Son yüz elli yıldır dünyada süreğen bir halde  öldüğü iddia edilen sınıf hangisidir derseniz? Size cevabım işçi sınıfı olur? “Modası geçti” lafıyla birlikte en çok anılan politika hangisidir diye sorarsınız… Size cevabım “emek eksenli politika” olur… “Dinazor” tanımlamasıyla anılanlar hangi politik akımın temsilcileridir derseniz… Size cevabım solcular, sosyalistler, komünistler olur…
Bu bir tesadüf değildir.

Sürekli öldürülen bir sınıf…

Sınıf, emek gibi kavramlar esas olarak modern zamanlarda, kapitalizmle birlikte ortaya çıkmıştır. Bu kavramların Marks’tan önce de kullanıldığını biliyoruz. Marks yalnızca sınıf mücadelesinin tarihsel açıdan belirleyici olduğunu söylemiştir.
Bu kavramlaştırmaların ardından bir dönem sınıf  ve sınıf mücadelesi kavramların varlığı/açıklayıcılığı tartışılmış ama ortada çok güçlü bir sınıf hareketliliği olduğu için, bu olguların varlığını sorgulamaya yönelik girişimler pek kalıcı olamamış, itibar görmemiştir.
Fakat ardı sıra her kritik konjonktüre ve her tarihsel-siyasal-ekonomik-teknolojik dönüşüme işçi sınıfının öldüğü, emeğin üretim süreçlerindeki önemini yitirdiği söylemleri de eşlik etmeye başlamıştır.*

Söylemin gücü ve gerçekliğin sınıfsal dönüşümü…

1960 ve 70’li yıllardan bu yana artarak süren bir iddia ve tartışmadır bu. Daha çok kapitalizm taraftarı olan bazıları, bu gelişmelere enformasyon/bilgi çağı, daha çok eski sosyalist ve sosyal demokrat çevrelerden gelen bazıları da, “yeni bilimsel-teknolojik devrim” demişlerdir. Ve bu gelişmeleri, işçi sınıfından ve ekmek eksenli siyasetten uzaklaşmanın gerekçesi olarak ileri sürmüşlerdir.

Elbette 70’lerden sonra üretim süreçlerinde ciddi bazı dönüşümler olmuştur. Gelinen yerde de E.O. Wright’ın ifadeleriyle, emeğin “örgütsel gücü” ve yapısal gücü”nü azaltan “emek piyasası” ve “işyerindeki pazarlık gücünü” zayıflatan sonuçlar doğmuştur. Ama burada önemli olan nokta şudur ki, bu dönüşümler teknolojik kaçınılmazlıkla ilgili olmaktan çok, solun 1950’li yıllardan sonra belirgin biçimde emek eksenli politik hattan uzaklaşmasıyla, yani sınıfsal/siyasal güç ilişkileriyle ilgilidir. Eski sosyalist ülkeler de dahil genel olarak tüm solu kapsayan sınıf politikasından uzaklaşma çizgisinin analizi apayrı ve uzun bir konudur. Fakat bu gelişmelerle dolaysızca bağlantılı biçimde, özellikle de 1980’li yıllardan itibaren, artık emeğin eski gücü ve önemini yitirdiği söylemine bir teslimiyet yaşanmış ve bizzat bu teslimiyet emeğin baskılanması, paralize edilmesi ve güçsüzleştirilmesinde başat etmenlerden biri olmuştur.
Emeğin öneminin tersten kanıtı..

Bu dönüşümlerin “bilgi/teknolojik devrimi”nin dolaysız bir ürünü olmadığını, bilakis, değişen siyasal/sınıfsal güç ilişkilerinin motive ettiği siyasal/sınıfsal bir tercihin ürünü olduğunu söyleyebiliriz. Yani emeğin gücü ve öneminin azalması, bu söylemlerin ortaya çıkmasının nedeni olmaktan çok, tam tersine  bu söylemler emeğin gücünü kırma amacının bir enstrümanı olarak işlev görmüştür.
Bu genel “soyut sözleri” Alex Callinicos’un,  “Postmodernizme Hayır- Marksist Bir Eleştiri” isimli kitabında Paul Kellog’dan aktardığı “somut verilerle” pekiştirelim: Zira bu veriler işçi sınıfının, özellikle de sanayi işçilerinin niceliksel olarak azaldığı ve siyasal olarak da önemini yitirdiği iddialarının hayli yaygın bir söylem haline gelmeye başladığı 70 ve 80’li yıllardaki nesnel durumu gözler önüne sermektedir

“…Dünya ölçeğinde 1971 ile 1982 yılları arasındaki 11 yılda endüstriyel istihdam yüzde 14.1 arttı…  Bu dönemde gelişmiş piyasa ekonomilerinin ‘özellikle Kuzey Amerika ve Batı Avrupa) sanayi istihdamında yüzde 6,5’lık bir azalma yaşadıkları da bir gerçektir.  Ne ki “gelişmekte olan piyasa ekonomileri” yüzde 58 oranında sıçrama yaparken, “merkezi olarak planlanan ekonomilerde” bu oran yüzde 16’dır… Dünya ölçeğinde tarihin bütün dönemlerindeki sanayi işçisinden daha çok sanayi işçisi vardır.” Dünya ölçeğinde bu, 1971 ile 1982 yılları arasındaki 11 yıl içinde endüstriyel istihdamın %14.1 arttığı anlamına geliyor. Bu dönemde ‘gelişmiş piyasa ekonomilerinin’ (özellikle Kuzey Amerika ve Batı Avrupa), sanayi istihdamında %6.5’lik bir azalma yaşadıkları da bir gerçektir. Ne ki, ‘gelişmekte olan piyasa ekonomileri’ %58 oranında sıçrama yaparken, “merkezi olarak planlanan ekonomiler” de bu oran %16’dır; farkı da bu yaratır… Dünya ölçeğinde, tarihin bütün dönemlerindeki sanayi işçisinden daha çok sayıdaki sanayi işçisi vardır… Dünya ölçeğinde bu, 1971 ile 1982 yılları arasındaki 11 yıl içinde endüstriyel istihdamın %14.1 arttığı anlamına geliyor. Bu dönemde ‘gelişmiş piyasa ekonomilerinin’ (özellikle Kuzey Amerika ve Batı Avrupa), sanayi istihdamında %6.5’lik bir azalma yaşadıkları da bir gerçektir. Ne ki, ‘gelişmekte olan piyasa ekonomileri’ %58 oranında sıçrama yaparken, “merkezi olarak planlanan ekonomiler” de bu oran %16’dır; farkı da bu yaratır… Dünya ölçeğinde, tarihin bütün dönemlerindeki sanayi işçisinden daha çok sayıdaki sanayi işçisi vardır…

Yalnızca bugün değil…
Daha ilginç ve dikkat çekici olan emeğin gücü ve önemi azaldı; işçi sınıfı öldü vb. söylemlerinin ortaya çıkışının küreselleşme/yeni teknolojik gelişmeler/enformasyon toplumuna geçiş/esnek üretimin yaygınlığı vb. ile de birebir bir ilgisi yoktur. Tarihin çok farklı dönemlerinde ve çok farklı gerekçelerle aynı iddialar hep dile getirilmiştir.
B. Silver, “Emeğin Gücü” kitabında  şu ilgi çekici bilgileri aktarıyor örneğin: “Yirminci yüzyılın başlarında Fordizm ile ilgili dönüşümleri gözlemleyenlerin bu değişimi işçi hareketlerinin ölümü anlamına geldiğini savunmuş olmaları gerçekten ironiktir…  Fordizm ancak sonraları -kitle üretim sendikacılığının ulaştığı başarının ardından-emeği zayıflatan değil aksine güçlendiren bir şey olarak görülmeye başlandı.”

Ama burada da bitmedi: Kitle üretim sendikacılığının gelişmesi ve emeğin toplumda artan rolü bile, yine aynı biçimde emeğin tarihsel siyasal rolünün ortadan kalktığına dair bir gerekçe yapılmıştır. Tinbergen, Aron, John Kenneth Galbraith ve Sorokin gibi toplumbilimciler ve iktisatçılar tarafından ortaya atılıp geliştirilen “Yakınlaşma Teorisi” (Convergence Theory), 1960’lı yıllarda bu sefer bambaşka bir gerekçeyle emek politikasının ölümünü ilan ediyor ve bizlere emek eksenli politikadan vazgeçme çağrısı yapıyordu. Zira bu teoriye göre, emeğin mücadelesiyle sistemsel anlamda sosyalist ve kapitalist sistemler, sınıfsal anlamda proletarya ve burjuvazi birbirine yakınlaşmıştı. Artık işçiler “Marks’ın zincirlerinden başka kaybedecekleri bir şey yok diye tanımladığı proleterler değildi artık” vb. Bu gelişmeye bağlı olarak da, özel bir emek politikasının varlığı gereksizleştirmişti. vb.vb.

Sermayenin varlık açmazı: “Emekle de olmuyor emeksiz de…”
Bizlere mütemadiyen bütün gelişmeleri emek cephesinde yarattığı olumsuzluklar üzerinden okumamız ve bu olumsuzlukları da sermayenin mutlak galibiyeti olarak algılamamız doğrultusunda “ideolojik-düşünsel” basınç uygulanmakta… Bu basınçlara kulak asmayıp olayı bir de sermaye cephesinden okumaya çalıştığımızda, karşımıza bambaşka bir tablo daha çıkmaktadır.
Kapitalist sistemde -özellikle de iş süreçleriyle ilgili- bugüne kadar hayata geçirilen tüm teknolojik yenilenmelerin en temel amacı, sermayenin emeğe olan bağlılığını azaltmaktır. Taylorizm, Fordizm ve bugünkü esnek üretim teknolojileri hep bu amacı tesis etmeye çalışmışlardır.**

Ama bu alanda gösterilen “başarı”ların hiç birinin kalıcılığı olamamıştır. Zira bir yandan emek, er ya da geç bu sürece karşı direnç oluşturmanın yeni eylem ve örgütsel biçimlerini bulmuş ve sermayenin planlarını orta ve uzun vadede berhava etmeyi başarmıştır. Diğer yandan da emek gücünden bağımsızlaşma çabası, üretim sürecinde canlı emek/sabit sermaye(ölü emek) arasındaki dengeyi, canlı emek aleyhine bozdukça, bizzat kapitalizmin can damarı olan artı değer üretim sürecinde tıkanmalar meydana gelmiştir. Deyim uygunsa  sermaye, emeğin varlığı, gücü ve önemi karşısında bu kez tersten çaresiz kalmaktadır.

Immanuel Wallerstein’ın ifadesiyle “tarihsel kapitalizm”, “karlılık krizi” ile “meşruiyet krizi” arasında ölümcül bir salınımla yaşamak yazgısına mahkum bir sınıftır. Karlılık krizine girdikçe, emeğe olan bağlılığını azaltacak ve emeği baskılayacak teknolojileri ve önlemleri kullanır ama bir süre sonra sistem bu uygulamaların yarattığı derin sınıfsal ve toplumsal sorunlarla, yani “meşruiyet krizi” ile yüz yüze kalır.  Bir noktadan sonra emeğe yönelik baskılar, örgütsüzleştirme sürdürülemez olur ve bizzat sermaye içinden “emek ile yeni bir sözleşme döneminin açılması ve gelir adaletsizliğinin, emek üzerindeki baskıların gevşetilmesi” sesleri yükselmeye başlar. Josefh Stiglitz, Bill Gates, Ali Koç vb.nden son dönemde yükselen “böyle gitmez” sesleri, bu açıdan manidardır.

Türkiye’de Durum…
Yine Paul Kellog’un bize aktardığı bilgilere göre 1960-82 yılları arasında Türkiye’de sanayideki istihdam yüzde 65 artmış…
2013 TÜİK verilerine göre ise tablo şu şekilde: Türkiye’de 25.5 milyon çalışan bulunuyor. Bunların yüzde 23.6 sı tarımda, yüzde 19.4 ü sanayide, yüzde 7’si inşaatta, yüzde 50’si de hizmet sektöründe… Hizmet sektöründeki işçilerin çok önemli bölümünü ise taşıma, ulaşım, iletişim, sağlık ve eğitim emekçileri oluşturuyor. İmalat sektöründe çalışan işçiler, sanayi istihdamının yüzde 31.7’si düzeyinde. Tüm imalat sanayi içinde büyük imalat sanayinde istihdam edilenler ise yüzde 34.3. İmalat sanayi işletmelerinin yalnızca binde 4’ünü oluşturan büyük imalat sanayi işletmeleri, toplam imalat sanayi cirosunun ise yüzde 54’ünü temsil ediyorlar.

Özetle bu tablo bize Türkiye’de emeğiyle geçinenlerin nüfus içinde çok önemli bir ağırlık oluşturduğunu ve bunlar içinde sanayi işçilerinin, sanayi işçileri içinde de imalat işçilerinin kayda değer önemini koruduğunu gösteriyor. Son yıllar içinde gerçekleştirilen grev ve eylemlere baktığımızda da metal, madencilik ve petro-kimya gibi klasik sektörlerin bu alanda  en hareketli kesimler olmayı sürdürdüğünü görüyoruz.

Formlar değişebilir ama öz baki kalır…

Sistemin kendini yeniden üretmesi artı değer üretim sürecinin güvende olmasıyla sıkıca bağlantılıdır. Artı değer üreterek sermayenin kendisini genişletmesine hizmet eden üretken emek, bu yüzden kapitalizm açısından nirengi önemdedir. “Proletarya …değişmeyen ve homojen bir sınıf değildir. Kendini kuran-oluşturan ve sermaye birikimi sürecinin öbür yüzü olan kalıcı sürecin tarihsel bir sonucudur:” der Balibar…

Kişisel olarak sanayi işçiliğinde abartıldığı ölçüde bir önem ve güç erozyonunu yaşadığını düşünmüyorum. Emek sürecinde son 30 yıldır emek aleyhine yaşanan negatif değişimlerin kalıcılığı konusunda derin şüphelere sahibim. Emek mücadelesinde bir yükselmeyle tersi yönde gelişmeler yaşanabileceğini ısrarla hatırlatma gereği duyuyorum.  Fakat bu kayıtlar, bugün emek sürecinde önemli değişimler yaşandığı ve bunların işçi sınıfı hareketinde bir krize yol açtığı gerçeğini inkar etmek anlamına gelmez. Bizler, hiç kuşku yok ki, bu yeni  gerçekliği gözeten bir politika/mücadele hattı izlemek yükümlülüğü altındayız bugün.

Krizden muhtemelen yeni mücadele yöntemleriyle ve yeni örgütsel formlarla çıkılacaktır. Ama bu yöntem ve biçimler bizim hayal gücümüz, mükemmel teorik tasarım ve projelerimizden değil, bizzat hareketin kendisinden çıkacaktır. Doğru olan kenardan ideal formlar keşfetmeye çalışmak değil, emek/sınıf eksenli politikayı sürdürerek hareketin yaratıcılığı karşısında kendi mükemmel fikir ve projelerimizin ikincil kalması gerektiğini bilince çıkarmaktır.

Emek  eksenli siyaset ve diğer çelişkiler…

Kapitalizm bir eşitsizlikler rejimidir. Sistemi ayakta tutan en önemli öğedir kır-kent, tarım-endüstri, emek-sermaye gibi eşitsizlik ve karşıtlıkları sermaye lehine kullanabilmek.
Salt sınıfsal açıdan değil, etnik, dinsel, mezhepsel, cinsel vb. açıdan da eşitsizliklerin var olduğu ve sürekli olarak yeniden üretildiği bir sistemdir kapitalizm.

Fakat, hem teorik hem de pratik bakımdan, sistemin bunlar içinde kesin ve kategorik olarak karşı olduğu tek “eşitlik” talebi, sınıfsal eşitliktir. Bunun nedeni sınıfsal eşitsizliğin sistemin nirengi noktası olması, ancak baskılanmış bir emek sürecinin sistemin kan dolaşımını sağlayabilmesidir.

Sol açısından emek eksenli siyaset, hala en geçerli ve en etkili siyaset aracıdır.

Ancak emek merkezli muhalefet, tüm diğer ezme/ezilme ilişkilerini, kimlik sorun ve taleplerini ortak bir bayrak altında toplamak ve çözmek gücüne sahiptir. Bir başka biçimde ifade edecek olursak hiç bir sektörel, yerel ya da kimlik merkezli muhalefet, toplumun tüm mağdurlarını bir araya getirme ve hepsini kesen bir ortak talep ve duygu yaratma, hepsi için ortak bir çözüm üretme yeteneğine sahip değildir.

*Elbette iddia edilen değişimlerin salt bir söylemden ibaret olduğunu iddia etmiyorum. Söylemin gerçekliğin önüne geçebildiğini ve giderek gerçekliği de etkileyebilecek bir güce sahip olabildiğini vurgulamak istiyorum.

**Bu, yani  yeni teknolojilerin emekten bağımsızlaşma amacı taşıması ve ek olarak kapitalist sistemin hukuki yapısının esas olarak emek sürecini denetleme üzerine şekillenmesi, bize aslında emeğin ne kadar güçlü olduğu konusunda iki ayrı önemli veri daha sunar.