ÇEVİRİ | Kalkınma Mücadelesi

Benjamin Selwyn 

https://developingeconomics.org/2021/09/29/6145/?s=08

Bu yazı, 2017 tarihinde yayınlanan Kalkınma Mücadelesi’nin Türkçe baskısının[1] önsözünden uyarlanmıştır. Kitap, sınıf ilişkilerinin analizinde kalkınma düşüncesi ve pratiğini merkeze almayı ve emekçi sınıf mücadelelerine entelektüel ve politik destek sağlamayı amaçlamaktadır. Türkiye, bu kitaptaki argümanların geçerliliğini gözler önüne seren sayısız toplumsal mücadele deneyimliyor. Kitabın bu mücadelelerin toplumsal değerini aydınlatmaya katkıda bulunmasını umuyorum.

İşçi sınıfı topluluklarının kolektif mücadeleleri –işyerinde ve ötesinde– bu topluluklar için gerçek insani kalkınma kazanımları üretme kapasitesine sahiptir. Yani bu mücadeleler ve bunları gerçekleştiren emekçi sınıflar kalkınmacı olarak değerlendirilmelidir.

Politik alandaki kalkınma fikirlerinin çoğunluğu –ister teori ister politika odaklı olsun– emekçi sınıfları, onların mücadelelerini ve ürettikleri kazanımları küçümseme eğilimindedir. Bu tür mücadeleler genellikle göz ardı edilir veya kalkınmanın önündeki engeller olarak gösterilir, çünkü bunlar egemen kapitalist gelişme kavramlarını desteklemezler.

Kapitalist kalkınma nosyonları ve stratejileri pek çok farklı forma sahiptir: piyasa merkezli neoliberal formdan devlet merkezli forma kadar uzanan bir yelpazede oldukları düşünülebilir. Bu kitapta söz konusu kalkınma biçimlerinin –aralarındaki dikkate değer farklılıklara rağmen– sermaye merkezli kalkınma formlarını temsil ettiğini savunuyorum. Sermaye merkezli kalkınma ekonomik ve insani gelişmenin temeli olarak sermaye birikimine öncelik verir. Kitapta da ortaya koyduğum üzere hem piyasa güdümlü hem de devlet güdümlü kalkınma biçimleri emekçi sınıfların kalkınmanın öznel bir faili olmaktan ziyade kalkınma sürecinin nesnel bir girdisi olduğu varsayımına dayanır. Bu varsayım, sermaye birikiminin “iyiliği” için emek sömürüsünü ve baskıyı meşrulaştırır.

Sermaye birikimi kapitalistler arasındaki sürekli rekabet –emekten elde edilen artık değere el koyma konusundaki rekabet– tarafından yönlendirilir. Sermaye birikimine yönelik zamansal, mekânsal veya parasal bir sınırlama yoktur ve dolayısıyla herhangi bir muhalefet olmadığı durumda sonsuza kadar devam eder. Çevre üzerindeki etkileri dünya nüfusunun giderek artan bir kısmı tarafından hissediliyor; tahminlere göre iklim çöküşü hepimizin bağımlı olduğu doğal çevreyi tahrip ederek yüz milyonlarca insanın hayatını sona erdirecek.

Kapitalizmin işçilerden artık değer üretme ve bu artık değere el koyma gücü kurumsallaşmış bir süreçtir. Kapitalizmde tarihsel olarak belirlenmiş iki alan vardır: ücretli emek alanı ve ücretsiz yeniden üretim alanı. Birçok Marksist analiz ilk alana odaklanmıştır, ancak Kalkınma Mücadelesi’nde bu iki alanın birbirine bağımlı ve karşılıklı-belirleyici olduğu öne sürülmektedir. Ücretsiz yeniden üretim alanı olmasaydı ücretli emek alanı da var olmazdı. Bu nedenle bu kitapta işçi sınıfı mücadelelerinin sadece işyeri mücadeleleriyle sınırlı olmadığı, toplumsal yeniden üretim mücadelelerini de içerdiği ileri sürülüyor: gelecek nesilden işçilerin yetiştirilmesini ve günlük ihtiyaçlarının karşılanmasını kim sağlıyor?

Bu kitabın İngilizce baskısının 2017 yılında yayınlanmasından bu yana ırksal adalet hareketlerinde ve mücadelelerinde bir patlama yaşandı. Black Lives Matter gibi hareketler beyaz üstünlüğünün günlük hayatımızın kurumlardan ekonominin işleyişine kadar –siyah ve beyaz işçilerin emek gücüne farklı değer biçerek– birçok yönüne nasıl nüfuz ettiğini vurguladı. Kapitalizm dünya emekçi sınıfının farklı kesimlerinin yaşamlarını ve emek gücünü bölmek, yönetmek ve değersizleştirmek için kilit bir mekanizma olarak kullandığı ırkçılığa dayanmaktadır.

İşyerlerinde daha iyi ücret ve daha iyi koşullar elde edilmesi, toplumsal yeniden üretim kaynaklarının daha büyük oranda sunulması, ırksal adaletin sağlanması ve kapitalizmin çevre üzerindeki savaşının sona erdirilmesi için gerçekleştirilen işçi sınıfı mücadelelerinin tümü, gerçek bir insani gelişmeyi hedefleyen daha büyük bir mücadelenin parçasıdır. Gerçek insani gelişme, en nihayetinde, kapitalist sömürüye karşı mücadeleyi ve insanların demokratik işbirliğine dayalı küresel bir toplumun kurulmasını gerektirir.

Bu kitap ilk olarak 2017’de yayınlandı ve o günden bu yana dünya çok değişti. Covid-19, kapitalist endüstriyel tarımın çevreye verdiği büyük zararı ve bunun giderek artan sayıda insanı nasıl etkilediğini gözler önüne serdi. Endüstriyel çiftçiliğin daha önce insanlardan nispeten uzak olan sayısız türe ev sahipliği yapan ormanlara girmesini takiben ölümcül patojenlerin ortaya çıkışı, tarım sistemi dönüştürülmediği sürece sona ermeyecektir.

Kapitalist tarımın sorunlu yanı, kapitalist sanayinin diğer tüm dallarında olduğu gibi, yalnızca kârları maksimize etme bağlamında var olması ve yalnızca bunun için tasarlanmış olmasıdır. Bu, diğer tüm meselelerin –çevresel sürdürülebilirlikten çalışanların refahına ve dünya nüfusu için yeterli ve sağlıklı gıdanın sağlanmasına kadar– ikincil olduğu anlamına gelir. Salgının dünya nüfusuna yönelik gıda tedariki üzerindeki etkileri korkunç oldu. Dünyada açlıkla karşı karşıya olan insan sayısı 2019-2020 yılları arasında 161 milyon artarak 720 ila 811 milyara ulaştı. Kısa süre önce yayınlanan bir BM raporunda belirtildiği üzere, “2020 yılında yaklaşık 2,37 milyar insan yeterli gıdaya erişemedi; yani yeterli gıdaya erişemeyen insan sayısı sadece bir yılda 320 milyon arttı. Dünyada bundan etkilenmeyen hiçbir bölge yok.”

Dünyanın son 4 yıldaki değişiminin bir başka nedeni de neoliberal ideolojinin düşüşünün daha belirgin hale gelmesidir. Neoliberal ideolojinin yerini, sınırsız sermaye birikiminin dinamiklerini yönetmenin farklı bir yolu alıyor. Neoliberal ideoloji kaynak tahsisinin en etkili yolu olarak “piyasa”yı öne çıkarırken; 2008 sonrası ekonomik kriz, Covid ve ABD’de Joseph Biden’ın Başkanlığa yükselişi devleti yeniden sahneye taşıdı. Ancak bu, devletin geri dönüşünün politik ekonomik kaygıların odağını emekçi sınıflar lehine değiştirdiği anlamına gelmiyor. Bunun anlamı, özel sektörün ideolojik ayrıcalığının, yerini, kapitalist ekonomileri ve toplumları örgütlemede devlet kapitalizminin rolünün daha açık bir şekilde tanınmasına bırakmasıdır (Alami, Dixon ve Mawdsley: 2021). Bu süreçte devlet gücü, sermayenin sürekli yoğunlaşması ve merkezileşmesi ile birlikte ve bunu destekleyerek toplum üzerindeki merkezileşmesini önemli ölçüde artırmıştır. William Robinson’ın belirttiği üzere küresel kapitalizmin gelişmekte olan karakteri, “küresel işçi sınıfının ve artık insanlığın (surplus humanity) gerçek ve potansiyel isyanını soğurmak için egemen gruplar tarafından teşvik edilen, her zamankinden daha fazla alana yayılmış kitlesel sosyal kontrol, baskı ve savaş sistemlerine” dayanmaktadır (Robinson: 2020, 3).

Türkiye, yukarıdaki dinamiklere hem olumsuz hem de olumlu anlamda yabancı değil. Olumsuz anlamda, Türk devleti gücünü merkezileştirmeye devam ediyor, ekonomi çoğunluğa karşı giderek daha küçük bir azınlığı destekliyor, işçiler siyasi baskı ve artan sömürü ile karşı karşıya. Bu hamleler, Türk devletinin 1980 darbesiyle birlikte başlattığı emeği hedef alan uzun vadeli, sistematik bir baskı projesinin devamını temsil ediyor.

Olumlu yönden bakıldığındaysa, geçtiğimiz on yılda ülkede emekçi sınıfın bu dinamiklere karşı direnişinin ilham verici bazı örnekleri görüldü.

2010 yılında Tekel tütün şirketi işçileri büyük bir grev yaptı. Devlete ait olan şirket özelleştirilmiş, 12.000 işçiye geçici olarak yeniden görevlendirilecekleri söylenmiş ve maaşlar %40’a varan oranlarda düşürülmüştü. Tekel işçileri bu kararı kabul etmek yerine direndiler, grev yaptılar, açlık grevine başladılar ve sendikaları Türk-İş’i destekledikleri mücadeleyi yaygınlaştırmak için harekete geçirdiler. Türk-İş’in genel grev tehdidiyle hükümet maaşları ve koşulları kötüleştirme planlarını geri çekti ve Tekel işçileri için bir zafer sinyali verildi.

Ülke çapında 3 milyondan fazla insanın 5.000’den fazla gösteriye katıldığı 2013 Gezi parkı eylemleri bir değişim hareketini ateşledi. Hareketin talepleri arasında polis şiddetine son verilmesi, kamusal alanların korunması (özelleştirilmemesi) ve devletin uyguladığı sansürün son bulması yer alıyordu. Gezi ayaklanması Türkiye’deki işçi gruplarına kendi politik ekonomik hedeflerini gerçekleştirmeleri konusunda güven verdi. Haziran 2013’te İstanbul’daki Kazova tekstil şirketinde çalışanlar ihbar ve kıdem tazminatı ödenmeden işten çıkarıldı. İşçiler, seçkinlerin kendileri adına duruma müdahale etmesini beklemek yerine şirketi işgal etti ve kısa bir süre sonra fabrikayı kendileri işletmeye başladı.

2015 baharında Türkiye otomotiv sektöründeki metal işçileri “metal fırtınası” olarak bilinen olağanüstü bir dizi grev başlattı. Greve 49 işyerinden yaklaşık 50.000 işçi katıldı. Yürüttükleri mücadele Ford, Fiat ve Renault gibi çok uluslu otomobil şirketlerine ve aynı zamanda kendi sendikaları Türk Metal’e karşıydı. Sendika, 1980 darbesinin kurumsallaşmasının bir ürünüdür ve düşük ücretli, yüksek disiplinli bir çalışma rejiminin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Türk Metal’in üyelerine danışmaksızın şirketlerin istihdam şartlarını kabul etmesi işçiler açısından bardağı taşıran son damla oldu; işçiler kitlesel grev dalgası başlattılar ve sendikadan topluca istifa ettiler. Grevden elde edilen kazanımlar eşit değildi: Renault işçileri koşullarını iyileştirirken Ford’daki birçok işçi işten çıkarıldı. Ancak birçok Türk yazar işçilerin grevini ve sendika bürokrasisine gönderdikleri mesajı –işçilerin emek güçlerini çok uluslu sermayeye yoksulluk ücretleri karşılığında satmaya hazır olmadıkları mesajını– takdire şayan olarak değerlendirdi.

Son on yılda Türk devleti hidroelektrik şebekelerini genişletmek için büyük yatırımlar yaptı –özellikle Karadeniz kıyılarında–. Ancak buna, doğal çevreyi ve kırsal temelli geçim kaynaklarını korumaya çalışan topluluklar tarafından istikrarlı bir direnişle karşılık verildi. Türk devletinin bu protestoları bastırmak için her zamankinden daha güçlü teknikler kullanmasına rağmen direniş devam ediyor.

Son zamanlarda Türkiye’de kadın mücadeleleri giderek güçleniyor. Otoriter bir hükümetin kadınların kazanımlarını tersine çevirme girişimlerine –kürtaj haklarının zayıflatılmasından, üç çocuk politikasının teşvik edilmesini içeren ve kadınları ücretsiz ev işi yapmaya yönlendirerek ücretli işçilikten caydıran devlet güdümlü doğum yanlısı söyleme kadar– karşılık olarak kadın grupları birleşti ve uluslararası bağlantılar kurmaya çalıştı. Eşitlik için Kadın Platformu’nun ortaya çıkışı kadın mücadelelerini anti-feminist saldırılara karşı ülke çapında ve uluslararası alanda koordine etmek yönündeki çok olumlu ve gerekli bir girişim.

Tüm bu hareketler, mücadeleler ve daha pek çoğu, Türkiye’nin gerçek insani gelişim mücadelesinin ayrılmaz parçalarıdır. Bu kitabın Türkçeye çevrilmesinin, akademi içinde ve ötesindeki ana akım sermaye merkezli kalkınma düşüncesine alternatif olan entelektüel karşı ağırlığa katkıda bulunmasını içtenlikle umuyorum. Ayrıca bu kitaptaki argümanların yukarıda anılan mücadeleleri güçlendirmesini ve alternatif, sömürücü olmayan bir toplum kurma yönündeki bakış açılarına ve pratiklere katkıda bulunmasını umuyorum.

(Çeviri: Pelin Tuştaş)

[1] Benjamin Selwyn, Kalkınma Mücadelesi (çev. ed. M. Meryem Kurtulmuş), Heretik Yayıncılık, 2021.

- Reklam -

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,450TakipçilerTakip Et
37,295TakipçilerTakip Et
9,284AbonelerAbone

KÖŞE YAZARLARI

EDİTÖR ÖNERİSİ

HAFTANIN ÇEVİRİSİ

SON HABERLER

PolitiYol Telegram'da