bir düzen şimdilik söz konusu değildir.

Kaldı ki, Avrupa’da körüklenmeye çalışılan milliyetçi sağ siyasetle, yükselen ekonomik ve sosyal demokrasi dalgasının önünün kesilmeye çalışıldığı çok yerleşik ve bilinen bir senaryodur.

-Sosyal demokrasinin geçirdiği evreleri/dönüşüm ve değişimler onu egemen kapitalist ve neoliberal paradigmaya dahil etmiş midir? 

Gerek çeyrek yüzyılda küresel ve ulusal ekonominin geçirdiği değişim evreleri, gerekse küresel iklim değişikliği, geleceğin hiç de kayıtsız kalınamayacağını ortaya koymaktadır.

İkinci dünya savaşı sonrası özellikle merkez Avrupa’da gelişen ve giderek gelişmiş ülkelerde bir sistem haline gelen bireysel ve kendi kabuğuna çekilmiş yaşam tarzı, geleneklerin terk edilmesi çok ciddi ve büyük sosyal sorunları da beraberinde getirmiştir.

Sistemler insanlar için olması gerekirken, insanlar sistemlerin birer parçası haline gelmiştir. Dayanışma ve paylaşma duyguları önce büyük erozyona uğramış, sonrasında farklı sosyal grupların oluşması şeklide ortaya çıkmıştır. Bireysel ve mekanik yaşam tarzının neden olduğu psikolojik travmalardan uzaklaşmak isteyen insanların farklı şekillerde kendilerini ifade etmeye çalıştıkları görülmektedir.

Nitekim farklı dinlerde insanların farklı veya benzer nitelikteki dini tarikatlarda yer almaları esasen insancıl paylaşım ve gelecek kaygısı taşımanın sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. İleri teknoloji ülkelerinde nüfusun yaşlanması, yaşlıların ihtiyaçlarına daha fazla dikkat çekerken, gençlere odaklanmayı azaltıyor. Dahası kadınlar ekonomide iş ve kariyer sahibi olurken, anne ve aile kavramının sıkı bağlarını kurmakta güçlük çekiyorlar. İnsanların işkolikliği ve yalnızlaşması sosyal bir sorun olarak çözüm beklemektedir.

Kısacası yeni ve gerçek bir çağ değişiminin yaşandığının farkında olmalıyız. Ne mutlu ki, dünyamız sistem sapmalarına, baskı ve totaliter rejimlere izin vermeyecek kadar çok eğitimli ve aydın insana sahiptir. Geleceğin nasıl bir sistem tanımlayacağını kesin ve net çizgilerle kestirebilmek elbette inandırıcı ve mümkün değildir. Ancak geleceğin tarihini hazırlayabilmek veya tarihe gelecek yazabilmek,  tüm kuşakların ortak sorumluluğudur.

Dünyanın saygın siyasetçileri bugün, 300 yıl önce endüstri devrimi başladığında uygarlığımız nasıl değiştiyse, bugün bir kez daha benzer bir devrimle değiştiği gerçeğini kabul etmek durumunda kalmışlardır. Bugün küresel çürüme ve yıkım bir gerçektir. Bu gerçek tarihsel bir açılımı da hatırlatmaktadır. Çöken düzenler veya sistemler aynı zamanda yeni sistem ve düzenlerin kuruluş habercisidir.

Fransa eski Cumhurbaşkanı; Sarkozy, “Bugünkü sistem üretimi değil spekülasyonu teşvik ediyor. Piyasa daima haklıdır görüşü artık tarihe karıştı. Yeni ve ahlaki bir yapı için dünya liderleri acilen toplanmalı” şeklindeki görüşüyle küresel krizi tanımlamaktadır. Ancak bu çağrının etkisiyle midir bilinmez, Fransa’da ikinci dönem seçimlerini kaybederek evinin yolunu tutmuştur.

1995 yılından sonra ABD’de uygulanan ekonomik model, hane halklarının ve şirketlerin daha fazla borçlanabilmeleri ve dolayısıyla daha fazla tüketip yatırım yapabilmelerini sağlamak üzere menkul değerlere dayalı servetlerin artırılmasıydı. Aynı dönemde ABD, mali açıdan yaşanan en büyük sahte hareket artışına tanık oluyordu. Hisse senedi fiyatları, temsil ettikleri şirketlerin karlılık rakamlarıyla ilişkilerini tamamen kopararak, hızla yükseldi. Durumları iyileşen tüketiciler ve iş dünyası aktörleri, menkul değerler servetlerinin böylesine hızlı arttığını görünce, daha az tasarruf edip daha çok borçlanmaktan sakınmadılar ve böylece hane halklarına, şirketlere ve mali sektöre ait borçlar tarihinde görülmemiş rakamlara ulaştı.[1]

Stiglitz’in “Küreselleşme” konusundaki değerlendirmesinden sonra IMF ve Dünya Bankası’nın işlevi hakkında giderek artan kuşku ve kaygılar oluşmuştur. Küreselleşmenin şehirleşmeyle sonuçlanacağı ve kırsal kesimleri yavaş yavaş yok edeceği savı, yanlış çıkmıştır. Nitekim ABD’de yaşanan Mortgage krizi kentlileri ekonomik krize itmiştir. Bugün dünyadaki hiçbir ülke küreselleşmenin güçlü cazibesine karşı koyamamıştır. Çok azı Dünya Bankası’nın “yapısal ayarlamaları” ile “şartlarından”, Uluslararası Para Fonu’ndan kaçmayı başarabilmiştir. Dünya nüfusunun en zengin ülkelerde yaşayan beşte birinin gelirinin en fakir ülkelerdeki beşte birinin gelirine oranı 1960 da 30’a 1 den,  1995’de 74’e 1’e çıkmıştı. Hal böyle iken IMF ve Dünya Bankası politikalarının sürekli dayatılmasının altında yatan gerçek durum artık deşifre olmuştur.

“Ben ötekiyim öteki de ben. Ötekine yapılan insanlık dışı davranış, bendeki insanlığı yok eder.”

“Dış borç boğaza geçirilmiş bir yağlı ilmiktir. Bir üçüncü dünya ülkesinin ihracat yoluyla kazandığı dövizlerinin en büyük kısmı borç taksitlerine ya da faizlerine gitmektedir” [2] 

Bugün ülkemize olduğu gibi gelişmekte olan ülkelere dayatılan;  gelişmekte olan ülkelere, piyasalarını açmaları için tavsiyede bulunup baskı uygularken, kendi piyasalarını gelişmekte olan ülkelerin mallarına kapalı tutabilmek. Nitekim Türkiye’nin salatalık ihracını engelleyen Fransa “anti damping” bahanesini kolaylıkla ileriye sürerek, kabul görmüş uluslararası kuralları görmezlikten gelebilmiştir. Yine İtalya’da faaliyet gösteren 5 şubeli bir zeytincilik bankasının bir Hollanda bankası tarafından satın alınması, İtalya hazinesi tarafından “sektörel çıkarlarla” uyuşmadığı, gerekçesiyle reddedilebilmektedir.

Eşit, adil, özgür ve barışçıl bir dünya olabilir mi?

Yeni yıl ve beklentiler üzerine çok şey yazıldı yazılmaya da devam edecek. 21. yüzyıla taşınan kapitalizmin “balon model” uygulaması böylesi bir algı propagandasını zorunlu hale getirmektedir. Yılbaşı kutlaması, anneler günü, babalar günü, sevgililer günü, kandiller gibi hepsi sonradan üretilmiştir. İnsanlar bu günlerde aidiyet duygularıyla kendilerini mutlu hissederler. Ancak asıl mutlu olan sistemi kuran kapitaldir.

Oysa kapital can çekişirken 21. yüzyılın kalıcı siyasal tercihi büyük bir ağırlıkla kendisini hissettirmeye başladı. Avrupa ardarda yapılan seçimlerle 1968’den sonraki süreci bile geride bırakacak şekilde ezici bir tercihle sosyal demokrasiye geçmektedir.

-Özellikle 1970lerin ortalarından itibaren değişen üretim biçimi dünyada sosyal demokrasiyi ve sosyal demokrat politikalar üretme süreçlerini nasıl etkilemiştir? 

“1789 Fransız Devrimi iki düşünce yaydı. Birincisi, politik değişimin istisnai ya da tuhaf bir şey olmadığı, fakat normal ve bu nedenle de sürekli olduğuydu. İkinci düşünce ise “egemenliğin”-devletin kendi alanında özerk kararlar verme hakkı-bir Monark’da ya da yasa yapıcı mecliste olmadığı (bunlara ait olmadığı, ama bir rejimi meşrulaştırabilen yegane güçte, yani “halk”ta olduğuydu.” [3]  

“Gerçekte nasıl olduysa öyle”

“Azgelişmişlik, sorumluluğu azgelişmiş ülkelere ait olan orijinal bir durum değildi. Tarihsel kapitalizmin sonucuydu”.

“1968 Dünya Devrimi tabii ki öncelikle bir dizi önemli politik meseleyle ilgiliydi. En güçlü tabanları dünya üniversiteleri olan 1968 devrimcileri bilgi yapıları hakkında çok sayıda meseleyi de gündeme getirdiler. Öncelikle, üniversitelerdeki akademisyenlerin, -savaşla ilgili araştırmalar yapmış olan doğa bilimcileri ve özel harp çabaları için malzeme sağlanmış olan sosyal bilimciler gibi- dünya statükosunu destekleyen çalışmalarda doğrudan politik olarak yer almasını sorguladılar. Daha sonra, ihmal edilmiş çalışma alanlarına dönük sorular gündeme getirdiler. Sosyal bilimlerde çok sayıda ezilen gurubun ihmal edilmiş tarihleri anlamına geliyordu bu: kadınlar, “azınlık” gurupları, yerli haklar, alternatif cinsel eğilimleri ya da pratikleri olan gruplar. Fakat sonunda bilgi yapılarının altında yatan temel epistomojiler hakkında sorular sormaya başladılar.” [4]

“İşte bu noktada 1970’lerin başına geldiğimizde insanlar bir perspektif olarak açık bir şekilde dünya-sistemleri analizi, analiz birimiyle ilgili kaygıyı, toplumsal zamansallıklarla ilgili kaygıyı ve farklı sosyal bilim disiplinleri arasına dikilmiş olan engellerle ilgili kaygıyı tutarlı bir şekilde bir araya getirmeye başladılar”

Günümüzde estirilen rüzgarlar ise, ekonomik model önerilerine ne derece inanmak gerektiğinde de kuşkuları artırmıştır. Liberal, daha liberal derken ABD’de gayrimenkul yatırım krizi olarak başlayan ve giderek tüm alanları ve ülkeleri etkileyen finansman krizi sonrasında, kamu sektörünün ABD’deki payının vardığı oranlara bakıldığında bugün AB’de kamu payının en yüksek olduğu Fransa’nın üzerinde olduğu nasıl açıklanabilecektir.

Sovyet sosyalizminin çökmesi Avrupa Sosyal demokrasisinin de ciddi anlamda bocalamasına neden olmuştur. Hatta bu çöküşün aynı zamanda NATO’nun da çöküşü anlamına geleceği safsatası yıllarca tartışılmıştır. Oysa kısa sürede yaşanan gelişmeler yazılı kurallarla uygulanan kuralların bambaşka olduğunu ortaya koymuştur.

Çok sayıda kitap, araştırma ya da makale; dünya ekonomisi ne zaman büyük bir ekonomik krizle karşı karşıya kalırsa o zaman ilk başvuru yerinin sosyal demokratlar olduğunu anlatmaktadır. Peki sosyal demokrasi 21. Yüzyılda insan yaşamının neresinde? Kendi değerleri, ekonomik ve sosyal politikaları, küreselleşmeye bakışı, geleceğe ilişkin iddiaları nelerdi? Kısacası, “geleceğin kısa tarihinde”  kendisine yer bulabilecek miydi?

21. yüzyılın yeni ekonomik siyasal ve sosyal sisteminin “Ekonomik ve Sosyal Demokrasi” olacağı öngörüsünde bulunmuştum.

Dünyanın saygın ekonomistleri küresel krizin ekonomik, siyasal ve sosyal etkilerini büyük bir dikkat ve endişeyle yorumluyorlar. Ancak yaşanan gelişmeler 21. Yüzyılın yenidünya düzeninin Ekonomik ve Sosyal Demokrasi olacağı öngörüsüne dayalı tezimizi her geçen gün daha da güçlendirmektedir.

Avrupa’nın sıçramasının temelinde büyük sosyal demokrasi mutabakatı vardır. Avrupa’nın en gelişmiş bölgesi çok uzun yıllardır sosyal demokrasinin beşiği haline gelen İskandinav ülkeleridir.

Son on yılda dünyanın en başta gelişmiş ülkeleri, bütün bu gelişmelerden kalıcı bir çıkış arayışı içerisine girmişlerdir. Kapitalizm küreselleşme iddiasını taşırken sosyal demokrasi bunun karşısına siyasal rüzgarı alabilecek yeni tezler koymakta gecikmiştir. Her ne kadar son derece ağır sonuçlara katlanmak zorunda kalınmış olsa da, bu gecikmenin bir de iyi tarafı vardır. Böylece kapitalizmin artık tarihin tozlu sayfalarına gömülmesi zamanının çoktan geldiğini herkes fark etmiştir. Gelir dağılımında adaletin olmadığı, fırsat eşitliğinin tümüyle yok sayıldığı, sosyal adaletin çöktüğü, emeğin ise karın tokluğuna değer bulduğu bir düzeni çöpe atma zamanı çoktan gelmiştir. Tarihçiler, kapitalizm ne zaman çökme aşamasına gelmişse masadaki tek çözüm savaştır diyorlar. Gerçekten ekonominin son 150 yılına bakıldığında bu değerlendirmenin hiç de yabana atılacak bir değerlendirme olmadığı görülmektedir.

Pek çok Avrupa ülkesinde sosyal demokrasiye benzer bir siysem uygulanıyor olmasına rağmen onlar da sosyal demokrasiyi nasıl geliştireceklerini konusunda tereddütler yaşamaktadırlar. Sosyal Demokratlar uzun bir süredir sessizliğe bürünürken, sosyal devlet son derece etkin hale gelmiştir. Yaşanan ekonomik krizlerin çözümü için sosyal demokrat politikalar kurtarıcı olmuştur.

-Türkiye sosyal demokrasinin iktidarı için nasıl bir siyasal çerçeve inşa edilmelidir? 

Bugün ülkeyi büyük bir baskı altına alan düzenin yerleşik hale gelme çabası asla gözden kaçmamalıdır. Böylesi bir düzen, iktidar olanlar ve iktidar yapanların ortak paydasının sonucudur. Türkiye en kısa zamanda Ortadoğu düzenine geçiş sürecini durdurabilmelidir. Bunun en muhtemel ve etkili yolu Türk solunun her alanda çağdaş iddialar ve projelerle var olmasıdır. 21. yüzyılın beklentileriyle uyarlı ekonomik ve sosyal demokrasinin, özellikle Türkiye için en başta ekonomi, adalet, eğitim ve çökmüş olan kültür alanında 21. yüzyılın gerçekleriyle örtüşen iddialar ortaya koyması gerekir. Sıcak para temeline dayalı yüksek cari açık tuzağına teslim olmuş bir ekonomiden, yerel kaynakların sahip olduğu potansiyeli harekete geçirecek, üretim ve istihdamı uluslararası rekabet edebilir kalite ve standartlarda planlayıp uygulayabilen ekonomik modele geçmeyi öngörmelidir.

Küreselleşme ve AKP politikaları birleşince sivil toplum dayanışması neredeyse tümüyle çökertilmiştir. Sivil toplumun dayanışma anlayışı neredeyse sosyal paylaşım sitelerindeki paylaşımlara hapsolmuştur. Sivil toplumun Avrupa İnsan Hakları, Anayasa ve Yasalarla korunmuş olan ifade özgürlüğü başta olmak üzere, gösteri ve yürüyüş özgürlüğü neredeyse yalnızca kağıt üzerinde kalmıştır. Sıradan bir talep için bile gösteri yapanlara karşı aşırı şiddet kullanılmaya kalkışılması, tam bir çağ dışılıktır.

Çağdaşlık ve bilimsellikten giderek uzaklaşmakta olan ve modern dünyanın gelişmesine ayak uyduramayan çağdışı ve adına eğitim denilen ilkel yapının terk edilerek, hızla evrensel değerlerin, ulusal kültürel birikimlerin ve bilimselliğin, araştırmacılığın hakim olduğu bir yapıda yeniden yapılandırılması gerekir.

İktidar olmak ve iktidarda kalmak için, bin bir zorlukla elde edilen ve korunan ulusal çıkarlar adeta saçıp savrulmuştur. Ülkenin seksen yıllık dış politika birikimi, bölgesel ve evrensel gerçeklerden uzak uygar dünyanın terk ettiği Osmanlı ütopyası temeli üzerine kurgulanmış, kıymeti kendinden menkul bir “stratejik derinliğe” teslim edilmiştir. 12 yıllık iktidar süresince çağdaş ve evrensel yürüyüşünde büyük sapmalar olmuş Türkiye’nin,  ulusal ve uluslararası etkinliği ve saygınlığı kaybolmak üzeredir.

İlkesiz, tutarsız ve sürdürülemeyen politikalardan sürekli geri dönüşler, adeta deneme yanılma yöntemiyle yapılan uygulamalar, ülke saygınlığı, inandırıcılığı ve caydırıcılığını da ciddi olarak sarsmıştır. Yalnızca Ceza Adaleti Sistemi değil, devletin demokratik hukuk düzenine ilişkin tüm yasal sistemi yer, durum, kişi, konu gibi verilerle ya hiç uygulanmadı ya da göz ardı edilerek uygulandı.  Yasaların suç saydığı eylemler yargılanamadığı gibi, bu eylemleri yargılayacak bir demokratik Ceza Adaleti Sistemi de kalmamıştır. Parti devleti yanlıları demokrasiyi araç olarak görürler. Onlar için demokrasi yalnızca sandıktan çıkan oy sayısından ibarettir. Açıklık, şeffaflık, hesap verebilirlik gibi temel değerler onları hiç ilgilendirmez. Ancak gerçek şu ki, insanlık tarihi boyunca hiçbir parti devleti iktidarı, yaptıklarının hesabını masada bırakarak hesap vermeden kaçmayı başaramamıştır.

Tarafsız ve bağımsızlığını tümüyle yitirmiş ya da toplum tarafından öyle olduğu algısı iyice yerleşmiş yargı kurumlarının yeniden yapılandıracak sistemi kurmak gerekecektir. Ekonomik, sosyal ve kültürel haklar olmadan siyasal ve medeni haklar etkisiz kalacaktır. Bireysel özgürlük ve demokrasi olmaksızın hiçbir sosyal gelişme sürdürülebilir olamaz.  Kısacası Türkiye ilk önce bu üç alanda 21. yüzyıla iddia koyabilecek reformlara ihtiyaç duymaktadır.

Sistemle uyarlı yürümek, her alanda var olabilmek için dayatılan en önemli koşuldur. Sisteme başkaldırmak cüretini gösterenlerin nelerle karşılaşabileceği yakın tarihe bakıldığında kolaylıkla görülebilir. Borç altında olan ülkeler de tıpkı aynı durumdaki yurttaşlar gibi, ya diz çöküp boyun eğecek ya da sonuçlarına katlanmayı göze alacaktır.

Böylesi bir ülkede elbette ülkenin geleceği, o ülkenin tüm yurttaşlarının derin kaygı duyması gereken bir durumdur. Amacını ve işlevini kaybetmiş siyasi partiler, yozlaşmış sendikalar, giderek sinmiş sivil toplum örgütleri, bilimsellikten uzaklaştırılarak etkisizleştirilmiş üniversiteler, başında adeta giyotin dolaştırılan basın, bertaraf korkusuna kapılmış sermaye gurupları, adalet dağıtamayan yargı, kumpasa düşürülmüş ordu, partinin ve cemaatin polisi, etkisiz liderler, yetkisiz işgalciler, havuzcu müteahhitler,  el pençe divan bürokratlar, töre ve kadın cinayetleri… Manzara-i umumiye bu…

Bir zamanlar dünyanın en saygın ülkelerinden birisi olan ve 20.yüzyılın tarihini yazan Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği de sizin elinizde.

Sosyal paylaşım sitelerinden muhalefet etmek, yol göstermek elbette önemlidir. Ancak asıl önemli olan, demokratik laik sosyal hukuk devleti sistemini eksiksiz işletebilecek sistemin içerisinde yer almak ya da o sistemi işletebilecek yapıları harekete geçirebilmektir. Demokrasinin asıl kurucu gücü sivil toplumdur. Örgütlü bir sivil toplumun bilinçli talepleri ve bu taleplerin oluşturduğu baskıları hiçbir güç yok sayamaz.

Hayata tutunmanın, demokrasiye, hukuk devletine, özgürlüğe, eşitliğe, adalete kısacası geleceğe sahip çıkmanın ilk adımı korkmamaktır. Unutmayın ki, bütün diktatörler ve baskıcı rejimlerin en büyük silahı her alanda toplumun korkutulup sindirilmesi ve bastırılmasıdır. Kılık kıyafetinizden yaşam biçiminize kadar, size dayatılan her türlü baskıya karşı korkusuzca direnmekle her şeyin yeniden inşa edilebilecek olduğunu fark edeceksiniz. Bunun için korkmamak ve susmamak en temel koşuldur. Sonrasında yenidünya düzenine ilişkin beklentilerinizin yönü siyasi partilerdir. Geleceğin adımı siyasi partilere üye olmakla başlar. Sizler özgürlüğe, eşitliğe, demokratik hukuk devletine önce partinizde sahip çıkmalısınız. Üye olmak, üyelik haklarını ve ödevlerini ödünsüz takip etmek geleceğe söz söylemektir.

“Hepimiz geleceği iyi hesaplamalıyız, çünkü ömrümüzün geri kalan kısmı gelecekte geçecektir.”

 

[1] Robert Brenner, Ekonomide Hızlı Büyüme ve Balon, s.15 

[2] Jean Zaigler, Utanç, s.16. 

[3] Immanuel Wallerstein, Dünya Sistemleri Analizi, s.19 

[4] Immanuel Wallerstein, Dünya Sistemleri Analizi, s.39