Milli Eğitim Bakanlığı okulların 2 hafta kadar tatil edildiği duyurdu. Benzeri bir karar daha uzun süreli biçimde YÖK’ten geldi. Üniversiteler 3 hafta tatil edildi. Milli Eğitim ve YÖK kapsamında tatil kararları açıklandığında Türkiye’de salgın henüz yeni başlamış, sadece ilk vaka tespit edilmişti. Eğitime ara verme kararın alındığı dönemin konjonktürü bakımından bu adım salgının yayılmasına yönelik önemli bir tedbirdi. Bu yazıyı kaleme aldığım 21 Mart sabahı ise büsbütün başka koşulları deneyimliyoruz. Vaka sayısı 670, ölü sayısı 9’a çıktı. Vaka sayısı her gün bir önceki güne göre ikiye katlanıyor. Ölüm sayısındaki artış neyse ki bu kadar dramatik değil. Ama salgının seyrinde her şey her an değişebildiğinden o hususta da temkinli davranmak gerekiyor. Felaket tellallığı yapmaya gerek yok. Ama pekala ölü sayısı da hızla artabilir.

Durumun ne kadar vahimleşebileceğini yaşayarak hep beraber öğreneceğiz. Ama inkar edilemez ölçüde açık olan şey şu; Türkiye’de salgın güçlü bir şekilde ivme kazanıyor. Henüz yeni bir resmi açıklama yok. Ancak salgının kontrol altına alınana kadar okulların tekrar açılmayacağı kesin. Zaten tatil kararı uzatılmasa bile, ki kamu otoritesi asla böyle bir riski göze alamaz, veliler çocuklarını okula göndermez. Benzer bir durum üniversiteler için de geçerli.

Bilindiği üzere bu durum karşısında önce Milli Eğitim, ardından da YÖK uzaktan eğitim kararı aldı. 23 Mart’ta uzaktan eğitim başlıyor. Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullar bünyesinde daha merkeziyetçi bir hazırlık var şüphesiz ki. Üniversiteler ise kendi teknik alt yapılarıyla sürece öngördükleri takvim içerisinde katkı sunacaklar. Yöneticilerin kaygılarını anlıyorum. Belirsizlik ve kaygının gittikçe yükseldiği bir dönemde bir şeyler yapmak istiyorlar. Ama uzaktan eğitim kararı yanlış. Çünkü hem öğrenci kitlesi hem öğrencilerin aileleri hem de yapılan işin zamanlaması bakımından sorun var. Türk eğitim sistemi içerisinde anaokulundan doktoraya kadar öğrenci, doktoradan doçentliğe kadar da hocalık yapmış bir eğitimci olarak ortaya konacak çaba sonucunda elde edilecek yararın son derece minumum düzeyde kalacağını şimdiden söyleyebilirim. Sınav varken bile örgün eğitim içerisinde öğrencilerin derse ilgi göstermelerini sağlayamayan bir yapı sınavın olmadığı bir ortamda derslerin evden dinlenilmesi noktasında başarısız olmaya mahkumdur. Ayrıca şu an itibariyle hala genel bir sokağa çıkma yasağı uyguluyor değiliz. İnsanlar, dolayısıyla anne-babalar işe gidiyor. Anne-babanın işte olduğu zaman diliminde öğrencilerin kendi kendilerine veya kardeş, dede, nine gibi ailenin diğer fertlerinin teşvikiyle ders dinlemesi gerçekten de mümkün mü? Bu olasılık zayıf olduğu gibi işten yorgun dönen anne-babanın akşamki dinlenme zamanını çocukların eğitimine ayırmasını beklemek de gerçekçi bir seçenek gibi görünmüyor.

Kaldı ki, temel sorun öğrencilerin derslere zaman ayırması meselesi değil, şu an içinden geçmekte olduğumuz sosyal-psikolojik ortam. Salgın her geçen gün daha da yaygınlaşıyor. İnsanlar ölüyor. Geriye kalanlar ölüm korkusu yaşıyor. Evlere çekilmenin yarattığı anormal ve kaygı dolu bir yaralı bilinç düzeyi var. İnsanlık olarak böyle bir şeyi yaşarken uzaktan eğitim yoluyla bir normale dönüş simülasyonu yaratmak yersiz, gereksiz ve korkutucu. Hiçbir şey yokmuş gibi davranmaya kalktığınızda sorunlar kendiliğinden bir şekilde ortadan kalkmıyor. Şu an için ihtiyacımız olan şey birbirimize daha fazla vakit ayırmak ve kafamızı dağıtmaya çalışmak. Birbirimizle konuşabilir, kitap okuyabilir, müzik veya film dinleyebiliriz. İnsanın kendi ruh ve beden sağlığını koruması için hayatın akışına kendisini bırakması lazım. Öğrenciler dersten geri kalıyor diye uzaktan eğitim programları başlatmak ise ihtiyacımız olan şeyin tam tersi bir duruma işaret ediyor. İnsanların başına ne gelirse gelsin ödev ve sorumluluklarını devam ettirmeleri gerekir mesajı araçsal akla teslim olmaktır. Böyle yapmayalım. Okuldan ve dersten daha önemli şeyler var çünkü.

Armağan Öztürk
(Doç. Dr. Artvin Çoruh Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü)