Bireyin kendine ait kimlikleri, adı ve soyadı dışında, doğduğu yer, seçtiği din, yaşadığı çevre, gelenekleri ve kendini bağlı hissettiği aidiyetleri üzerinden şekillenir. Ayrıca doğuştan ya da sonradan kazanılan bu kimlikler her zaman üzerinde bulunsa da bazen bir kimliği daha baskın olur. 

Birey tehlikede hissettiği ya da haksızlığa uğradığını düşündüğü kimliği, diğer kimliklerinden daha değerli hale getirir. En basit örnekle, ülkemizde geçmiş dönemde türban üzerinden yapılan tartışmalar inançlı gruplarda bu hassasiyeti arttırmış ve din merkezli siyaset daha etkili hale gelmiştir. Kürt sözcüğünün dağda kar üzerinde yürürken ‘kart-kurt’ sesi çıkaranlar için söylendiği safsatası bugün konu olan Kürt milliyetçiliğini körükler bir neden olmuştur. 

Tüm bunlar insan hafızasında kalıcı izler bırakır. Kişinin davranışını yönlendiren ve bazen heyecanlandıran, bazen de üzüntüsüne sebep olan, yani her seferinde insanların hislerine yazılan hikâyeler vardır. Yerinden, yurdundan zorunlu ayrılan, teröre yakınını kurban veren, bireysel ya da toplumsal haksızlığa uğrayanların yaşadığı his, onun siyasi kimliğini, toplum içerisindeki davranışlarını, kişiliğini oluşturmada en önemli belirleyendir. 

Bulunduğumuz coğrafya tarih boyunca her dönem farklı kimliklerin çatışmasına tanıklık etmiştir. Kendi yakın tarihimizde yaşanan vahşetlerin de bu kimlik çatışmasının bir sonucu olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Toplumun ya da bireyin yaşanan kıyımlar sonucu hislerinde onarımı zor hasarlar bırakmıştır. 

Yeni Sivasların, Maraşların olmaması, toplumun yeni ayrışmalara ve şiddet sarmalına sürüklenmesinin engellenmesi, başta siyasetçiler olmak üzere toplum yönlendiricilerin en büyük görevi olmalıdır. Aslında bugüne kadar kimliklerin ve aidiyetlerin serbestçe yaşanmasına ve hak olarak görülmesine izin verilmemesi, toplumun bu hale gelmesinde ve üzücü olayların yaşanmasında önemli bir nedendir. 

Bugüne kadar farklı olmayı tehlike gösteren siyasi anlayışlar toplumun saflara ayrılmasından beslenerek büyümüştür. Şiddet barındıran kutuplaştırmalara neden olan politikaların bazen oya dönüştüğü de kesindir.  Ancak kutuplara ayıran siyaset şekli etkin olmaya devam ettiği müddetçe, geçmişte olduğu gibi toplumsal linçler yarın da karşımıza çıkacaktır. 

Bugün benzer şekilde Suriye’den gelen sığınmacılar içinde linç kampanyası başlamıştır. Mültecilerin içerisinde İşid’ten, rejimden, tecavüzden, ölümden ya da sadece savaştan korkup kaçan her çeşit insan var. Bunların tümünü uyuz, vatan haini, ülkemizde eğleniyorlar gibi söylemlerle suçlu ilan etmek çok tehlikeli bir yaklaşımdır. Bu propaganda şekli halkları birbirine düşman etmekten başka bir işe yaramaz. Asıl önemlisi AKP’nin Suriye’de yaşanan savaşa neden olma etkisini ve uyguladığı yanlış dış politikalarının üstünü örtmeye neden olur. 

AKP politikalarının bölgede yarattığı vahşeti ilan etmek ve sorunu daha da derinleştirecek vatandaşlık hakkı verilmesine elbette karşı çıkmalıyız. Bölgede yaşanan dramı iç politika malzemesi yapılmasına izin vermemeliyiz. Terörden ve savaşın hasarından halkları korumak gerekir. AKP politikalarına karşı olmak yerine Suriye halkını, istemeden dahi olsa kendi halkımıza düşman ilan etmek, ileride çok daha büyük acılara neden olacaktır. Kullandığımız dil sonucu halkların birbirine karşı düşmanlık hissi oluşması, savaş bittiğinde dahi toplumun birbirine karşıtlığını sürdürmesine neden olur. 

Bu toplumsal linçler, saldırıya uğrayan, yok sayılan yani kimliği oluşturan hislerde yaratılan hasarlar zaman içerisinde tarafları birbirlerinin acılarına duyarsız hale getirir ve taraflar şiddete başvurmaya başlar. 

Tarihimizde yaşanmış onca kötü örneğe rağmen dünden pek ders aldığımız söylenemez.  Bugüne kadar ülkemizdeki siyaset hep bir mağduriyet yaratmış ve bunun neticesinde her dönem yeni hesaplaşmalara sahne olmuştur. O nedenle dünün tespitleri yerine gelecekteki tehlikelere vurgu yapmak belki daha faydalı olacaktır. 

AKP’nin uzun zamandır uyguladığı politika, sayısal çoğunlukta olan, din ve milliyetçilik gibi etkin kimlikleri öne çıkartan ve bu sayede %51’lik kitleyi elde tutma çabasından başka bir şey değildir. Sonuçta tüm iletişim araçları, kamu kaynakları, tüm erk güçleri kullanılarak yaratılan algı siyaseti sayesinde toplumu ayrıştırmayı başarmıştır. 

Bugün hiç karşılaşmadığımız kadar,  çevremizde, okulda, iş yerinde, komşularımızla, açıkçası kimle konuşuyorsak nereli olduğunu, mezhebini, Türk müsün? Kürt ‘müsün? diye sorar olduk. Ve hatta sormakla kalmayıp kimliği ve aidiyeti üzerinden hemen onun hangi tarafta olduğunu da karar verdik. İnancına, doğduğu yere göre siyasi partisini bile aklımızda belirler olduk. Kürt ise HDP’li, Alevi ise CHP’li, Namaz kılıyorsa AKP’li, Osmaniyeli ise MHP’li diye kategorize ediyoruz. 

Belki de tehlikenin en büyüğü, tüm toplumun bu ayrıştırma siyasetine alet olmaya başlamasıdır. AKP’nin kamplara ayrılmış toplum yaratma hevesine, yıllarca bilinçaltımıza yedirilmiş eski korkulara bilinçsizce yapılan sığ yorumlar da eklenince fark etmeden hepimiz suçlu yerine mazlumu düşman görmeye başladık. 

Emperyalist, egemen güçlere ve onun politikalarına karşı çıkmak yerine asıl korumamız gereken halkı düşman gören bir dil kullanmaya başladık. Toplumu ayrım yapmadan tüm kesimlerini kucaklayan, evrensel değerleri öne alan ülkemizin ihtiyacı olan sosyal demokrat politikaları savunmalıyız. 

Hepimizin ortak olduğu kadar farklı kimliklerimiz var. Örneğin aynı ülkede yaşıyor ve çoğumuzun Müslüman olması rağmen Türk, Kürt ya da aynı din içerisinde farklı mezheplerden olma gibi ayrı kimliklerimiz de mevcut. Ama bir o kadar da iç içe geçilmiş ki, birçoğumuz Anadolu’nun var olan kimliklerinden birisi aile çevremizden birinde mutlaka bulunmaktadır. 

Asıl farkına varmamız gereken hiç kimsenin tek kimliği olmadığı gibi, sadece bir kimliği sahiplenmek, geçmişten gelen ve var olan diğer aidiyetlerimizi inkâr etmeye, renklerinde gökkuşağını görmemize engel olmaya başlar. 

Önemli olan tüm kimliklerin ve aidiyetlerin diğerlerini dışlama aracı ya da şiddet nedeni olarak görmemesidir. Tüm kimlikler serbestçe yaşanmalı, yaşatılmalı, özgür bırakılmalıdır. Mesele tümüyle ayrıştırıcı, çıkarcı siyasetin kendini iktidarda tutma oyunundan başka bir şey değildir. Hepimiz en uzağımızdakilerle bile ortak bir kimlik, ortak bir özellik bulabiliriz. Hele ki uygarlık ve medeniyet beşiği Anadolu’da yaşayan bizler.