İktidar bloğunun sosyal medya düzenlemesi şu aralar TBMM Adalet Komisyonunda görüşülüyor. Teklifin gelecek hafta genel kurul gündemine gelmesi ve yasalaşması beklenmekte. Neden böyle bir düzenlemeye ihtiyaç duyulduğunu uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Ahlakileştirilmiş bir sosyal medya istiyor AKP-MHP grupları. Bu ahlakileşme çabası insanları erdeme yönelten genel bir ahlak çağrısı olmaktan çok kendilerini dışındaki herkesin bir biçimde terörist haline geldiği bir yerli ve milli kamusal alan inşa etme arzusunun dışa vurumu. Medyanın % 90’ını yandaş medya haline getirip iktidarın ideolojik aygıtına dönüştüren AKP, sosyal medyayı da benzeri bir şekilde kontrol etmek istiyor. Her şeyi hizaya getirmek isteyen bu otoriter aklın sosyal medyayı güçlü bir şekilde denetlememesini beklemek yersiz olurdu zaten. Bu son hatırlatma bağlamında getirilen düzenleme yerli ve milli siyaset için gecikmiş bir adım aslında.

Teklifin resmi gerekçesiyse ahlak ve özgürlükle ilgili. AKP sözcülerine göre sosyal medyadaki kontrolsüzlük toplumsal ahlaki bozmakta ve bireysel özgürlüklere zarar vermekte. Sosyal medya tehdit, hakaret, nefret söylemi ve sapkınlığa hizmet ediyor. Peki, gerçekten de böyle mi? Burada tipik bir ölümü gösterip sıtmaya razı etme durumu söz konusu. Sosyal medya kullanımının yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini herkesin malumu. Ayrıca yaratılan bu yapay gerçeklik tüm bireysel ve toplumsal ilişkileri bir simülasyon durumuna hapsediyor. Ancak sosyal medya kullanımı hem bireylerin kişilik yapılarının olgunlaşmasına yaptığı katkı hem de politik muhalefetin örgütlenmesinde sunduğu yeni fırsatlar bakımından pek çok imkanı da içerisinde barındırıyor. Belki de bu nedenle zararları biliniyor olmasına rağmen sosyal medyadan tümüyle vazgeçen veya onu en baştan itibaren hiç kullanmayan insan sayısı çok az.

Sosyal medyada neo-liberal bir kendiliğindenliği savunacak değilim. Piyasada kendiliğindenlik işlemediği gibi medya da işlemiyor. Düzenleme şart. Ancak burada iki tane husus var: John Stuart Mill’in Özgürlük Üstüne adlı ölümsüz eserinde ayrıntılı bir şekilde eleştirildiği üzere sansürü meşrulaştırmanın en kolay yolu ahlak. Bu hattı kapatmak için yasakla yanlış arasındaki farka dikkat çekmek gerekir. Bir şeyin yanlış olması yasak koymak için yeterli değil. Yanlış olan ve (veya) ahlaki açıdan sakıncalı olan her şey yasaklanırsa özgürlük hemen tümüyle ortadan kalkabilir. Kaldı ki Türkiye’deki durum hiç de hükümetin söyleminde anlatılan hikayeye uymuyor. Getirilen yasa teklifi olmasa bile ortada çok ciddi bir deneyim ve hatta baskı var. Çünkü Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu, İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınları Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun yürürlükte. Savcılar açtıkları davalarda sosyal medya paylaşımlarını delil diye sunuyor. 2019 sonu itibariyle 130 bin URL adresi, 7000 twitter adresi, 40 bin tweet, 10 bin youtube videosu ve 6200 face içeriğine erişim engellenmişti. Ayrıca 2014’den 2019’a kadar 408 bin 500 web sitesi kapatıldı. Bu kapatılan web siteleri arasında YouTube (2008 ile 2010 arasında 2 yıl) ve Wikipedia (2017 ile 2020 arasında 3 yıl) var. Dahası sosyal medya platformlarının Türkiye’den gelen karar ve şikayetlere hiçbir şekilde yanıt vermedikleri argümanı da doğru değil. Gerçek durum şirketten şirkete değişiyor. Mesela facebook ve Google hükümetle yoğun bir şekilde işbirliği yapmakta.

Alman Modeli ve Türk Teklifi

Sosyal medya teklifi Alman örneğini takip ettiği iddiasında. Bize kısaca şu mesajı veriyor iktidar: “Medeni dünyada da var, biz de niye olmasın?”. Ancak durum hiç de anlatıldığı gibi değil. Türk teklifinin Alman örneğinden ayrıştığı noktalar bu yasanın amacının genel bir sansür düzeni için hukuki zemin oluşturmasının yolunu açıyor. Alman modeli sosyal medya platformlarını kullanıcıların yayınladıkları içerik konusunda sorumlu hale getiriyor. Bu sorumluluğun tek bir amacı var: Nefret söylemi, tehdit, hakaret ve ötekileştirme yoluyla demokratik toplumu zedeleyen söz ve davranışlarını durdurmak. Sosyal medya ağlarının içerik şikayetlerini inceleyip işlem yapması, yaptığı işlemlere dair 6 ayda bir rapor ilan etmesi, dış kaynaklı sosyal medya şirketlerinin ülkede mutlaka temsilcilik bulundurması ve sorumluluklarını yerine getirmeyen şirketlere ve şirket temsilcilere para cezası kesilmesi bahsi geçen amacın ayrıntıları

Türkiye’deki sosyal medya teklifinin amacı ise Almanya’dan farklı olarak nefret suçunu önlemek değil muhalefeti susturmak. Almanya’da sosyal medyayı düzenlemek için yasa düzeyinde adım atıldığında pek çok kişi Alman örneğinin otoriter ülkelerin sosyal medyada sansür uygulaması ve muhalifleri denetlemesini kolaylaştıracağını ileri sürmüştü. Bu kehanet gerçekleşiyor.

Peki, Türk örneğinde aşırı olan noktalar ne? (1) Öncelikle Almanya ile Türkiye’nin nüfusları hemen hemen aynı. Ama Almanya’da sosyal medya platformu için öngörülen düzenleme 2 milyon günlük kullanıcı, Türkiye’de ise 1 milyon kullanıcıyla ilgili. Türk örneği denetim alanını en baştan geniş tutmuş. (2) Alman örneğinde sosyal medya temsilcinin vatandaş olmasıyla ilgili bir hüküm yok. Türkiye’deki teklifte ise Türkiye’deki teklifte ise temsilci gerçek kişiyse Türk vatandaşı olması gerekiyor. Bu arada sadece bu kanun bakımından değil, genel olarak Ticaret Hukuku ve Şirketler Hukuku hükümleri bakımından da şirket temsilciliği için vatandaşlık koşulu yok. Bu durumda şu soru sorulmalı: Mercedes’in Türkiye temsilcisi Türk olmak zorunda değilken, Twitter’in Türkiye temsilcisinin Türk olması neden isteniyor? Kolaylıkla hapse girsin diye mi? (3) Almanya örneğinde yükümlülüklerini yerine getirmeyen şirket için sadece idari para cezası öngörülmüş. Türkiye’deki teklifte ise para cezası dışında bant daraltmada var. Teknoloji dilinde boğaz sıkma anlamına gelen bant daraltma internetin fiilen kapatılması demek. (4) Türk teklifindeki sosyal medya tanımı fazlasıyla geniş. Alman örneğinden farklı olarak hiçbir istisna getirilmemiş. Mesela Almanya’da internetteki haber siteleri ile bireysel iletişim sağlayan ve özel içerik yayan platformları kapsam dışı. Ama Türkiye’de yasa teklifindeki geniş tanım nedeniyle WhatsApp yazışmaları bile sosyal medya iletisi kabul edilip denetlenebilir. (5) Almanya örneği verilerin tutulacağı yer konusunda sosyal ağ sağlayıcılara herhangi bir yükümlülük getirmiyor. Oysa Türkiye’de sosyal ağ platformları Türk kullanıcılarla ilgili verileri Türkiye’de tutmak zorunda. Böylelikle küresel sosyal medya malzemesi ulus devletin sınırlarına hapsediliyor. (6) Hem Almanya hem de Türkiye’de şirketlere yapılan şikayetlerin sonuçlarıyla ilgili şeffaflık raporu yayınlama şartı getiriliyor. Ancak Alman örneğinde idareye de bildirilen raporda nelerin yazılamayacağı açıkça belirtilmiş. Türk örneğinde ise bu konuda hiçbir ayrıntı verilmemiş. Oysa kişisel verilerin korunması ve ticari sırlarla ilgili mevzuatlarımız var. (7) Son olarak içerik sildirmeye değinmek gerekli. Türk teklifinin en sorunlu maddesi içerik engellemenin yanına içerik sildirmenin de eklenmesi. Bu hüküm olduğu gibi yasalaşırsa hemen tüm gazetecilik arşivi ve siyasi arşiv silinecek. Mesela Fetullah Gülen’le yemek yiyen veya ayaklarının dibinde diz çökmüş AKP’li siyasetçi fotoğrafı görmeyeceğiz artık. Unutulma hakkının temel hak ve özgürlükler bakımından önemli olduğu açık. Ama siyaset yapan ve kamuya mal olmuş kişilerin unutulma hakkı olamaz. Çünkü kamusal kişiliklerin unutulması kamusal hafızayı hemen tümüyle yok edebilir.   

Ez cümle, Türkiye’de özgürlükler özgürlükleri korumak için kısıtlanmıyor. Aksine ve ne yazık ki, özgürlük sadece iktidarın sosyal-politik doğrultusunu destekleyecek yeni bir kamusal iklim yaratma adına sınırlanmakta. Sosyal medya düzenlemesinin yasallaşmasıyla birlikte Türkiye 1984 romanında anlatılan koşullara bir adıma daha yaklaşmış olacak.