Cumhuriyet dünkü manşetinde, Avrupa Parlamentosu ile ABD’nin Türkiye ile ilgili raporlarında dile getirilen eleştirilere yer veriyor ve ülkemizin Batı’dan kopmakta olduğunu belirtiyordu. 

Ne gariptir ki, asıl amacının Türkiye’yi Batı ittifakından koparmak olduğu bugün artık herkesçe kabul edilen Erdoğan iktidarı, 21. yüzyıla girerken emperyalizmin yalnızca Ortadoğu’yla sınırlı kalmayıp bütün dünya ile ilgili vizyonuna, uyum sağlaması amacıyla, ABD’deki neo-con, Yahudi lobisi ve CIA sacayağının ortaklaşa dizayn ettikleri bir modeldir. 

Modelin başta çok başarılı olduğu sanılmış, yıldızı Tayyip Bey uluslararası bir “örnek”olarak parlatılmıştır. 

Tayyip Erdoğan’ın yıldızı olduğu, “ılımlı İslam” modeli dört temel esas üzerine bina edilmişti. 

Özde kapitalist sistemle bağdaşma, onun gereği olan demokrasinin ana ilke ve kurumlarını, çoğulculuğu dışlamakla birlikte, kabul etme, ABD’nin evrensel emellerine ayak uydurma, zaman içinde ters tepen bir silah haline geldiği anlaşılmış olan radikal İslamı reddetme ve onunla savaşta kendine düşen işlevi yerine getirme, bunların doğal sonucu olarak, BOP’ta üzerine düşen rolü başarıyla oynama. 

Necmettin Erbakan’ın İslamcı geleneğinden gelirken bir yerde “Milli Görüş”gömleğini çıkardığını söyleyerek, CIA’nın ve pek aklı evvel Atlantik ötesi teorisyenlerinin yıllardır çatısını çatmaya uğraştıkları modelin aktörlüğüne adaylığını açıklıyorlardı Tayyip Bey ve takımı.

***

Başlangıçta, işler yolunda gidiyordu. Washington ve Brüksel arasında mekik dokuyan Tayyip Bey Batı’ya doğru, pupa yelken yol alıyordu. 

Gerçi kimileri, Tayyip Bey’in aslında Doğu’ya varmak amacıyla Batı’ya yelken açanKristof Colomb’a benzediğini söylüyorlardı, ama nafile. 

Karşılarındakiler onları niyet okuyuculuğuyla suçluyorlardı. Çeşitli İslam modellerinin içinde imbikten süzülmüş olan “ılımlı İslam” modelinin işlerliği tartışılmazdı. 

“Tayyip Bey’in gizli gündemi” jakoben Kemalist yakıştırmasıydı. 

Hem Tayyip Bey, Batı’nın tam aradığı “ılımlı İslam”dı. Batı’nın içinde yer almakta ısrarcı olmuyor, kendisine biçilen eşikte bekleyen bekçi rolüne rıza gösteriyordu. 

Aslında bu ortamda Tayyip Bey, Mustafa Kemal Türkiye’sinde İhvancı yaklaşımı benimseyen bir sistemi egemen kılacak yeni dengeleri oluştururken sonradan“paralelci yapı” diye düşman ilan edeceği güçle işbirliği yaparak, her şeyi allak bullak etme operasyonunu, vesayeti tasfiye sloganı arkasında sürdürürken bol bol da alkış alıyordu. 

12 Eylül 2010 referandumuyla HSYK aracılığıyla yargı bağımsızlığının son kırıntılarının da yok edilmesiyle tamamlanan tasfiye operasyonu ile laiklik, demokrasi hukuk devletinin tasfiyesi, eskisinden beter, yeni bir vesayet sisteminin kurulması kimseyi rahatsız etmiyordu başlangıçta.

***

Ama zamanla Tayyip Bey’in dünyaya da, bölgeye de, ülkeye de İhvancı bir bakışla yaklaştığı anlaşılmaya, gerçekte, kapitalist sistemin işleyişini güvenceye alacak ölçüyle de sınırlı olsa, demokrasi tramvayında daha çok yolculuk etmeye katlanamayacağı, sonunda talip olduğu rolü oynama kabiliyeti ve niyeti olmadığı ortaya çıktı. 

Tayyip Bey’in İhvancı İslamı ile Batı’nın ılımlı İslamının aynı şeyler olmadığı anlaşıldı. İhvancı İslamın radikal İslamın terörünün hiçbir türüyle mücadele etmeyeceği yaşanarak görüldü. Çünkü böyle bir davranış İhvancı İslamın fıtratında yoktu. 

Bütün bu gerçekler görüldükten sonra, ABD ve AB’nin Türkiye’deki rejim, yani Tayyip Bey’e yönelik eleştirileri artmaya başladı. 

Batı ile İhvancı Tayyip Bey arasındaki ayrılık, ayrıntıda değil esastadır ve Türkiye’deki İhvancı iktidarın Batı’dan kopuşu geri dönülmez noktaya gelmiştir. 

Tayyip Bey, Batı’ya yelken açarak başlattığı Doğu yolculuğunda “menzili maksudu”na varmak üzeredir. 

Haydi hayırlısı!