Solun veya sosyal demokrasinin krizi veya geleceği üzerine uzun yıllardır hatırı sayılır tartışmalar , çok geniş kitlelerin gündelik ilgi alanlarına girmese de, sürüp gidiyor. Bu tartışmalar sadece Türkiye’ye özgü değil elbette. Türkiye’deki gerçekten olağanüstü kabul edilebilecek siyasal süreçler bir yana bırakılırsa tartışma dünyanın genelinin tartışması…Bu tartışmalara da dünya çapındaki siyasal gelişme, toplumsal gerilimler ve arayışlar çerçevesinde bakabilmek, yeni dönemin politik zeminini ve olası gelişmelerini anlamak adına oldukça önemli bir nokta…

Yeni Yüzyılda Yeni Arayış

Birçok tarih, iktisat tarihi ve sosyal bilim çalışmasında sıklıkla geçen bir dönemlendirme vardır: Victorian Dönem…Kraliçe Victoria’nın hüküm sürdüğü döneme işaret eden 1830’lardan yüzyıl sonuna kadar geçen dönem bu şekilde özetlenir. Koca bir 19. yüzyıldır tasvir edilmek istenen. İnanılmaz değişim ve dönüşüm süreçleri yanında büyük siyasal arayışların, sentezlerin, çatışmaların yoğun olduğu bir dönemin tasviridir bir açıdan. Neresinden bakılırsa bakılsın, koca bir yüzyıl hemen öncesindeki 18. yüzyıldan gelen miras ve halefi 20. yüzyılın zeminini hazırlayan 19. yüzyıl…Bu hareketli yüzyılda Komünist Manifesto da bulunur, Paris Komünü de, Rus Narodnikleri de, İtalya’nın birleşmesi de, modern anlamda günümüzde yaşayan sporların kökleri de bu yüzyılda bulunur. Osmanlı topraklarında meşhur düzenleyici ‘fermanlar’ da, Meşrutiyet de yine bu yüzyıldadır.

Sosyal demokrasinin, sosyalizmin bildiğimiz modern çağlardaki kökleri bu yüzyıla dayandırılır. Kapitalizmin ‘katı olan her şeyi buharlaştıran’ hızı ve baş döndürücü değişim sürecinde geniş kitlelerin adalet ve eşitlik şiarından köklenen siyasal hareketlerin de doğduğu bu yüzyılda aslında ilk çıkışları anlamında ciddi anlamda paralellikler vardı. Daha eşit, adil ve geniş kitleler açısından daha özgür bir dünya için ‘sebepleri’ aynı olan, çıktı ve önerileri yüzyıl içinde şekillenecek olan bir genel atmosfer dikkat çekiyordu. Arayışlar zaman içerisinde farklı siyasal konumlanmaları ve görece netleşen farklılaşmaları da getirecekti. Sosyal demokrasinin kökleri, Avrupa temelinde neresinden bakılırsa bakılsın bu köklerden geliyordu. Buna karşın ‘sosyal demokrasi’ kullanım anlamında 20. yüzyılda kapitalizm içerisinde ‘denge’ ve Batı’daki refah dönemi siyasal pozisyonu olarak daha fazla anıldı. Göreli ve esasında ‘istisnai’ uzlaşma döneminden geriye ‘sosyal demokrasi’ tanımlaması miras olarak kalıyordu. Oysa günümüzdeki yaygın kabul gören içeriği dışında Rusya’da ‘sosyalist’ devrimi gerçekleştiren parti de isminde ‘sosyal demokrat’ı taşıyan bir partiydi. Siyasal tanımlar döneme göre tarihsel koşullara göre farklı anlamlara kavuşabilir.

Günümüzde açık olan bir şey varsa o da ‘solun’ krizinden Batı merkezli tarihsel anlatıda tanımlanan ‘merkez’ rolünün krizidir. Politik olarak ‘merkez’ konum da dönemsel olarak belirlenir. Sabitlediğiniz takdirde bir anlamda tarih-dışı bir rol de ortaya çıkar. Politik konumlanmaların veya pozisyonların şekillenmesini ise yalnızca tanımlanan ‘siyasal kimliklerden’ değil, toplumsal ve ekonomik gerçeklerden hareketle yapılması daha akılcı bir yoldur. Bu açıdan zaten Batı-dışı toplumlarda özgün tanımlar ve gelişmeleri tarih yazar. Örneğin ‘halkçı’ devrimler gibi… D.L. Raby’nin tartıştığı şekilde ne Küba’daki devrimi, ne Venezuela’yı ne de Nikaragua mirasını sadece ortodoks Marksist terminoloji veya ‘liberal’ bir bakış açısıyla ele alırsanız ciddi yanılgılara düşmeniz kaçınılmaz olur. Biz Batı örneğini temel aldığımızda özellikle son beş yıllık politik tarihte çok önemli gelişmeler görüyoruz. Yunanistan’da aslında ‘geçersiz bir merkezde’ ısrar eden Pasok’un artık siyasal erime örneği olarak siyasal bilim literatürüne girişi, ‘radikal arayış’ Podemos’un İspanya’da kalıplaşmış ikili siyasal sistemi parçalaması, İngiltere İşçi Partisi’nde yıllarca ‘marjinal’ olarak tanımlanan bir ‘sol’ figürün tüm tahminleri alt-üst edip partinin başına geçmesi, ABD’de Sanders gibi ülke koşullarına göre oldukça ’emek/emekçi vurgulu, sosyal adaletçi’ bir ismin başkan adaylığı sürecindeki başarısı…Örnekler çoğaltılabilir…

Bunun yanında akademik düzeyde ve partilerin politika önerileri anlamında ‘radikalleşen’ çerçeveler…Elbette her ülkenin kendi özgün koşullarıyla açıklanabilecek bir çok özel durumu da barındıran bu örneklerin ortak noktaları nelerdir? Öncelikle 21. yüzyıl başında güvencesizlikle, dizginlenemez bir sermaye hareketliliği yanında sürekli ‘asgariye’ mahkum edilmiş milyonların yaşamıyla özetlenebilecek bir manzarayı iyi çizmek gerekiyor. Merkez ülkelerde ‘% 99’ sloganıyla beliren hareketler, işgal hareketleri ve benzerleri belki de yeni bir dönemin ilk işaret fişekleri. 20. yüzyıl tipi emek örgütlenmelerinin çok da kapsayamadığı milyonların güvencesiz yaşamlarında artan ‘alt-kimlik’ tartışmaları aklımıza gelen ilk noktalardan birisi. Kimi düşünürler günümüzde işçi sınıfındaki ciddi yapısal değişimlerinin yeni bir ‘sınıf’ tartışmasını açacak kadar ileri gittiğini belirtiyorlar… Haliyle de ister kendiliğinden ister görece planlı olsun ‘arayışlar’ yeni bir siyasal ortamı yaratıyor.

Öncelikle bir konuda net bir özetleme yapılabilir. Blair’le anılan sosyal demokrasiyi ‘kapitalizm’ içerisine hapseden, siyasal tanımın özündeki milyonlar için adalet arayışını biraz dışarıya koyan bir anlayış artık ya alternatif olarak ciddiye alınmıyor ya da ‘oldukça eski’… Sanırım artık keyifle bu söylenebilir… Bugün sermaye çevrelerinden kimi isimlerin bile ‘yeni eşitlik’ tartışmaları yapması, sistemin meşruiyet arayışını vurgulamaları boşuna değil. Üçüncü Yol olarak tanımlanan Giddens gibi isimlerin teorik öncülüğünü yaptığı teorik çerçevede esasen ‘orta sınıfları’ görmesi gereken bir ‘sol’dan, kapitalizme uyum sağlaması gereken bir soldan keyifle bahsediliyordu. Oysa bugün o ‘orta sınıf’ olarak tanımlanan katmanlar günümüzün kapitalizmin gittikçe güvencesizleşen yaşamlarıyla geniş bir ‘mutsuzlar’ kategorisinde… Milyonlar bugün dünyada çok küçük bir azınlığın küresel tüketim şovlarını izlerken bir yandan da daha ‘olumsuz koşullarda’ eşitlenen milyonların yaşamını deneyimliyorlar… Üstelik 20. yüzyıldaki gelişkin sendikal ağların, dünya çapındaki siyasal dengenin olanaklarından yoksun olarak… Eski orta sınıfların çocukları bugün küresel firmaların şubelerinde veya onlara iş yapan şirketlerde ‘asgari yaşam koşullarında’ çalışırken bir yandan da gelecek için hayaller kuruyorlar… Bu noktada üzerinde düşünülmesi gereken ve işi biraz daha zorlaştıracak olan nokta ‘geçmişin eşitlikçi politika ve söylemlerinin’ bugünü ne kadar kavrayacağı… Evet bir açıdan refleksif olarak kimi toplumsal zeminlerde karşılık bulsa da aslında ‘geçmişin’ söylemi ve politika önerisiyle çok büyük işler yapma şansı da fazla değil. Bugün ‘toprak işleyenin, su kullananın’ denildiğinde bir yere kadar alt metninde yatan eşitlikçi, halkçı ‘ruhun’ bir karşılığı olsa da, nüfusun toplamında Türkiye açısından %20’lere yuvarlanan tarımsal üretimle uğraşanlar oranı bu söylemin sınırlarını da belirler. Üstelik o bahsedilen yüzdelik dilimin içerisinde ‘gençlerin’ oranı da geçmişe göre oldukça düşük çıkar… Burada esas üzerinde durulması gereken nokta geçmişten devralınacak olan ‘ruh’ ve ‘öz’dür. Halkçılık bu açıdan günümüz için bu ruha referans verir…

Türkiye Koşulları, CHP ve Radikal Halkçılık 

Öncelikle belirtmek gerekir ki, siyasal alanda sadece ‘programlar’ veya siyasal kavramların ansiklopedik tanımlamaları mücadele etmez. Dönemin ruhu ve kitleler nazarında kavramların içerikleri farklı şekillerde doldurulabilir. ‘Halkçılık’ veya ‘halkçı’ kavramları bu açıdan Türkiye solunun tarihsel mirasında kendi etki alanının dışında da görece pozitif içeriğe sahip olan kavramlardır. Günümüzde siyasal kamplaşmanın netleştiği aslında siyasetin alanının sınırlandığı bir zaman diliminde bile solun etki alanı dışındaki kitleler açısından ‘halkçı’ ifadesinin içeriği görece daha pozitif tanımlamalarla doldurulur. ‘Garibanı düşünen’, ‘halktan yana’, ‘insanı hor görmeyen’, ‘eşitlikçi’, ‘insanların koşullarını umursayan’, ‘sosyal adaletçi’ vs. tanımlamalar çevrenizdeki insanlarla yapacağınız görüşmelerden tanımlamaları itibariyle belki de ilk not alacaklarınız olacaktır.

Bunun yanında Türkiye’de solun ana zeminini tutan CHP’nin tarihsel süreçleri açısından da ‘kavram’ oldukça ciddi güçlü bir geçmişe sahiptir. Partinin sembolündeki oklardan birisini de oluşturan ‘halkçılık’ dönemsel olarak farklı anlamlara da bürünebilmişti. İlk dönem kurucu halkçılık veya Ecevit dönemi ülke koşullarına dayanan dönemin ‘sosyal demokrat’ Batı’sından da etkilenen ama özgün ‘demokratik sol’ kavramsallaştırmasında bulunan halkçılıklardan son dönem kimi değerli çağrı ve tartışmalarda bahsedildi. Tarihsel süreç içerisinde solun mirasında SHP dönemi geniş kitlelerin kentsel yaşama tutunmalarında önemli araç olan ‘kimlik’ temelli halkçı yaklaşımlar da dönemsel zorlamaların ürünüydü…Örnekler genişletilebilir…

Burada atlanmaması gereken önemli nokta CHP’nin tarihsel kodlarında ve tabanında ‘radikal’, ‘iddialı’ çağrıların da aslında tabanda önemli bir motivasyon kaynağı olabilmesi… Batı sosyal demokrat partilerinin kökenleri işçi sınıfının, emekçi sınıfların temsil araçları olmak gibi bir özelliğe sahipken, Türkiye’deki örnekte CHP gibi bir partinin köklerinin farklı bir yanının olması aslında kimi düşünürlerde bana kalırsa sıkıntılı bir biçimde belirtildiği şekliyle ‘sorunlu’ bir durum değildir. Kimi ‘kitabi’ yaklaşımlarda, Türkiye’de örneğin CHP’nin tarihsel sürecinin özgünlüğü sıkıntı olarak sunularak alternatif farklı tartışmalara girilir. Oysa CHP gibi bir partinin tarihsel mirası ve tabanı açısından ‘iddialı’ ve ‘radikal’ çıkışlar oldukça meşrudur. Batı sosyal demokrat partilerinin ‘ideal olarak tanımlanan refah dönemi’ sürecindeki pozisyonlarının krizi aslında bir başka açıdan çok daha sıkıntılı olarak tariflenebilir. Bu siyasal oluşumlar başından beri tarihsel aktörler olarak ‘devrim’ mi yoksa ‘evrim’ mi tartışmasında çok daha net politik konumlar alabilmişlerdir. Almanya’da sosyal demokrasinin tarihinde kurucularının toplumsal hayali olan eşit toplum aslında adım adım kapitalizmin tarihe karışmasıyla sonuçlanacaktı. Oysa CHP kuruluşundan gelişimine kadar özgün toplumsal kurgulara, sıçramalara ve iddiaya görece daha açık bir arka-plana sahiptir.

Günümüzün küreselleşen dünyası Kuzey’e (veya Batı’ya) aynı zamanda Güney’in (veya Doğu’nun) realitesini de öğretiyor. Kimi Güney’li düşünürler ‘güvencesizlik’ tartışmasının küresel gelişiminde de Kuzey-merkezli bir yaklaşımın belirleyici olduğunu belirtirlerken şunu hatırlatıyorlar: zaten azgelişmiş ülkelerde eskiden beri nüfusun büyük çoğunluğu güvencesizdi… Bu durumun ‘yeni’liğini tartışan kimi düşünürler aynı zamanda azgelişmiş dünyada siyasal tarihteki kimi toplumsal mücadele örneklerini ve ‘halkçılığı’ da hatırlatıyorlar. % 99 kavramı etrafında yürüyen Batı (Kuzey’deki) geniş toplumsal zemin bir açıdan uzun yıllardır azgelişmiş ülkelerdeki ‘halkçılık’ benzeri bir politik zemin belki de… Günümüz dünyası hakim 300-500 şirketin ihtiraslarını, kapitalizmin pervasızlığını bugün çok daha ortak yaşıyorlar. Diğer yandan Kuzey (veya Batı) işçi sınıfının da aslında ’emperyalizmin’ suç ortağı olduğunu savunan eski tip Üçüncü Dünya’cılık da merkez ülkelerdeki işsizlik, ‘asgari koşullarda’ ortaklaşma, güvencesiz milyonlarla aslında çok daha geçersiz hale geliyor.

Günümüz koşulları özgün deneyim ve politik iddialara oldukça açık durumda. Eski tip, teknokratik ,  kapitalizmi – piyasaları tartışmaya açmayacak sosyal demokrat iddiasında olan ‘dengeli’, ‘çok gerçekçi’ yaklaşımların, ya da oldukça iyi niyetli de olsa ‘ah o eski yılların söylemleri’ diyen bakışların günümüz dünyasında milyonların krizine ‘heyecanlı’ bir alternatif yaratması pek mümkün gözükmüyor. Bugün siyasal alandaki değerlendirmeler merkez sağ mirası, sol kesimler vs. gibi geçmişi sabitleyen çerçevelerden değil; toplumsal güncel gerilim ve ‘düş’ ihtiyaçlarından kurgulanabilmeli. Günümüz, 1960’ların Batı Avrupa’sındaki zorunluluklardan dizginlenmiş kapitalizmini yaşamıyor. Dizginlerinden boşalmış, eşitsizliği artıran, çevreyi yıkan döken, insan hayatlarını ‘paraya’ tahvil eden kapitalizmin karşısında bugün ‘ruhu’ olan milyonların heyecanını yakalayacak ‘arayışlar’ gerekiyor. Bu açıdan dizginlenemez kapitalizme ‘radikal halkçı’ bir pozisyondan çıkışlar aslında küresel bir realite… Hele Türkiye’deki gibi AKP iktidarının ülkeyi farklı bir sürece soktuğu ve içinden çıkılamaz gibi gelen siyasal denklemin olduğu bir coğrafyada, radikal halkçı arayışlar çok daha yakıcı görünüyor. CHP, son seçim programında programatik açıdan asgari ücret tartışmasıyla, yeniden kamu yatırımlarıyla, kredi kartı borçlarının silinmesi gibi gündemlerle aslında bu tartışmalara bir giriş yaptı… Belki önümüzdeki dönemde ‘işsizlik sigortasının’ genişletilmiş halinden ‘yurttaşlık geliri’ne varacak tartışmalar da göreceğiz… Aslında 10 sene önce aynı tartışmaların yapılması bile ‘gerçekçi’ bulunamayabilecekti. Hatta bugün bile kimi teknokratlar karşı çıkabilir. Üstelik bu tip çıkışların CHP tabanında ayrı bir coşkuyla karşılanması da ciddi bir avantaj. Çünkü kendi ‘kahraman’ anlatısı ‘halkı için hayatını adayabilecek olanlar’ olan bir siyasal parti zemini ‘radikal’ bir çıkışa varoluşu itibariyle oldukça açıktır.

Günümüz ihtiyacı olan ‘radikal halkçılık’ aynen 19. yüzyıl eşitlik ve adalet arayışları çerçevesini dikkate alan bir çerçevede düşünülebilir. ‘Daha iyi yaşamak isteyenlerin’, ‘tatminsizlerin’, ‘mutsuzların’, ‘umutsuzların’, ‘ezilenlerin’ zihnine ve duygularına seslenebilecek siyaset bugün bu kitlelerin ‘sesi’ olacaksa, deli gömleği gibi giydirilmiş sabitlenmiş ‘gerçekçiliğin’ sınırlarını zorlayabilmeli… Bunun realize olması ayrı bir durum ama sıçratıcı bir siyasal ‘duygu’ her zaman ‘gerçekler’ zorlanarak yaratılabilir. Çoğu zaman krizler inanılmaz fırsatların da ev sahibidir.  AKP Türkiye’sindeki ağırlaştırılmış ‘kriz’ koşullarına bu açıdan bakmak sadece mantıki moral sağlama amacının ötesinde arayışların zorunluluğunu bir daha hatırlatır… Gezi’nin yıldönümünde ‘gerçekliğin’ sınırlarının zorlanmasını düşünmek abesle iştigal olmasa gerekir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bu yeni çıkışın bir ayağı doğrudan ‘politika’ ve söylemsel arayışlar olmakla beraber inşa edilmesi gereken ‘duygu’ boyutudur. Bu açıdan Türkiye’de solun tarihsel mirası dünyadaki güncel politik eğilimlerle çok etkili bir sentez şansına sahiptir. Gezi alanlarında Mustafa Kemal’le Guy Fawkes maskeleri kendiliğinden en temel iki sembol haline geldiyse, bu durumun derin analizi ve bu radikal siyaset ihtiyacının gerekirliklerini çok boyutlu olarak ele almak durumundayız. Küresel olarak adaletsizliğe karşı sembol olan ‘maske’ ve Mustafa Kemal’in mirası birbirlerine yabancı da durmadılar. Radikal halkçı siyaset açısından da Türkiye toplumsal ve siyasal mirası küresel anlamda ilginç bir örnek yaratma potansiyeline sahip gözüküyor…

‘Radikal halkçılık’ aslında her durumdan önce ‘bu düzen değişmelidir’ şiarının adresini ve duygusunu inşa etmek durumunda. Bu açıdan hem tarihsel miras hem de dünya koşulları bu arayışa oldukça uygun gözüküyor.