İktidarının ilk dört yılında AB ve ABD’den, liberallerden destek almak için reformist görünen, ileri demokrasi masalları anlatan AK Parti sonraki yıllarda gerçek yüzünü gösterdi. Erdoğan, Başbakanken de Cumhurbaşkanı olduğunda da otoriterliğinin bir yansımasıyla “amaca giden her yol mubahtır” anlayışını düstur edindi.  Taraftarlarını bir arada tutmak için özellikle seçimler öncesi her fırsatta ayrıştırıcı dil kullanmaktan çekinmedi.

Çevre, sağlık, emekçilerin talepleri hangi alanda olursa olsun en küçük muhalif bir sesi baskıyla, kolluk kuvvetleriyle susturma girişiminde oldu. Haysiyet cellatlığına soyunan Erdoğan, kendisine rakip olarak gördüğü her kesimi, her kurumu, her bireyi önce hedef gösterdi, yandaş basını aracılığıyla itibarsızlaştırdı, sonra da dönüştürmeye çalıştı.

Bir dönem kol kola yürüdüğü FETÖ’nün yardımıyla kamuoyunun gözü önünde yargıyı sopa olarak kullandı. Örneğin her ne kadar TSK içerisinde FETÖ operasyonları yapılsa da, karşısında güç olarak gördüğü TSK’yı itibarsızlaştırmak için kumpas olduğu aleni olan Ergenekon, Balyoz ve Askeri Casusluk Davası’na destek verdi. Hatta kendini Ergenekon’un savcısı ilan etti. Derin devlet tartışmalarıyla kamuoyunu oyalarken, polis içerisinde kendi derin devletini kurdu.

Erdoğan’ın öfkesinden medya kuruluşları da nasibini aldı. İktidarını eleştiren her medya kuruluşu önce vergi memurlarıyla köşeye sıkıştırıldı, cezalar kesildi, medya komiserleri atandı, ölümü gösterip sıtmaya razı ettiği gazeteleri Devletin ihalelerini verdiği yandaş müteahhitlere satın aldırdı. Geldiğimiz noktada birkaç gazete ve TV’nin dışında basın; havuz sermayesinin, havuz medyası oldu.

Erdoğan devri iktidarlarına muhalif olarak gördüğü Sivil Toplum Örgütleri, sendikalar, derneklerin karşısına alternatif dernekler kurdu. Şimdi de hedef tahtasına mitingler aracılığıyla, basın aracılığıyla itibarsızlaştırdığı meslek odalarını oturttu.

İktidar, kamu yararına çalışan, halk sağlığı için hizmet veren Türk Tabipler Birliği, Türk Diş Hekimleri Birliği, Türk Eczacılar Birliği ile temastan kaçınıyor. Sağlık Bakanı meslek odalarının yöneticilerine randevu dahi vermiyor. Erdoğan’a ve iktidarına yönelik her yapıcı eleştiri, kişisel olarak algılanıyor, meslek odaları siyasetin tarafıymış, iktidarın rakibiymiş gibi muamele görüyor.

Saray’ın yargısı kullanılarak, davalar açılıyor ve meslek örgütlerinin yöneticileri itibarsızlaştırma sürecinin son halkası olarak içi boş, “siyasi” davalarla yargılanıyor. Türk Tabipler Birliği’nin 11 Merkez Yönetim Kurulu üyesinin barışı ve yaşam hakkını savunduğu için yargılanması da Erdoğan’ın otoriterliğinin, eleştiriye tahammülsüzlüğünün yansımasıdır.

İşlemeyen yeni Cumhurbaşkanlığı sistemini eleştiren her birey, her meslek odası ve sendika olağan şüpheli olarak görülüyor. Amaç, kimsenin gerçekleri duymasını, bilmesini istememek, yargı aracılığıyla eleştirmeye kalkanlara gözdağı vermek, susturmak, sindirmektir.

Demokrasiye inanan, Cumhuriyet değerlerine gönülden bağlı yurttaşlar bu baskı ortamından endişe duymaktadır. Ekonomik krizin ve demokrasiden uzaklaşmamızın sebebi olan partili Cumhurbaşkanlığı tek kişilik yeni yönetim şekli tüm aksaklıklarıyla sürdürülemez halde iken; yasama, yargı ve STK’ların yürütme erkinin baskısından nefes alamaması tehlikeyi derinleştirmektedir.