‘Uzlaşı’ iddiasına Halkbank’tan açıklama

Halkbank, bankanın ABD'de İran yaptırımlarını ihlal ettiği iddiasıyla yargılandığı davada Türkiye'nin tazminat ödeyip uzlaşmayı teklif ettiği yönündeki haberlerin yatırımcıyı yanıltıcı nitelikte olduğunu bildirdi. Banka KAP'a...

Cesur savcının çıkması halkın cesaretine bağlı

Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Orhangazi Ertekin, Peker açıklamaları karşısında yargının sessizliği konusunda; “Halk cesaret ederse savcılar da eder ki, o durumda sadece cesur olmuş olmazlar. Yeni ve gerçek bir yargının da önünü de açmış olurlar…” diyor.

Mafya lideri Sedat Peker videoları ile yargı yeniden gündeme geldi. Gündeme gelen sadece yargı değil, yargının sessizliği ve bağımsızlığı da. Türkiye’de yargının hiçbir zaman bağımsız olmadığını söyleyen Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Orhangazi Ertekin, 1928’de Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın yargılandığı davasının savcısının; “Biz doktor Hikmet için delil arayacak kadar safdil değiliz…” sözünü hatırlatıyor. Bu sözün de Osman Kavala davasında çınladığını ekliyor.

Mafya lideri Sedat Peker bir süredir YouTube üzerinde video yayınlıyor. O videolarda pek çok olay, isim anarak çeşitli iddialarda bulunuyor. Herkesin en çok merak ettiği konu neden bu iddialarla ilgili hiçbir soruşturmanın başlatılmıyor oluşu. Neden, gerçekten yok mu bir yürekli savcı?

Bu sorunun cevabını çok yakında yayınlanan öncü çalışması ile gazeteci Berivan Tapan verdi. “Savcı Doğan Öz’ü vurdular” kitabından söz ediyorum tabii ki. Hadi Tapan’ın çalışmasını hatırlayalım. Bu ülkede ve bu ülkenin yargısında bir yürekli savcı vardı. Ve o cesur savcıyı katlettiler. Ama sorunuzun cevabının bu kadarla verildiğini sanıyorsak yargı hakkındaki bilgilerimiz hala çok eksik demektir. Şimdi geri kalanını da Gazeteci Tapan ile birlikte anlatalım size: şöyle oldu. Savcı Öz’ün katili yakalandı ve uzun ve zorlu süren yargılamaların sonunda mahkeme dünya yargı tarihine geçecek bir karar verdi.

Neydi o karar?

Şunu dediler gerekçede mealen: “Evet biz bu şahsın Doğan Öz’ü öldürdüğünü biliyoruz. Kabul ediyoruz. Ama beraat kararı vermek zorundayız…”  şimdi bu gerekçe karşısında nefessiz kalmamıza müsaade etmeden özetleyelim. Cesur bir savcı Türkiye’de çıkmıştı. Önce onu öldürdüler sonra savcılar ve hakimler eliyle cinayetin üstünü kapattılar. Trajedimiz yüz yıldır burada işte…

HALK CESUR OLURSA SAVCI DA CESUR OLUR

Nerede?

Cesaret beklediğimiz kurumların ve ünvanların bizzat cesareti öldürmeye yeminli olmaları… Doğan Öz’ü hatırlamışken sizin ilk sorunuza cevap oluşturacak bir bilgi daha vereyim mi? Doğan Öz 1973’te DGM’ler kaldırılsın dilekçesini yargıçların ve savcıların imzalarına açtığında yargının binlerce mensubundan topu topu beş kişi bu dilekçeyi imzalayabilmişti. Görebiliyor musunuz Türkiye yargısının geçmişten bu yana gerçeğini?

Çok açık ki bu yargı içlerindeki hala iyiniyetli kalabilmiş az sayıdaki mensuplarına karşın “mazlumların jürisi”ne çok uzak hatta Doğan Öz kararı göz önüne alındığında bir düşmandır. İşte asıl sorunum cevabı burada: cesur savcıyı yüreklerine gömen mazlumların artık kendi jürisinin cesaret kazanması gerekiyor.

Nasıl?

Halk cesaret ederse savcılar da eder ki, o durumda sadece cesur olmuş olmazlar. Yeni ve gerçek bir yargının da önünü de açmış olurlar…

Şimdi bu soru sadece burada bırakılıp geçip gitmeyi hak etmiyor. Cevabın katmanlarını da açmak gerekiyor. Burada 1980’lerden bugüne gelen yargının zihniyetinin nasıl hazırlandığını da hatırlamalıyız. 1960 ve 1970’lerin sağ şiddeti kurumlar içindeki demokratik dinamikleri hedef almıştı. Kontrgerilla, içinde mafyanın da olduğu bir yeni devletli kadro üretti. Gene hatırlayalım mı? Polis müdürü, ülkücü baron ve aşiret liderinin verdikleri Susurluk karesi 12 Eylül sonrası devletinin her haliyle ifşa olduğu yerdi.

O üçlü işte bir cesur savcının, Doğan Öz’ün cinayet mahallinde buluşturulmuş, ortaklaştırılmıştı ve onların bölüşüm ve paylaşım sahasına dokunacak tüm unsurların tasfiye edildiği bir cihaz olarak ayarlanmıştı devlet ve yargı…

Sorunuza Cevabımı genel olarak verdiğimi sanıyorum artık. Ama gene de son bir şey söylemek isterim: Eğer cesur bir savcı bulsaydık da değişen pek bir şey olmayacaktı. Çünkü cesur savcıyı ayakta tutacak, o savcı sürüldüğünde, cinayete kurban gittiğinde sahip çıkan bir cesur toplumun olmadığını tecrübelerimizle biliyoruz maalesef. Doğan Öz’ün eşi Sezen Öz 43 yıldır adalet arıyor ve fakat onun sesini gaybın içinde dağılıp gidiyor. Bir mafya liderinin sesi ise arşa çıkıyor…

YARGI HAREKETİ BAŞLATILABİLİR

Toplum, bir savcıyı nasıl cesaretlendirebilir? Ne yapmalı toplum bunun için?

O kadar çok şey yapabilir ki size en basit ve kolay uygulanacak olanı söyleyeyim. Bir “yargı harekete” başlatılabilir rahatlıkla. Duruşmalar alenidir. Halk özel olarak kapalılık kararı verilmeyen her duruşmaya girip bir “sivil rapor” hazırlayabilir. Bunu çevresine duyurabilir.

Haksızlıklara, yargılama adaletsizliklerine bizzat şahit olabilir kolaylıkla. Yurttaşlığından dolayı sorumlu olan savcıya ve hakime hesap sorabilir. Osmanlı’da “Şuhud’ül hal” müessesesi vardı. Yani “hal şahitleri”. Bu halktan insanların yargılamanın adil yapıldığına dair mahkeme kararının altına imza atarlardı. Bu artık her yurttaşın en tabii hakkıdır. Eleştirmek de yurttaşlık görevidir. Yargılamalardaki haksızlıkları, adaletsizlikleri rahatlıkla kamuoyu ile paylaşabilirler. Halkın gözü mahkemelere, duruşma salonlarına, adliyelere girmeli ve oradan da çıkmamalı… Artık modern şuhudül hallere ihtiyacımız var. Alın işte size çok basit bir adil yargı hareketi veya hakikat yargısına dair bir yurttaşlık hareketi…

Böylece hem yargıda, mahkemelerde nelerin yaşandığını kolaylıkla anlayabiliriz hem de bütün bir halk olanlardan haberdar olur… Bir sivil yargı kamuoyu ve bir sivil yargı jürisine ihtiyacımız var en basit olarak… Daha çok şey yapılabilir.  Türkiye’nin artık “Selma Yürüyüşleri”ne ihtiyacı var örneğin… daha neler neler söylenebilir. Yeter ki şikayet etmenin ötesine geçebilelim…

Sizin bir kitabınız var; “Yargı Meselesi Halloldu” diye. Gerçekten “yargı meselesi halloldu” mu? Nasıl?

Biliyorsunuz ittihatçıların şiddet sözlüğünde “hallolmak” imha edilmek ile aynı anlama geliyor. Bu anlamıyla Türkiye yargısı hem hallolunmuştur hem de hallolunmamıştur. Doğru deyişle sürekli hallolunmaya hazır ve nazır bir yağma sahası olarak kalmıştır Türkiye yargısı. Kendine has bir tarihsel karakteri olmamıştır hiç bir zaman. Orta Asya iktidar geleneğinde han tahta oturduğunda halka bir günlük yağma hakkı verilirdi. Tıpkı bu gelenekteki gibi Türkiye yargısı da her gelen “han” ile birlikte bir kaç yıl süren bir yağmaya girmektedir. Sürekli yeniden yağma edilmektedir.

Yani…

Daha açıkçası Türkiye yargısı göçebe çoban kabilelerin  “kılıç hakkı” olmuştur her daim. Geçimlik ve geçicidir. Bu da onun hiç bir zaman bir yargı olmadığını gösterir.

BAĞIMSIZLIK MI DEDİNİZ…

Şu anki yargının bir bağımsız erk olarak fonksiyonu var mı?

Bugünün yargısı için bağımsız erk midir tartışması yapmak ona hiç hak etmediği bir iltifat yapmak olurdu. Kaldı ki geçmişte de bağımsız erk olduğu bir tarihsel ana hiç rastlanmadı. Şimdinin geçmişten önemli farkı ise şudur: Türkiye yargısı bugün bir tür Roma bazilikasına dönüşmüş durumdadır. Yargılama ile infazın, infaz ile tapınmanın ve ayinin içiçegeçtiği bir devlet meydanı ve yapısıdır Roma bazilikası.

Yani bugün bu tartışmanın yapılabileceği yerlerden o kadar uzağız ki Türkiye’de yargı tartışmasını erkler ayrılığı üzerinden yapmak gerçeklikle hiç bağdaşmaz…

Türk yargısı hiçbir zaman bağımsız olmadı mı?

Evet hiç bağımsız olmadı. 1928’de Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın savcısı “Biz doktor Hikmet için delil arayacak kadar safdil değiliz…” diyordu. Kavala davasında çınlıyor şimdi bu ses. Örnekler çoğaltılabilir. Ama gereksiz.

YARGI KENDİLİĞİNDE BAĞIMSIZ OLMAZ

Peki bu bağımsızlığın koşulu ve imkanı nedir?

Bu soruya teorik olarak çok şey söylenebilir. Althusser’in vurguladığı gibi “güç dengesi”, iktidarlar ve siyasi grupların kendi özel hikayelerinden bağımsız ve özerk bir hukuk düşüncesi, protokol ve yasal protokollerle çalışan bir hukukçular sınıfının varlığı vs. vs. Tüm bunlar bir yargının varlığı için gerekli koşullardır.

Bunları teorik bulanlar için daha açık anlatayım: Siz eğer gerçek ve adil bir yargı istemezseniz kendiliğinden bir yargı olmaz. Gerçek bir yargı bu ülkenin ve bu halkın talepleri arasına bugüne kadar girmedi maalesef. dolayısıyla da bir yargının ilk imkanı halkın talebidir…

Yargının devrede olmadığı durumda Meclis devreye giremez mi?

Bir Meclis olsa girer tabii. Türkiye parlamentosunun tarihine baktığımızda orta dayanıklılıkta bir parlamento olduğunu söyleyebiliriz. Yani yerelin temsili ile devlet merkezindeki güçlerin temsili arasındaki çeşitli uzlaşmaların alanında yer alıyor parlamento. Hem kurumsal olarak hem de politik olarak kısıtlı bir alanda hareket etmesinin temel sebeplerinden birisi burada. Diğer yandan yeni dönemde bu geleneğini bile kaybetti. Dolayısıyla bugünkü parlamentoyu bir yargı restorasyonu için kullanmak hiç mümkün değil…

Peki Peker’in böylesine konuşmasını neye bağlıyorsunuz?

Bugünlerde ülkenin tek politik kişisi gariptir ama bir mafyası lideri. Bir sivil toplum çalışanı bir aktivist değil! Bir İnsan hakları savunucusu değil! Bir devrimci değil! Bir demokrat değil! Bir parlamenter bile değil! Açık konuşalım mı?

KENDİ KAVGASINI VERİYOR

Elbette…

Bir mafya lideri zamanın ruhuna nüfuz edebiliyor. Yüzbinlerce insan tarafından takip ediliyor. Kendine ait bir kamuoyu yaratabiliyor. Dili ve söylemi buna uygun. Kendi kavgasını veriyor. Kurtuluş vadetmiyor. Hedefini seçiyor. Amaçları belli ve temkinli ve devletin içine kıstırılmış bir dürüstlük vaadediyor. İşte zamanın ruhu budur! Politik olanın son kırk yıllık hikayesi devlet içi ilişkiler ile sınırlıdır ve politik analiz de büyük oranda bir iktidar klikleri ve aralarındaki ilişkiler ile kısıtlı bir analizdir.

Daha başka deyişle bugünün toplam politik ilişkileri 1960/70’lerin politik cüreti bastırıldıktan sonra bastıranların aralarındaki ilişkiler üzerinden ilerlemektedir. Bir mafya kadrosunun bu kadar etki ve ilgi doğurmasının sebebi buradadır. Türkiye’nin son kırk yılını birazcık bilenler için bu sürpriz olamaz.

İçinden bir Aziz Paul çıkacak bir Tarsuslu Sauldeğil Peker. Eğer zamanın ruhu uygun olsaydı, yani artık çok gerilerde kalan 1960’lar ve 1970’lerin toplumsal ve politik cüreti olsaydı Peker belki bir Saint Paul olabilirdi. Ama olamayacak.

Neden?

Çünkü zamanımızın gerçekçi siyaseti tarafından donatılmış bir kişi o. Yaşamayı bilmek ve güç ilişkilerine uygun bir taktikler alanı oluşturmak. Bu süreç bizim 12 Eylül 1980’den bu yana gelen hukuk hayatımızın hikayesidir aynı zamanda… Peker işte o hukuk tarihinin içindeki bir tür “ikinci susurluk kazası”dır. Farkı bugün devlet alanı içindeki kavgaların “adalet” meselelerinin nerelere kadar uzandığını bize kendiliğinden göstermesidir…

1990’LAR BİR ZİRVEDİR

O konuşmalarda iki dönem ve iki pozisyon öne çıkıyor. 1990’lar ve İçişleri Bakanları. Bu bir tesadüf mü?

1990’lar Türkiye tarihinde kurumların en operasyonel dönemleriydi. Gizli ve açık ilişkiler, yasal ve yasadışı uğraşların içiçegeçmesi konusunda bu yıllar birer zirvedir. Esas olarak da 1990’ların ilk yarısı. Bu yıllarda uyuşturucu ticaretinde el değiştirmeler de yaşandı. Çok sayıda aydın, avukat da cinayete kurban gitti. Şimdi Peker’in bugünkü güncel kavgalarının 1990’ların şiddet laboratuvarına taşındığını gördüğümüzde o dönemin gelişmelerinin bugünün yaşayan ilişkilerine nasıl uzandığını anlamak zor olmayacaktır.

MHP Lideri Devlet Bahçeli, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya sahip çıkana kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan da, AKP’liler de Soylu’ya yüksek sesle sahip çıkmadılar neden sizce?

Buna şimdiki konumumla cevap vermem yanlış olur…

YÖNETİM YOK Kİ, SİSTEM OLSUN

Bütün bu tartışmaların yaşanmasında yeni yönetim sisteminin bir rolü var mı?

Bir defa ortada bir yenilik var. Ama ona yönetim sistemi denilemez. Çünkü yönetim yok. Sistem hiç yok. Ama bu tür dönüşüm süreçleri genellikle ikinci kuşakta yerini bulabilir. Sezar’ı hatırlayalım. Roma Cumhuriyetine son verdi.  Fakat onu karmaşaya sürükledi. Roma’nın bir tür geçici olağanüstü hal önlemi olan “geçici diktatörlük” yetkisini aldı. Fakat imparator olamadı. İmparatorluk ancak sonraki kuşaklarda bir sistem ve bir yönetim haline geldi. Dolayısıyla uzun vadede bu br yönetim ve bir sistem haline gelme ihtimali var. Gelmeyebilir de. Fakat bugünün sistematik, kendi rutinleri olan, protokol ve gelenekleri bulunan bir yönetim sistemine sahip olduğunu söylemek oldukça zordur.

Murat Aksoy
Kabataş Erkek Lisesi'nde, Erciyes Üniversitesi İİBF İşletme okudu. İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde İnsan Hakları Hukuku Bölümü'nde Yüksek Lisans eğitimi aldı. 1996’da Yeni Yüzyıl ve Radikal gazetelerinin Yorum sayfalarında başlayan yazı serüveni, 2005’te Yeni Hukuk Dergisi’nde Yayın Koordinatörü olarak devam etti. Daha sonra Yeni Şafak’ta editörlük ve köşe yazarlığı yaptı. T24, Millet, Yeni Arayış’ta yazdı. Türkiye’nin pek çok kanalında siyasi yorumlarda bulundu. TV Net ve Halk TV’de program yaptı. Yayınlanmış dört kitabı (Başörtüsü-Türban, Sosyal Demokrat Parti Krizi/Sol Arayışlar, Küresel Kapitalizmin Krizi (Osman Ulagay ile) ve Silivri’den Özgürlüğe) bulunmaktadır.

SOSYAL MEDYA

13,554BeğenenlerBeğen
209TakipçilerTakip Et
30,665TakipçilerTakip Et
9,464AbonelerAbone

GÜNDEM

YAZARIN DİĞER YAZILARI

PolitiYol Telegram'da