Kemal Kılıçdaroğlu 15 Haziran günü Ankara’dan İstanbul’a doğru uzun bir yürüyüş başlattı. Eylemin özel ve sıcak nedeni bir CHP Milletvekilinin, Enis Berberoğlu’nun MİT TIR’ları davasından 25 yıl hapis cezası alması ve mahkemenin bahsi geçen vekili karar duruşmasında tutuklatmasıydı. Ancak uzun yürüyüşün politik sloganı olan adalet kavramı daha büyük bir amacın varlığına da işaret ediyordu. Kılıçdaroğlu AKP iktidarının yarattığı hukuksuzluklara ve OHAL dönemindeki keyfi uygulamalara karşı yürüdüğünü, bir anlamda tüm mağdurlar için eylem yaptığını dile getiriyordu.

Ana muhalefet partisi liderinin adalet çağrısını olumlu ve anlamlı buluyorum. Özellikle son yıllarda daha da yoğunlaşan bir dizi tartışmalı yargı kararı nedeniyle çok sayıda insanın mağdur olduğu iddiası pek çok sayıda olguyla desteklenmektedir. Ayrıca yargı bağımsızlığı ve yargı tarafsızlığının aşındığı hususlarında demokratik kamuoyundaki genel kanaatin gerçeği yansıttığını düşünmekteyim. Ancak 15 Haziran’da başlayan eylem ne yazık ki özne, konjonktür, içerik ve politik taktik gibi başlıklarda en başından itibaren ölü doğdu.

Kılıçdaroğlu’nun yakın geçmişe ve kendi politik öngörüsüzlüğüne dair kapsamlı bir özeleştiri sürecine girmeden eylem kararı alması süreci en başından itibaren sakatlamıştır. Genel başkan anayasa oylamasında hata yaptım, pek çok milletvekili dokunulmazlıklar kalktığı için şu an hapiste, bu kararım için özür dilerim deseydi bugün başka bir yerde olurduk. Bu özür inandırıcılık için çok önemliydi. Çünkü ortada olduğu iddia edilen adaletsizlikten sadece AKP değil, onunla yeterince güçlü bir şekilde mücadele edemeyen, hatta dokunulmazlık oylaması örneğinde olduğu üzere onun parti-devlet inşasına yardımcı olan bugünkü Halk Partisi liderliği de sorumludur. Ayrıca her akıl ve vicdan sahibi kişi şu soruyu rahatlıkla sorabilir: Kılıçdaroğlu hata yaptığını kabul etmiyorsa Erdoğan niye etsin?

Konjonktür de Halk Partisi liderinin aleyhine işliyor. Eylem ilk gün itibariyle bile Türkiye kamuoyunda yeterince heyecan yaratmadı. Medyada ve sosyal medyada güçlü bir rüzgar yok. Günler ilerledikçe durumun daha da kötüye gittiğine tanıklık edeceğiz. Mesela önümüz bayram ve yaz tatili. Böyle bir ortamda toplumun ne kadarlık bir kısmının aktif veya pasif düzeyde böyle bir eyleme ilgi göstereceğini düşünüyor CHP liderliği?

Hayır oyu veren geniş kitlenin ve o kitlenin en büyük unsuru olarak CHP tabanının beklentisi daha sert muhalefet ve özgürlük mücadelesi için sokağa çıkılmasıdır. Ama seçilen eylem biçimi kitlenin beklentileriyle uyumlu değil. Uzun yürüyüş ne AKP rejimini geri adım atmaya ikna edebilir ne de geniş muhalif kitleyi uğradıkları haksızlıkların telafisi noktasında tatmin edebilir. Kılıçdaroğlu kendisi yürümeyi tercih etti. Oysa milyonlarca insanla birlikte yürümesi gerekirdi. Çevresinde yine de kalabalıklar var. Ama bu kitle önemli ölçüde parti örgütleri tarafından motive edilen kişilerden oluşuyor. Doğal değil suni yani.

Ayrıca yürüme eylemini politik yapan şey yürümenin bizati kendisi değil, nereye yürüdüğün meselesidir. Ankara’dan İstanbul’a doğru bir güzergah tercihi politik bir imayı en baştan itibaren içerisinde barındırmamaktadır. Kılıçdaroğlu politik enerjisini boş yere harcamasına yol açacak uzunlukta bir Ankara-İstanbul yürüyüşü değil de, içeriği daha politik bir yol tercihinde bulunsaydı, mesela Anıtkabir’den Saray’ın önüne yürüyeceğini ve mevcut iktidarla sarayın önünde yapacağı bir mitingle hesaplaşacağını ilan etseydi daha çok kabul gören bir eyleme imza atmış olurdu.

Son olarak sivil itaatsizlik meselesine değinmek istiyorum. Kılıçdaroğlu’nun eylemi sivil itaatsizlik eylemi değildir. Bu nedenle Gandhi örneği çok da doğru bir benzetme olmadı. Sivil itaatsizlik yasaları ihlal ederek yasanın adaletsizliğine dikkat çeken bir eylemlilik halinin en genel adıdır. Kılıçdaroğlu hiçbir yasayı ihlal etmiyor. Kendisinin meşru olarak kabul etmediği bir sistemin sınırları içerisinde bir yürüyüş yapıyor sadece. Kaldı ki bu yorum doğru olmasa, Kılıçdaroğlu’nun eylemini sivil itaatsizlik başlığı altında incelesek dahi Türkiye’nin şu an itibariyle geldiği nokta sivil itaatsizlik eşiğini çoktan aştı. Sivil itaatsizlikteki bireyci apolitik ahlak çağrısının ötesinde bir şeye, daha güçlü bir kolektif eylem ve söylem stratejisine ihtiyacı var muhalefetin. Tabii bir de sonuçlara ulaşma meselesi var. Sivil itaatsizlik eylemlerinin sonuçları orta ve uzun erimde belli olur. Türkiye’deki demokratik kamuoyu için gerçekten de orta ve uzun erim diye bir şey kaldı mı gerçekten?