Farklı hukuk sistemleri, insanların yaşamlarını sınırlayıcı düzenlemelerin farklı çeşitleri benim için her zaman ilgi çekici olmuştur. Hukuk devleti kavramının her toplumda farklılaştığını gözlemlemek, devlet aygıtının insanların güç kullanma yetkisinin kendisine devrinden beri sınırlandırılmaya çalışıldığı düşünülürse, bu sınırlamanın ne oranda olması gerektiğinin her toplumda farklı algılandığını gözlemlemek, bu meselenin daha da derinlemesine incelenmesi gerektiğini gözler önüne seriyor.

Daha önce Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da bir mültecinin ceza davasını izledim, mahkeme kararıyla ülkeden deporte edilmesine şahitlik ettim. Bu yaz da ABD’de Harvard Üniversitesi’nde Güncel Hukuk Tartışmaları konulu bir ders aldım. Dersi veren hocamız, aynı zamanda ceza savunma avukatlığı da yaptığından, ABD Federal Mahkemesinde görülen bir dosyasını takip etme ve duruşmasına girme fırsatımız oldu. Bu vesileyle Türkiye’de aktif avukatlık yapan biri olarak Kıta Avrupası Hukuku ile Anglosakson Hukuk kültürünü mukayese etme imkânım oldu. Bu makalede bu mukayeseden edindiğim sonuçları ve toplumların hukuk anlayışlarını analiz etmeye çalışacağım.

Amerika Birleşik Devletleri’nde, yüzyıllardır süregelen içtihat kültürünün, hâkimlerin karar vermesinde başat etken olduğu bir gerçektir. Birçok temel hukuk prensibi, (habeas corpus, normlar hiyerarşisi-Anayasaya uygunluk[1] gibi) Amerikan Federal Yüksek Mahkemesi’nin vermiş olduğu kararları ışığında oluşmuş, yerel mahkemeler de her yeni meseleyi yeniden yorumlayarak içtihadî gelişmeye yardımcı olmuştur.

ABD’nin federasyon sistemiyle yönetilmesi, her federe devletin kendi hukuk sistemine sahip olması kimi zaman federe devletler arasında hukuki uyuşmazlığa sebep olsa da elbette bu durumun sosyolojik ve siyasi sebepleri var. Örneğin köleliğin henüz tüm federe devletlerde yasak olmadığı dönemlerde sahiplerinden sığınak devletlere (Sanctuary Cities) kaçan köleler sorunu ortaya çıkınca Kaçak Köle Yasası (Fugitive Slave Act) çıkarılarak kuzeyli ve güneyli Amerikalıların Birlik içerisinde kalması amaçlanmıştır. Anthony Burns v. Suttle davasının da hem ABD’de hem de tüm dünyada bu duruma dikkat çekilmesine ve köleliğin bugün asla kabul edilmeyecek genel-geçer bir norm haline gelmesine önayak olduğu söylenebilir. Görüldüğü üzere, hukuk sistemlerinin toplumun uzun yıllar boyunca edindiği tecrübeler neticesinde şekillendirdiği ve aslında hukuk kurallarının sosyolojik yapıyı değil sosyoloji ve tarihsel gelişmelerinin hukuk kurallarını şekillendirdiği söylenebilir.

ABD’nin ceza yargılaması sisteminin en önemli unsurlarından biri de jüri sistemidir. Tüm vatandaşlardan, eğitim, sosyo-ekonomik durum gibi özellikler fark etmeksizin rastgele seçilen belirli sayıda jüri üyesinin temel görevi, isnat edilen suçun işlenip işlenmediğinin, bir diğer deyişle suçlu bulunup bulunmadığının tespitini yapmak. Burada en önemli ayrıntı, sanığın suçlu bulunabilmesi için jüri içerisinde oybirliği gerekmesidir. Bir jüri üyesi dahi olumsuz oy beyan ettiğinde sanığın suçlu bulunması mümkün değildir[2]. Hâkimin görevi ise suçlu bulunan kişinin fiilinin cezasını tayin etmektir. Burada benimsenen prensip, “Bir masum cezalandırılacağına on suçlu cezasız kalsın” anlayışıdır.

Kuvvetler ayrılığının tüm kurumlarca derinlemesine benimsendiği ABD yönetim sisteminde yargı, yasama ve yürütmenin hukuka aykırı işlem ve eylemlerini denetliyor, gerektiğinde başkanlık kararnamelerini dahi iptal edebiliyor. En son yürütmenin başı olan başkanın seyahat yasağı kararnamesinde görüldüğü üzere, sert bir kuvvetler ayrılığı, her ne kadar başkanın eğilimleri hukuku yok sayma eğilimde olsa dahi hukuk devletinin yaşamasına olanak sağlıyor.

Bu durum elbette mahkeme salonlarının ciddiyetine ve hâkimlerin toplum nezdindeki ağırlıklarına da yansıyor. Duruşma esnasında ve sonrasında, mahkemelerin adalet dağıttığına toplumun büyük çoğunluğu ikna olmuş. Hukuk, ülkede tam manasıyla bağımsız ve tarafsız olarak konumlandırıldığından, vatandaşlar nezdinde adalete güven artıyor.

Dünyanın her yerinde hukuki öngörülebilirlik, şeffaflık ve hesap verilebilirlik gibi temel ilkeler; ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, toplanma ve protesto özgürlüğü gibi özgürlüklerle birleştiğinde hukuk devleti kavramının ülkeye refah getirdiği gözlemlenebilir bir korelâsyondur. Ampirik veriler, özellikle ifade özgürlüğünün sınırlarının geniş olduğu ülkelerde ekonomik refahın artış gösterdiğini doğrulamaktadır. Hepsinden önemlisi, vatandaşlar coşkun bir biçimde bu hakları talep ettiğinde, hem refah seviyesinin arttığı hem de adil bir düzende yaşamanın sağladığı huzurlu bir düzen rahatlıkla gözlemlenebilecektir.

[1] – Bkz. Marbury v. Madison davası.

[2] Yalnızca iki eyalette nitelikli çoğunluk ile suçlu bulunma mümkündür.