CHP Genel Başkan Yardımcısı Selin Sayek Böke, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun başkanlığında toplanan Merkez Yönetim Kurulu’nun gündemine ilişkin parti genel merkezinde basın toplantısı düzenledi. Selin Sayek Böke, "Kendilerinin arka bahçesi olarak tarif etmek istedikleri bir hukuk düzeni var. Bizler asla ve asla sadece AKP’yi savunacak bir hukuk düzenine izin vermeyeceğiz. Biz Türkiye’de bütün vatandaşların hakkını, hukukunu savunacak bir hukuk düzeni için mücadele vermeye devam edeceğiz" dedi. 

"TÜRKİYE’DEKİ YÖNETİM KRİZİ ÇOK AÇIKÇA KENDİNİ HER ALANDA ORTAYA KOYUYOR"  

"Türkiye’deki yönetim krizi çok açıkça kendini her alanda ortaya koyuyor. Bu yönetim krizi Türkiye’de bir yılgınlık, bir yorgunluk ve bir umutsuzluk yaratmış durumda. Bu umutsuzluk Türkiye’de hayatın renklerini çalmak üzerine kurulmuş bir iktidarın yarattığı umutsuzluk. Bu umutsuzluk toplum içerisinde farklı kesimlerin birbirine tahammülsüz yaşantı inşaları için gayret gösteriyor. Bu iktidar yapısı ve bu umutsuzluğu besleyen kötü yönetim farklı toplum kesimleri arasında bir duygusal kopuş yaratıyor ve bizleri birbirimizin derdini hissedemez, birbirimizin derdini duyamaz hale getirmek için ciddi bir gayret gösteriyor. Bu duygu durumunu açıkça ortaya koymamız gerekiyor. Bu duygu durumunu yaratmış olan, çok açık bir biçimde ülkeyi yönetmemeyi seçen ve bu sebeple de ülkede kötü bir yönetim ortaya koyan siyasi iktidarın ta kendisi. Bu kopuş ve bu kırılmalar, bu gerginlikler, bu yılgınlıklar kendiliğinden ortaya çıkmıyorlar. Doğrudan saray tarafından ve iktidar tarafından planlanan bir mühendisliğin sonucu olarak ortaya çıkıyorlar. Bu mühendisliğin kendisi zaten kötü yönetimin bir dışa vurumu olarak ortaya çıkıyor. Onlar biz konuşmayalım istiyorlar, onlar biz bir araya gelip Türkiye’ye dair bir ortak hayal kurmayalım istiyorlar. Oysaki biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak, bir ortak Türkiye hayaline ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu bir kez daha tespit etmiş oluyoruz. Onlar bize bir arada yaşamayacağımızı söylüyorlar ama biz bir bütün Türkiye olarak hep birlikte bu ortak hayal için, daha güzel bir gelecek için birbirimizle konuşarak ve siyasetin çok ötesinde bir ortak hayali yaşatabileceğimiz bilinciyle çalışıyoruz. Unutmayalım ki, eğer siyaset toplumu germezse, eğer siyaset toplumu bölmez ise bu toplum beraber çok zorlukları aşmış ve Türkiye’yi her zaman umutlu günlere taşımış bir toplumdur. Bunun bir siyasi mühendislik olduğu çok açık bir şekilde verilerle de ortaya konuyor. Daha birkaç hafta önce bir üniversitemizden yayınlanmış olan bir kutuplaşma anketi vardı. Bu anket bize şunu gösteriyor. Türkiye’de vatandaşın yüzde 80’i kendisiyle aynı partiye oy vermemiş olanlarla iş yapmak istemiyor. Türkiye’de vatandaşların yüzde 75’i kendisiyle aynı partiye oy vermemiş olanlarla komşuluk yapmak istemiyor. Türkiye’de vatandaşların %75’i çocuklarının kendisiyle aynı partiye oy vermemiş ailelerin çocuklarıyla oynamasını istemiyor. Açıkça Türkiye’de toplumu siyaset bölüyor" dedi. 

"TÜRKİYE’DE FARKLI SES OLMAK İÇİN GAYRET GÖSTEREN GAZETECİLERİ HAPSE ATIYORLAR"  

"Dolayısıyla bize düşen görev bunun bir siyasi sorumluluk olduğu bilinciyle, yeniden Türkiye’yi bir toplum olarak hep birlikte yaşayabileceği bir zemine taşımaktan geçiyor. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu kötü yönetimin ve kötü siyasetin ülkede yarattığı bu riski bertaraf etmek için gayret göstermeye devam edeceğiz. Ortaya çıkartılan ve bir sosyal soruna dönüştürülmeye gayret gösterilen bu siyasi mühendislik kendisini çok ciddi bir biçimde bir baskı unsuruna dönüştürüyor. Bütün otoriter baskı rejimlerinde olduğu gibi toplumu önce benden olan ve benden olmayan diye ikiye bölmeye çalışıyor. Biraz önce sizinle paylaştığım istatistiklerde yine bu bölünmenin siyasi oy verme davranışlarıyla tarif edildiği bir döneme işaret ediyor. Kendinden görmediği tüm kesimleri düşmanlaştıran bu siyasete hayır dememiz gerekiyor. Kendine itiraz edebilecek herkesi susturan bu siyasete ve bu iktidara hayır dememiz gerekiyor. Kendisi ancak baskıyla, zulümle ve tehditle varlığını sürdürebileceğini bilen bir siyaset Türkiye’yi sosyal olarak bölüyor. Bunu nasıl yaptığını her gün zaten her birimiz kendi yaşantımızda açıkça görüyoruz. Ancak tespit etmemiz gereken şey şu; bu kötü yönetim ve bu kötü yönetimin ortaya koyduğu siyaset artık sorunun bir parti sorunu olmanın ötesine taşınmasına yol açıyor. Bu Cumhuriyet Halk Partisinin sorunu değil. Bu bir Türkiye sorunu ve Türkiye’nin Cumhuriyet Halk Partisinin önderliğinde aşabileceği bir soruna dönüşmüş vaziyette. İktidar ne yapıyor derseniz, önce iktidar olmanın bütün gücünü devletin bütün araçlarını kullanarak bu çatışmayı ve bu birbirinden kopuşu körüklemek için kullanıyor. Yani doğrudan yürütme erkinin kendisine sağladığı yasal zemini ve araçları kendisinin devamlılığını sağlayacak bir ayrıştırmayı pekiştirmek için kullanıyor. Devleti, devlet kurumlarını ve bu devlet kurumlarının dayandığı hukuku temelleri tamamen altüst ediyor. Ülkenin dış ilişkilerini, ülkenin iç siyasetine malzeme ederek siyasetin güvenlik boyutunda bir tehdit unsuru oluşturuyor. Kendi ideolojik saplantılarını, kısa vadeli şahsi siyasi çıkarlarını ülkenin, bizlerin, Türkiye’nin çok daha önünde görüyor. Ve unutmayalım ki, yerleştirdiği bu kötü yönetimden kaynaklı vahşi siyasi dille bir baskı ve şiddet ortamı yaratıyor. Öyle ki, kendisinin uyguladığı bu şiddet dili artık sokakta vatandaşında uygulayabileceği bir şiddete izin veren ve esasında meşrulaştıran bir zemin hazırlamış oluyor. 

Unutmayalım ki, biz siyasilere düşen görev işte Türkiye’yi barıştırmak ve bu vahşi siyasi dilden ve riskten arındırmaktır. Bu tarif ettiğim mekanizmalar esasında çok somut bir şekilde uygulanıyor ve bu hafta da yine gündemimizde biz bu mekanizmaların dışa vurulduğu sahneleri tartışmak zorunda kaldık. Neler derseniz; devletin verdiği gücü suistimal ederek kullanan iktidar kendisinden farklı düşünenleri hapse atarak fikirlerden kurtulabileceğini zannediyor. Bütün dünyanın tanıdığı, bütün dünyada haksızlığa uğramış her bireyin hakkını savunan çok değerli insan hakları savunucularını, bütün dünyanın sınır tanımadan haber yapan gazetecilerini ve Türkiye’de farklı ses olmak için gayret gösteren gazetecileri sınır tanımayın bir hukuksuzlukla hapse atıyorlar. Bu hafta yine çok değerli üç gazeteciyi, insan hakları savunucusunu sadece farklı fikirleri yazdılar, dile getirdiler diye hapse atan bir iktidarla karşı karşıyayız. Unutmayalım bu sadece bu haftaya has bir gelişme olmadı. Daha geçtiğimiz hafta DİSK’in Genel Sekreterini gözaltına almışlardı. Eğer sınır tanımayan gazetecilerin temsilcilerini, eğer dünya çapında insan haklarını savunucularını, eğer ülkenizde belli sendikaların Genel Sekreterlerini böyle hunharca siz hapislere atıyorsanız düşününki bunu bugünkü hukuk düzeninde yapıyorsanız değişen yargı düzeninde yarın hiçbirimizin hukukunun olmadığı gayet açık bir şekilde ortaya çıkıyor." 

"BİNLERCE İNSAN CUMHURBAŞKANINA HAKARETTEN DAVAYA MARUZ BIRAKILMIŞ DURUMDA"   

"Yine bunu sadece gazeteciler yaşamıyor, bunu sadece insan hakları savunucuları yaşamıyor. Bunu Türkiye’de kendi sesini duyurmak isteyen ama bu ses farklı geldiği için hoşlanılmayan bütün vatandaşlarımız yaşıyor. Binlerce insan Cumhurbaşkanına hakaretten davaya maruz bırakılmış durumda. İşte devletin kendisine sağladığı gücü vatandaşına karşı kullanan yaklaşım kendisini çok açık bir şekilde sadece bir hafta içerisinde tutuklanan gazetecilerle, tutuklanan insan hakları savunucularıyla ve gözaltına alınan, tutuklanan vatandaşlarla çok somut bir şekilde ortaya çıkartıyor. Bu sınır tanımayan hukuksuzluğa karşı hepimizin sınır tanımayan bir insan hakları mücadelesi vermemiz gerektiği aşikar. Yine devletin bütün kurumlarını çökerten, liyakatten tamamen uzaklaşmış yandaş bir devlet inşa etme gayretine girmiş olanlar işte bu kötü yönetim yoluyla bizlere yeni baskı alanları yaratıyorlar. Bu hafta yargıda yapılan yeni düzenlemeler yine bize bir kez daha bu alanı açıkça ortaya koyuyor. Kendilerinin arka bahçesi olarak tarif etmek istedikleri bir hukuk düzeni var. Bizler asla ve asla sadece AKP’yi savunacak bir hukuk düzenine izin vermeyeceğiz. Biz Türkiye’de bütün vatandaşların hakkını, hukukunu savunacak bir hukuk düzeni için mücadele vermeye devam edeceğiz" dedi. 

"SARAY REJİMİ TÜRKİYE’NİN ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK MİLLİ GÜVENLİK RİSKİ OLARAK ORTAYA ÇIKIYOR" 

"Yine geçtiğimiz günlerde aynı düzensizlik ve aynı kurumsal yapı bozulmasını eğitimde de gördük. Maarif Yasası’yla bu sefer Milli Eğitim Kurumlarının içi daha da boşaltılmak için adımlar atıldı. Sadece ‘Arka bahçe hukuku’ değil, bir ‘Arka bahçe eğitim platformu’ da AKP tarafından tasarlanıyor. Çocuklarımızı cemaatlere teslim eden, çocuklarımızı başkalarına devreden bu yaklaşıma asla izin vermeyeceğiz. Milli Eğitimi ve yargıyı Türkiye’nin kurumları olduğu gerçeği üzerinden yeniden kazanmak için bütün mücadeleyi vereceğiz. Nasıl ki, Başbakan atanıyorsa öyle gözüküyor ki, şimdi bir de keyfi şekilde büyükelçiler atanıyor. Atanmış Başbakandan sonra şimdi liyakate göre yapılması gereken büyükelçilik atamaları tamamen yandaşlara bir ödül olarak verilir hale gelmiş gözüküyor. Biz bu atanmışlığa son vereceğiz, hak edenlerin, bilenlerin iş yaptığı yepyeni bir Türkiye’nin inşası için gayret göstereceğiz. Yine aynı sorumsuzluk ve aynı kuralsızlığı dış politikanın kurumlarında da yerleştirmeye çalışıyorlar. Sadece büyükelçi atamalarıyla değil, bütün dünyaca terör örgütü olduğu ortaya konmuş ve kabul edilmiş belli örgütleri aman canım onlarda mücadele veriyorlar deyip kendilerine yakın görerek bize meşru göstermeye çalışan bir yönetimle karşı karşıyayız. Saray rejimi Türkiye’nin önündeki en büyük milli güvenlik riski olarak ortaya çıkıyor" 

"TÜRKİYE’DE HER GÜN BİR KADIN ŞİDDETE MARUZ KALARAK CAN VERİYOR" 

"İşte bütün bunlarla beraber o şiddet dilini meşrulaştıran yaklaşım, yine her birimizin hayatında günlük bir şekilde şiddeti gerçeğe dönüştürmüş vaziyette. Türkiye’de her gün bir kadın şiddete maruz kalarak can veriyor. Çünkü şiddeti onaylayan ve şiddeti kullanan bir siyasi dil, vatandaşın hayatında da şiddeti meşru kılıyor. Yine benzer şekilde demokratik haklarını kullanarak fikir beyan etmek isteyen belli gruplara, hatta milletvekillerine gaz sıkarak Türkiye’yi susturabileceklerini zannediyorlar. Ve bunu sadece gaz sıkarak değil, ortaya çıkardıkları o kötü siyasi dille meşrulaştırdıkları sokak sertliğiyle ve sokak şiddetiyle yapabileceklerini zannediyorlar. İşte bunun için önce siyasetin dilinin değişmesi gerekiyor. İşte bunun için önce ben demeyen ama Türkiye diyen ve bu meselelerin artık bir siyasi parti meselesi değil, Türkiye meselesi olduğu gerçeğini ortaya koyan bir anlayışa ihtiyacımız var. Öteki gördüğü bütün kesimleri dışlayan bu yaklaşım Türkiye’de çok ciddi bir ekonomik faturayı da yine bizzat her gün her birimizin karşısına çıkartıyor. Bu fatura sadece makro ekonomik düzeyde ortaya çıkmıyor. Bizzat bizlerin, kendimizin hayatında yaşadığı ekonomik gerçeklerde ortaya çıkıyor. 

Bakın, çok yeni rakamlar var. 2016 Ocak – Mayıs ayları arasında protesto edilen senetlerin miktarı 4,3 milyar liraya ulaştı. Bir yıl içerisinde bu rakam yüzde 20’ye yakın bir oranda artmış. Aynı dönemde takipteki tüketici kredilerinde yıllık olarak yüzde 60 oranında bir artış var ve takibe düşmüş olan bu kredilerin yüzde 90’ından çoğu ihtiyaç kredisi. Yani vatandaş kendi ihtiyacını ancak borçlanarak giderebiliyor ve vatandaşın gelir elde etmesine imkan verecek bir siyasi kaygı beslenmediği için, ülke kötü yönetildiği için vatandaşlarımız bu borcu ödeyemez hale geliyorlar. Daha yeni geçtiğimiz hafta birkaç turisti kendi mağazasına çekebilmek için kavga eden esnafların fotoğraflarıyla karşılaştık. O esnaflar çocukları için masalarına yemek götürme kaygısı duyuyorlar. Ama o esnaf artık bir avuç turisti çekebilmek için kavga etmek zorunda olduğu bir Türkiye’yle karşı karşıya. Çünkü Türkiye’yi 10 milyar dolarlık turizm gelirinden feda ettiren bir siyasi iktidar var. Çünkü Türkiye’de 500 bin kişinin turizmdeki bu kayıptan dolayı işsiz kalması gerçeğini ortaya koymuş olan bir siyasi iktidar var" dedi. 

"BİZ ÇÖZÜM ÜRETMEYE DEVAM EDECEĞİZ"  

"Biraz önce tarif ettiğim o hukuksuz, eğitimsiz ve sınır tanımayan kötü yönetim işte kendini her gün ödenemeyen borçlar, protesto edilen senetler ve oraya müşteri çekebilmek için kavga eden esnaf gerçeğiyle hayatımıza bizzat sokmuş oluyor. Bu gerçeği ortaya çıkartan ve bunun sorumlusu AKP iktidarının ta kendisi. Faşizm bir kere tesis edildiği zaman toplumun farklı kesimleri bir kere birbirine düşman edildiği zaman, bir kere birbirimize tahammül edemeyecek hale getirildiğimiz zaman, faturayı hep beraber ödüyoruz. Onun için artık bir an evvel bizi birbirimizden uzaklaştıran değil, bizi bir araya getiren, Türkiye’de herkes için hukuk diyen, Türkiye’de herkes için eğitim diyen ve bir Türkiye hayali kuran yeni bir siyaset anlayışına ve Cumhuriyet Halk Partisine ihtiyacımız var. İşte biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu bilinçle geçtiğimiz hafta içerisinde ortaya çıkmış olan yeni sorunlarla ilgili adım atmaya devam ediyoruz. Yargıya dair ortaya çıkan bu düzenlemelere ilişkin Anayasa Mahkemesine hızla gideceğiz. Yine bu hafta hepinizin bildiği gibi Türkiye’de kanayan bir yara haline gelmiş olan mülteci sorununu ve göç sorununu detaylı bir şekilde değerlendiren ve çözüm önerileri ortaya koyan bir rapor yayınladık. Yeni bir bakanlık kurulmasını önerdik. AB’yle ortak bir tarihi ortak bir geleceğe dönüştürecek ama ortak sorumluluk alarak bu sorunu çözecek bir dizi çareyi ortaya koyduk. Biz çözüm üretmeye devam edeceğiz. Biz Türkiye demeye devam edeceğiz. Biz biz demeye devam edeceğiz" diye konuştu. 

"BİZ KENDİ ADIMIZA HİÇBİR ŞEYDEN KORKMUYORUZ"  

"Dokunulmazlık tartışmaları, 682 fezlekenin savcılığa gönderildiği açıklandı. HDP’den ifade vermeye gitmeyeceğiz yönünde açıklamalar gelmişti. Son bu gelişmelerle ilgili değerlendirmenizi alabilir miyiz?’ sorusuna Selin Sayek Böke, "Bu süreçle ilgili değerlendirmeleri zaten başta da yapmıştık. Biz kendi adımıza hiçbir şeyden korkmuyoruz. Dolayısıyla eğer biz o mahkemelere davet edilirsek, o mahkemelerin AKP’nin yargılandığı mahkeme süreçlerine dönüşmesi için her türlü adımı atıyor olacağız. Türkiye asla gerçeklerden yoksun bırakılmayacak" dedi. 

(DHA)