Türkiye’de bugünkü "başkanlık sistemi" tartışmalarını ABD modeli, Meksika örneği, Latin Amerika tarzı vb. argümanlar ekseninde bir akademik tartışma esnekliğinde yürütmek eğer açıkça AKP işbirlikçiliği değilse, büyük bir safdilliktir.
Zira bu tür siyasal önemdeki değişim önerileri hiçbir zaman akademik/bilimsel yaklaşımları hayata uyarlamak kaygısıyla gündeme getirilmezler. Ya toplumsal gelişmenin makro planda dayatmasıyla, ya da sınıfsal/kesimsel çıkarları realize ve/ya maksimize etme arzusuyla gündemleştirilirler 

Bu modelin alacağı biçim ve içerikte bu temel gerçeğe bağlı olarak biçimlenir, akademik/bilimsel model analizi sonuçlarına göre değil. Bu akademik tartışmalar bir parça esin kaynağıdırlar da tabi… Ama daha çok gerçeği perdelemek ve meşrulaştırmak için araçsallaştırılırlar.  

T.Erdoğan’ın arada dem vurduğu "Türk tipi başkanlık" lafı, gerçeği tüm diğer ince akademik üsluplardan daha çok dillendirmektedir bu nedenle 

Dolayısıyla "başkanlık sistemi talebi nereden ve niçin geliyor?" sorusu üzerine yoğunlaşmayan bir tartışmanın belki akademik bir değeri olabilir ama siyaseten pozitif bir anlamı olamaz. 

Öncelikle şu temel gerçeğin altını çizmek gerekir.

Parlamenter sistem ve başkanlık sistemi, burjuva demokrasisinin eşit kuvvette iki ayrı seçeneği değildir. Parlamenter sistem tipik/kural olan; başkanlık sistemi ise atipik/istisnai olandır 

Şöyle de söylenebilir: Parlamenter sistem feodal erke karşı mücadele eden burjuvazinin önce feodallerle iktidarı paylaşımının (ikili iktidar-meşruti monarşi) ardından da farklı burjuva grupların iktidarı paylaşma ihtiyacının ürettiği bir yönetim şeklidir. ABD’de oluşan başkanlık sistemi ise kapitalizmin adeta paraşütle (dışarıdan ithalle) hegemon hale geldiği bir ülkenin kendi spesifik koşullarının ürünüdür.

ABD dışında "başkanlık sistemi"yle anılan aşağı yukarı tüm ülkelerin ortak özelliğiyse güçlü bir darbe/diktatörlük tarihine sahip olmalarıdır. Başkanlık sistemi dedikleri ise genel olarak bu geleneğin bir bakiyesidir. Yani "burjuva demokrasisi"nin bir seçeneği olmakla hiçbir ilgisi yoktur.
Bu konuyu, meraklısı olursa yeniden tartışmak üzere şimdilik kapatalım. 

Peki başkanlık sistemi tartışması bir cehalet ürünü mü 

Bunun evrensel ve yerel planda güçlü dinamikleri yok mu? Varsa nelerdir? 

Başkanlık sisteminin evrensel besleyicisi küreselleşme ve neo-liberalizmdir. Yerel planda buna bir de Tayyip Erdoğan’ın fantezileri eklenmiştir.Türkiye’deki başkanlık sistemi tartışmalarını hem absürt ama hem de bu nedenle iyiden iyiye tehlikeli bir yıkım projesine dönüştüren de, bu ikincisidir. 

Önce evrensel dinamiği belirtelim.. 

Küreselleşme ve neo-liberalizm iki önemli etkene dayanır: emeği ve iç toplumsal muhalefeti baskılamak ve artan acımasız uluslararası rekabet… Bu ikisi de otoriter, hızlı karar alan ve belirli bir sürekliliğe sahip yürütmeyi ihtiyaç haline getirir. Tabi ki emek için değil; pür sermaye çıkarı için 

Marksist düşünür Nicos Poulantzas,1978 yılında yazdığı "Devlet, İktidar, Sosyalizm" kitabında, 1970’lerin krizinden sonra Avrupa’da siyasal alanın daralması, devlet aygıtının güçlenmesi ve devlet aygıtı içinde yürütmenin özerkleşerek ön plana çıkması vb. ile tanımlanan ve kendisinin“otoriter devletçilik” olarak adlandırdığı bir eğilimden söz ederken, aslında bize bugünkü başkanlık sistemi tartışmalarının evrensel arka planını da resmetmiştir. 

Peki ya Erdoğan’ın Başkanlık Tutkusu.. 

12 Eylül Rejimi’nin güçlü yürütme-güçlü cumhurbaşkanı yaratma çabaları, T.Özal’ın "2 parti, 2,5 basın ve başkanlık sistemi" tartışmaları aslında aynı bu sürecin ürünüydü. T.Özal bu anlamda 12 Eylül karşıtı değildi. Bilakis, 12 Eylül felsefesinin darbecilerin üstünde ironik duran kısımlarını daha tutarlı hale getirmeye çalışan pür bir 12 Eylül’cüydü 

Peki ya Erdoğan’ın başkanlık (sistemi) tutkusunu nasıl anlamalı?

Erdoğan’ın başkanlık sistemi isteği iki ayrı kolon üzerinde yükseliyor. İlki hiç kuşku yok ki küreselci neo-liberal felsefedir. AKP’nin bugüne kadarki uygulamaları, bu partinin pervasız bir sermaye yandaşı ve ikircimsiz bir neo liberal olduğunu fazlasıyla kanıtlamıştır. Bazı ciddi defolarına karşın uluslararası sermaye ve TÜSİAD sermayesi açısından Erdoğan’ı ve AKP’sini kullanışlı kılan ve gözden çıkarmayı zorlaştıran sebep de zaten buydu. 

İkinci kolon ise Erdoğan’ın "İslamik neo-Osmanlı" fantezileridir. Erdoğan, bir kaç kitaptan okuduğu "resmi" Osmanlı tarihine ve "Osmanlı İslamı"na naif ve tehlikeli bir "iman"la bağlanmış biridir. Gerçekliği olsa da savunulamaz olması bir yana, tümüyle gerçeklikten kopuk bu "iman"ı, yalnızca Türkiye için değil, özellikle de dış politikadaki uçukluklarıyla ,küresel sistem içinde Erdoğan’a enterne edilmesi zorunlu bir "canlı bomba’ niteliği kazandırmaktadır 

Erdoğan’ın başkanlık sistemi arzusu, bu açıdan bakıldığında, üzerine bağlayacağı bombanın etki ve tahrip gücünü artırmak isteyen bir eylemcinin isteğine benzemektedir 

Ve küreselleşme felsefesine tüm bağlılığına karşın, Erdoğan’ı ve başkanlık arzusunu küresel sistem açısından da giderek bertarafı zorunlu yakın ve acil  bir tehdide dönüştürmektedir.

Şimdi en başa yeniden dönelim 

Tablo buyken, yani başkanlık sistemi dayatması, azgın bir emek düşmanlığının, laik ve çağdaş değerlerden uzaklaşmanın, ülkeyi dışarıda ve içeride bir savaş sarmalı içine sokan akıl durmasının, gazeteci ve akademisyenlerin terörist; hırsızın, tecavüzcünün, mafya liderlerinin makbul ilan edilişinin, öğretmen ve doktorun tu kaka; imam ve polisin harika ilan edilişinin, yasa tanımazlığın olağanlaştırılışının, ya bendensin ya teröristsin faşizanlığının simgesi bir yerden geldiği apaçık ortadayken,evet "başkanlık sistemi" tartışmalarını ABD modeli, Meksika örneği, Latin Amerika tarzı vb. argümanlar ekseninde bir akademik tartışma esnekliğinde yürütmek, eğer açıkça AKP işbirlikçiliği değilse, büyük bir safdilliktir. 

Özcesi emeğin, laikliğin, çağdaşlığın, kadın haklarının, hukukun üstünlüğünün, cumhuriyetin, özgürlüğün, demokrasinin, barışın vb. prizmasından bakıldığında, başkanlık sistemini kabul edilebilir bulmak bir yana, tartışılabilir bulmak dahi olanaklı değildir.