Söyleşi: Dilara İlbuğa

‘Darbe ve demokrasi’ dosyamızı sürdürüyoruz. 15 Temmuz Darbe Girişimi’ni ve bugünkü gelinen noktayı Cengiz Güleç ile konuştuk.

-Bir yurttaş olarak 15 Temmuz darbe girişimini nasıl yorumluyorsunuz? 

Ben darbe günü yurtdışında, Yunanistan’daydım. Yarım yamalak bilgilerle pek bir şey anlamadım açıkçası; ama ilk izlenimim doğrudan doğruya Fethullah Gülen hareketiyle, onun darbe girişimindeki ağırlıklı rolü nedir, ne değildir çok anlayamamakla birlikte, sanırım bir miktar Kemalist kadroyla da birlikte bir deneme yapıldı.

Şu izlenimi hemen paylaşayım, biz yurtdışında CNN International’ı izliyorduk. Yanılmıyorsam gece 12, yarıma doğru Obama’nın mesajını alt yazı olarak okuduk. O zaman anladım ki bu iş, onların doğrudan ayarladığı olmasa da; haberdar olduğu bir girişim. Ama bunun başarısızlıkla sonuçlanacağı, gece aşağı yukarı 12 gibi belliydi.  Bu Amerika’nın desteğini alan bir harekat olsaydı muhtemelen başarılı olurdu. Amaçlarının daha çok cumhurbaşkanını taciz etmek ve yurtdışına kaçmaya zorlamak; bir çeşit gözdağı, bir sinyal vermek olduğu görülüyor. Yoksa daha önce yaşadığımız, bildiğimiz darbeler gibi son derece organize ve emir-komuta zinciri içinde olmadığı hemen anlaşıldı. Tayyip Erdoğan’a bir tür ayar verme, bir çeşit uyarı diye okuyorum açıkçası.

Darbe girişimi başarısız oldu; ama ben buradan hareketle FETÖ’nün tamamen tasfiye edilebileceğini düşünmüyorum.  Bu kadar uluslararası destek bulan bir yapılanmanın bir çırpıda; sadece içerde, sadece askerin içindeki tasfiyelerle halledilebileceğini düşünmüyorum. Hala da tamamen teslim alındığını falan sanmıyorum. Büyük ölçüde bir temizlik oldu ve bu hem devlet yapısını hem de toplumun ruhsal yapısını alt üst eden bir şey oldu. Kabaca gördüğüm kadarıyla hangi kanattan, hangi inançtan, hangi siyasal tercihten olursa olursun Türkiye’de çok ciddi bir güvensizlik ve endişe var. İnsanlar geleceği öngöremiyorlar ve kendilerini çaresiz, yetersiz hissediyorlar. Bir ay geçmesine rağmen hala bu hikayenin ne olduğu doğru dürüst anlaşılamadı.

Özellikle havuz medyası ve rotayı değiştirmiş olan medyanın da sanki ulusu, milleti ve aynı zamanda da, cumhurbaşkanı baş aktör olmak üzere siyasi iktidarı, Türkiye’yi çok büyük tehlikelerden kurtaran kahramanlar olarak, neredeyse Atatürk’le eşdeğer bir şekilde, gösterebilmek için maruz kaldığımız tehlikeyi abartarak pompaladığını düşünüyorum. Herkeste bir sinme oldu. Yani ‘bu büyük tehlikeden ülkeyi kurtarmak için ne yapılsa meşrudur’ şeklinde. Nitekim OHAL uygulamalarına da bakınca aşağı yukarı bu görülüyor. Toplumda bir reaksiyon ve muhalefetle karşılaşmamak için ve bu otoriter despotizmin meşruiyet kazanabilmesi için çok abartılarak günlük hayatın içerisine pompalandığını düşünüyorum. Bu toplum psikolojisini daha da geren, daha da karamsar yapan; çaresizliğe iten ve pasifize eden bir durum. Bu ne kadar sürdürülebilir, onu bilemiyorum. Türkiye’de, büyük bir travma toplumun üzerinden geçiyor ki bu travmayı sadece darbeyle ilişkilendirmiyorum; bundan öncesi de var. Zaten ortada çok ciddi bir şekilde siyasal İslam tehdidi içinde olan, uluslararası camiada giderek izole hale gelen, kafası karışık; Rusya’yla, Amerika’yla kavga eden ve  bir tarafta Kürt gerçekliğine hala uzak ve onu reddeden bir Türkiye vardı. Toplumda böyle bir güvensizlik ve inançsızlık zirvedeyken böyle bir darbe girişiminin çok işlerine yaradığını düşünüyorum. Bu darbe girişimini bastırmanın, bir şekilde önlemiş olmanın kahramanlığı ve bundan nemalanma eğiliminin çok yüksek ve riskli olduğunu görüyorum. Anlatıldığı kadarıyla çok ciddi bir şekilde Türkiye bir iç savaştan döndü. Ve bu iç savaşı önleyen kahraman başkomutan ve devlet başkanına giderek tapınmaya varan bir eğilim var. Bu bir. İkincisi; yüz binleri bulacak olan kamudaki bu tasfiyenin, bu kitlenin yakın çevresiyle ve ailesiyle beraber neredeyse bir-iki milyon insanı ilgilendiren cadı avı olacak. Sivil ve askeri kanadıyla devletin çökmesinin hem ekonomik hayatı hem de toplumsal hayatı bir arada tutan dinamikleri nasıl etkileyeceğinin sonuçlarını daha sonra göreceğiz.

Bununla birlikte; masum olmasa bile hak etmediği kadar büyük cezalara çarptırılacak kitleler olacağını düşünüyorum. Bunların ekonomik, toplumsal ve siyasal hayata dair sonuçları olmaması mümkün değil. Bunu nasıl restore edecekler? Buna dair bir plan da görmüyorum.

-Bir paradigmanın çöktüğünü görüyoruz. Bu toplum her 10-15 yılda bir, bir tarafa kanalize ediliyor. Bu topluma sen Fethullahçı olacaksın deyip  olabildiğince önünü açtılar. Şimdi o topluma ‘sen vatan hainliği’ yapmışsın diyorlar. Bu toplum ne zaman gerçekten Kant’ın deyimiyle, aydınlığa, aklını kullanmaya, ergin olmaya başlayacak? 

İki yüz yıldır söylenilen erginleşme, başka bir otoriteye; aşkın bir güce dayanmaksızın kendi ayakları üzerinde durma anlamındadır. Kant’ın modernitede gördüğü imkan buydu. Ben zaten modernitenin çöktüğünü falan düşünmüyorum, post-modern eleştirilerin haklı olduğu yanlar olmakla birlikte bu işin teorik tartışma kısmı.

Türkiye bu anlamda gerçekten iki yüz yıllık bir modernleşme serüvenine rağmen hala sekülerleşebilmiş değil. Bırakalım ekonomik kalkınma ve ulus-devletin yerli yerine oturmasını; bir ulusal kimlik sorununu halletmeye yetemiyor. Modernitenin en az yüz yıl önce batıda az çok çözdüğü bir sorunu biz hala, aradan yüz yıl geçmesine rağmen çözemiyoruz ve burada Cumhuriyet’in başarısızlığını görüyoruz. Cumhuriyet projesi bir ulus-devlet; uluslaşma projesi olarak okunabilir. Sadece modernleşme değil, bu onun bir ayağı. Diğer taraftan da baskıyla ve askeri ve sivil devlet gücüyle belki 1940’lara, 50’lere kadar bastırılmış olan birçok sosyal muhalefet ve problem, bir şekilde 1950’lerden sonra liberalizm ve Batı ile entegrasyon adı altında yeniden ortaya çıktı.

Modernleşme hakkında Ernest Gellner’in “Türkiye bir istisnadır” iddiası var. “Batı dışında, Ortadoğu ve İslam coğrafyasının içinde kendine özgü bir örnektir ve istisnai bir durumdur” anlayışı çok sakat bir anlayış. Bu yüzden ben, modernleşmenin temel ayağının sekülerleşme olduğunu düşünüyorum. Sekülerleşmeyi daha ciddi bir bedel ödeyerek, arkasındaki dünyevi ve uhrevi otoritenin ayrışmasını tolere edebilen ve bunu gündelik hayatına da geçirebilen bir toplum olduğumuzu düşünmüyorum.

Her ne kadar Kemalist devrim tarihsel ve kültürel bir kopuş iddiasında olsa da zihniyetler ve değerler dünyasında, 1800’lerin başından itibaren birbirine eklemlenerek, birbirleriyle süreklilik içerisinde giden bir ilişki olduğunu görüyoruz. Yani iki kutuplu bir toplum söz konusu. Bu iki kutupluluğu kolay kolay aşabilmiş bir toplum henüz değiliz. ‘Ekonomik kalkınma ve gelişme halledilirse diğer sosyal sorunlar çözülür’ anlayışının doğru olmadığını görüyoruz. Yani nasıl oluyor da 1970’lerden itibaren apaçık bir şekilde siyasal İslamcı diyebileceğimiz bir akım başarılı olabiliyor ve iktidarını nasıl sürdürebiliyor? ‘Sol neyi dolduramıyor’ dediniz, bunun üzerine söyleyeyim; sol 1960’dan beri yediği darbelerden toparlanıp bir araya gelemedi ki. İyi kötü başarılı olduğumuz bir HDP deneyimi var işte. Barışçıl, demokratik, az çok uygar, Batı dünyasındakine benzeyen değerler, normlar gündelik hayatın içerisinde geçerli olabilmiş olsa muhtemelen daha güçlü bir şekilde emek ve kimlik siyasetinden nemalanmayan sosyalist anlayıştan değişik fraksiyonlarla kalıcı bir toplumsal muhalefet örneği pekala mümkün olabilir.

Bu toplumun mayasında maalesef dinci ve milliyetçi hassasiyetler var. Şu anda artık bir demokrasi bloku kurulması gerekiyor. CHP’nin burada tarihi bir sorumluluğu var ve ben bu sorumlulukla davranıldığını düşünmüyorum. Ama uzun vadede CHP’yi dışlamak da doğru değil. CHP’nin kadrosunda da, kitlesinde de güç birliği yapabileceğimiz, beraber muhalefeti örebileceğimiz birçok insan var. Bizim bu ülke için bu dışlamayı yapmamamız lazım. CHP’nin bana göre en büyük eksiği; siyaseti, muhalefeti parlamentoya indirgemesi.

– Şu an siyasette bir yumuşama sürecinin olduğu kanaatini yaymaya çalışıyorlar; ama bir yandan Özgür Gündem basılıyor, Aslı Erdoğan tutuklanıyor. Gidişatın nasıl olacağını düşünüyorsunuz? 

Ben Tayyip Erdoğan’ın şu an elinin çok rahatladığı kanaatinde değilim. Önümüzdeki bir iki ay içinde bir seçime gidilse ben yüzde 40’ı aşabileceklerine düşünmüyorum. Bunu da öngördükleri için fabrika ayarı sinyali veriyorlar. Ama buna inanabilir miyiz? 14 yıldır geldiğimiz nokta ortada.

Bu koşullar altında bizim işbirliğini arttırmaktan başka çaremiz yok. Acil problem; seküler, demokratik, hukuk devleti normlarını sağlamak.