Güncel siyasette kendini tekrar eden bir içerik var. İsimler ve yıllar değişiyor, ama sanki hep aynı şeyi konuşuyoruz. Bu algı bir yanılsamadan kaynaklanmıyor şüphesiz ki. Türkiye’nin toplumsal yapısı ve siyasi kültürü bir dizi devamlılık üzerine kurulu. Bahsi geçen yapısal öğeler bugünü düne bağlıyor. Peki, Türkiye’nin tarihsel sosyolojik bütünlüğü hakkında ne söylenebilir? Nasıl bir ülkede yaşıyoruz? Kapitalizm, modernlik ve demokrasi hayatımızda ne ölçüde etkin?

Türkiye’nin tarihsel sosyolojik dönüşümü yapı, özne ve konjonktür kavramları aracılığıyla tahayyül edilebilir. Öncelikle yapıdan başlarsak özel mülkiyet kültürünün zayıflığına değinmeliyiz. Osmanlı-Türkiye toplumunda özel mülkiyet oldukça geç bir tarihte kurumsallaştı. Bugün itibariyle hala özel mülkiyet bir haktan çok devletin verdiği bir imtiyaz veya ayrıcalığa karşılık geliyor. Özetlenen bu güvencesiz konum kapitalizm inşa sürecini ve bireysel özgürlükleri olumsuz bir şekilde etkilemiştir. Ayrıca devlet ile din arasında yapısal bir farklılaşma tam olarak sağlanamamıştır. Cumhuriyet devrimleri ve anayasal laiklik dini devletten bağımsızlaştırmamış, devlete bağımlı din olgusu pre-modern döneme paralel bir şekilde devam etmiştir. Son olarak etnik çoğulculuk üzerinde durulabilir. Türkiye toplumsal yapısı etnik homojenlikten yoksundur. Etnik çeşitlilik Osmanlı-Türkiye modernleşmesi içerisinde güvenlik ve beka kaygısını ön plana çıkarmıştır. Devletin parçalanacağı endişesi özgürlüklerin askıya alınmasını kolaylaştıran bir siyasal dili hakim kod haline getirmiştir.

Toplumsal değişimi özne merkezli bir şekilde yorumladığımızda ise karşımıza burjuvazinin yokluğu meselesi çıkar. Türkiye’de burjuvazi devlet tarafından yaratılmıştır. Bu özellik nedeniyle Türk modernleşmesi Rus, Alman ve Japon devletçi kapitalizmlerine benzer öğeleri içerisinde barındırır. Aristokrasinin yokluğu ikinci önemli olgudur. Aristokrasiye en yakın kurum ayanlıktır. Ancak ayanlığın toplumsal yapıdaki etkisi sınırlı olmuştur. Tam da bu noktada bir Osmanlı-Çin karşılaştırması yapılması yararlı olabilir. Çünkü her iki ülkede dışarıdan gelen emperyal müdahaleler sonucunda zayıflamış, Batının feodaliteyi tasfiye ettiği bir konjonktürde ve kendi özgün toplumsal düzenlerinde feodalite yokken feodaliteyi andıran oluşumlara tanıklık etmiştir. Çin, savaş lordlarına dönüşen feodal unsurlarca parçalanıp iç savaşa sürüklenirken Osmanlı merkez güçleri ayanlığı yok ederek varlığını bir süre daha devam ettirmiştir. Bürokrasinin ve aristokrasinin yokluğunda en önemli politik özne ise bürokrasidir. Tanzimat bürokratından Kemalistlere doğru bürokrasinin giderek daha devrimci bir misyonu içselleştirdiği söylenebilir. Bürokrasinin radikalleşmesi Fransız Devrim konjonktüründe burjuvazinin radikalleşmesine benzer bir niteliğe sahiptir. Bu bağlamda Kemalizm-Jakobenizm bağlantısı üzerinde durulabilir. Bürokratik modernleşmenin radikalliği ise daha çok üst yapısal düzenlemeleri hızlı bir şekilde hayata geçirme isteğinde hayat bulur. Tarımın tasfiyesinin bürokrasi tarafından geciktirilmesi örneğinde açıkça görüldüğü üzere bürokrasinin ekonomi politik meselelere bakışı pre-moderndir.

Toplumsal değişimi belirleyen temel konjonktür modernleşmedir. Modernleşmenin ekonomik, siyasi ve kültürel vehçeleri ayrı ayrı analiz edilebilir. Ekonomik açıdan kapitalizm devlet patronajıyla iç içe geçmiş bir şekilde işlemektedir. Devlet zenginlik dağıtır, devlete yakın olan zengin olur. Dolayısıyla tam olarak ne liberal ne de neo-liberal bir düzen söz konusu olmuştur Türkiye sosyal-ekonomik hayatında. Ekonomideki devletçilik siyasi hayatı da etkilemektedir. Türkiye siyaseti yarışmacı ve çoğulcu değildir. Her hangi bir siyasal bölünmede azınlıkta kalan unsur dışlanır. Muhalefet kategorik olarak olağan şüpheli konumundadır. Politik liderlerin sınırlı kapitalizm ve sınırlı demokrasi koşullarında patrimonyal güçlerini önemli ölçüde korudukları söylenebilir. Halk ile lider arasındaki ilişki yarı mitsel niteliktedir. Sürünün çobanıdır hala Türkiye’nin elit.

Sonuç olarak denilebilir ki Türkiye modernleşmesi liberalizm ve sosyalizmi zayıf kılan toplumsal koşullara atıfla Barrington Moore’un üçlü sınıflandırmasındaki faşist modernliğe yakın bir içeriğe sahiptir. Faşist modernliğin hem milliyetçi-seküler hem de İslami-geleneksel öğelerle zenginleştirildiği ve otoriter siyasete tanınan geniş hareket alanı bakımından Türkiye siyasetinde belirleyici konumda olan ana akım siyasi çizgilerin mutabakat içerisinde oldukları söylenebilir.