Birçok kişi için öyle olsa da AB üyeliği Türkiye için hiçbir zaman salt bir “imtiyazlıülkeler grubuna mensup olma” projesi değildi. Başka bir ifadeyle, “Beni almıyorsanızoynamıyorum” diyebileceğimiz basitlikte bir mesele değil bu. 

Sonuçta, “O zaman oynamıyorum” dediğiniz şey “O zaman ben de sizin standartlarınızda gelişmiş bir demokrasi olmam” anlamına geliyor. 

Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün siyasi tarihimizde önemli bir iz bırakmayacağı artık daha net görülüyor olsa da, geçmişte sık sık söylediği doğru sözlerden biri, “Buişi onlar için değil kendimiz için yapmalıyız” şeklindeki çıkışlarıydı. 

Başka bir ifadeyle AB perspektifini koruyarak Kopenhag siyasi krtierlerine uyabilseydik, çelişkili bir değerlendirme gibi görünse de, bizim için Birliğe üyeliğin anlamı azalacaktı. 

Ekonomik olarak göreli avantajlarımız ve bu açıdan yakaladığımız kalkınma ivmesi düşünüldüğünde, üst düzey bir demokrasiye sahip bir ülke olarak Avrupa için bile cazibe merkezi olacaktık. Üye olup olmama konusunda da elimiz serbest kalacaktı. Fakat olmadı. 

Bugün ise bu perspektiften daha önce görülmemiş bir hızla uzaklaşıyoruz. Kopenhag Kriterleri terk edilerek Türkiye AKP kriterlerine teslim ediliyor. Ortadoğu’nun antidemokratik yarı veya tam teokratik rejimlerine çağdaşlığa giden yolu gösteren ülke olacakken, onlar bize demokrasiden uzaklaşan ve ülkeyi on yıllarca geriye götüren yolu gösteren ülkeler haline geldiler. 

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın İslam İşbirliği Teşkilatı’nın İstanbul zirvesinde dönem başkanı sıfatıyla yaptığı ve artık bıkkınlık veren “Batı’nın ikiyüzlülüğü” temasını işlediği konuşma da aslında Türkiye’nin götürülmek istendiği yolun ipuçlarını verdi. 

Burada gönülde yatan aslanın hâlâ “İslam âleminin liderliği” olduğu ortadadır. Ancak bu “liderlik” özlemi, İslam âleminde demokrasi ve çağdaşlığı ilerletmek noktasından hareket etmiyor. İslam ülkelerinin aralarındaki didişmeleri sonlandırıp çağdaş ve ileri demokrasilere karşı dik durabilme hayalini yansıtıyor. 

Bunun temelinde ise çağdaş dünya karşında gözle görülür olan geri kalmışlıktan kaynaklanan eziklik duygusu yatıyor. Başka bir ifadeyle, İslam âleminin İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni şiar edinmesini teşvik eden bir yaklaşımdan söz etmiyoruz. 

Tam aksine insan haklarını ve basın ile düşünce özgürlüğü gibi demokrasinin olmazsa olmaz önkoşullarını “tehdit” olarak algılayan bir bakış açısından söz ediyoruz. Erdoğan’ın güdümündeki AKP’nin hizmet ettiği “vizyon” da sonuçta bu. 

Hal böyle olunca Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Türkiye Avrupa ülkesidir” sözü sadece havada kalmış olmuyor kötü bir espri gibi geliyor insana. Buna verilecek yanıt tabii açık. 

“O zaman Avrupalı olduğunu göster.” 

Ancak, “Avrupalı olmak” Batı’nın yaşamakta olduğu “post-Hıristiyan” çağdan habersiz olan AKP tabanı için hâlâ “Hıristiyan olmakla” eşdeğer. Başka bir ifadeyle Fransa’da peçeye karşı kanun çıkarılıyorsa buna “Hıristiyanların Müslümanlara zülmü” diye bakılıyor.

Bu yasaların, peçenin Avrupa’nın çağdaş laik değerleri ile çeliştiği için çıkarılmaya çalışıldığı gerçeği göz ardı ediliyor. “Laiklik” dediğinizde de zaten “dinsizlik” anlaşılıyor. Bu arada, toplumsal tepki ne olursa olsun, birçok Avrupa ülkesinde bireyin örtünme hakkının laik yasalarca korunduğu da göz ardı ediliyor. 

Öte yandan, İslam âleminden kaçan bunca Müslümanın, ölümü de göze alarak, kendilerini can havliyle Suudi Arabistan, İran hatta Türkiye’ye değil de niçin “İslamdüşmanı Avrupa’ya” atmaya çalıştıkları da sorgulanmıyor. 

Türkiye bugün gerileme dönemine girmiştir. Bunu “dev” veya “çılgın” projelerle örtbas etmek mümkün değil. Bu projelerin âlâsını zaten Körkez ülkeleri yapıyorlar. Ama kimse onlara demokratik, çağdaş ve insan haklarına saygılı ülkeler olarak bakmıyor. 

Bugün Türkiye’de “çağdaşlık trenini” kaçırmamız için bilinçli olarak çalışan bir irade söz konusudur. Bunu gerçekten kaçırırsak trenin istasyona yeniden dönmesi yıllar alacaktır. Bugüne kadar gösterilen onca çaba da boşa gidecektir.